Yazar Ali Rıza Aksın’la Edebiyat ve Kırmızı Fare Romanı üzerine söyleşi

İsmail Güner kullanıcısının resmi
Ali Rıza Aksın ''Kırmızı Fare'' romanıyla bu yıla damgasını vuran yazarlardan biri oldu. Kırmızı Fare, Pazarcık’ı, Maraş’ı, Maraş Katliamı’nı, 12 Eylüle kadar uzayan bir süreç içinde ilmek ilmek anlatan, sade ve akıcı bir roman. Maraş’ın toplumsal belleğini işleyerek, edebiyata ve yakın tarihimize yeni bir soluk katan Ali Rıza Aksın’la yapılmış ilk söyleşi…

İsmail Güner: Neden yazma gereği duydunuz? İlk olarak ne zaman yazmaya başladınız?
Ali Rıza Aksın: Ortaokul ve lisedeyken yazma eğilimim belirmiş, ancak bu eğilim, bilinçli bir çabayla evrensel bilgiye doğru evrileceğine, Maraş’ta estirilen ülkücü terörün etkisiyle franksiyonel ve güdük kalmıştı. Kitap okuma alışkanlığımın yerini, örgütün öngördüğü bir bilinçlenme almıştı. Tesadüfen okuduğum roman ve şiirler, susuzluğumu gidermek şurada dursun, içimdeki yangını belirsiz, uzak bir zamana itiyordu. Bu, örgütlü mücadeleye karşı olduğum değil de, yazarın çok yönlü, özgün, özgür olması şeklinde anlaşılmalı. Yazar her çiçekten bal almalı, ama komün içindeki sorumluluğunu unutmamalı.
Yazmaya, öğretmenlik yaparken, 23 Nisan şenliklerine ve köyler arasında düzenlenen bilgi ve kültür yarışmalarına hazırlamış olduğum piyeslerle başlamıştım. Doğası gereği, ulusal içerikli, kısır şeylerdi bunlar. Arada şiir yazıyor, bir süre bekliyor, sonra çöpe atıyordum.
Roman çalışmam 2000’li yıllarda başladı. Âşıkların da söylediği gibi, “Evvel bahar ermeyince/Kırmızı gül açmaz imiş.” Özü şu: Heves; belli bir birikim seviyesine ulaşmayana kadar sonuç vermezmiş. Anca tuzu kuru olanlar, daha erken okur, daha erken yazarlar. Bizse, ileri bir yaşta meşakkatli bir yolculuktan sonra amacımıza ulaşırız.
– “Kırmızı Fare” kendini yazdırmaya nasıl başladı? Kitabınızda kurgudan ziyade genelde yaşanmışlıkları anlatıyorsunuz, bunun özel bir nedeni var mı?

90’lı yıllarda iltica ettiğim İsviçre, işçi, çöpçü, bulaşıkçı olarak çalışmama olanak dahi vermeden kapıyı gösterdi. Buraya yerleşmem evlilik yoluyla gerçekleşti.
2001 Yılında dört yıldır çalıştığım Migrostan bel ağrılarım yüzünden atılmış, yeni bir iş arıyordum. O zamanlar beni iş hayatına entegre etmek isteyen İsviçreli bir bayan, Almanca öykü yazmaya teşvik etti. Ne var ki büyük bir hata yaptı, o çalışmadan “Kırmızı Fare” çıktı.
Geriye doğru gidecek olursak, Maraş katliamından önce öğretmenlerin cenaze törenine aşağı yukarı beş bin kişi katılmıştı. Bunların hepsi okur yazar, aydın insanlardı. Ama nedense bugüne kadar (32. Gün Belgeseli ve Araştırmacı yazar Aziz Tunç’un “Maraş Kıyımı” hariç) Maraş’ı anlatan bir eser çıkmadı. Bunun tek nedeni; korku ve travma… Katliamdan otuz beş yıl sonra Maraş’ı anlatan eserlerin yazılması sevindirici olduğu gibi üzücüdür de. Bu durum içten içe rahatsız ederdi beni. Oysa Maraş, demografik yapısı, çok dilliliği, çok dinliliği, isyanlara, savaşlara, eşkıyalara, umuda, sevdaya yataklık etmiş, tarihi, dili, türküsü, masalı ve folklorik yapısıyla mutlaka yazılmalıydı. “Kırmızı Fare” edebi kriterlere göre Maraş’ı duygusal boyutuyla anlatan tek roman. Tam da böylesi bir ihtiyaçtan doğdu.
Kurgu, gerçeğin yerine konan fantezidir. Kurgunun da realisti (yaşanması mümkün) ve realist olmayanı (hayali) vardır. Anı romanlarında kurguya kaçmak, okuyucuyu yanıltmak pek hoş olmasa gerek. Her hâlükârda kurgu, gerçek yaşanmışlığın, zengin hareketli bir tarihin eksikliğinden kaynaklanır. Kötü mü? Hayır. Ufkumuzu açar, yaratıcı olmaya iter bizi. Kurgu, malzeme eksikliğinin hayal gücüyle aşılması, esere renk ve heyecan katacak öğelerin yazar tarafından uydurulması işidir. Ama Maraş öylesine zengin, öylesine bakir ki, düş ile gerçek iç içedir. Hitit’in, Ermeni’nin, Rum’un, Kürt’ün, Süryani’nin, Nasturi’nin, Arap’ın, Türk’ün, Türkmen’in ve daha nicesinin savaştığı, seviştiği, ürettiği, masalını, destanını, kahramanını yarattığı, türküsünü çığırdığı, güldüğü, ağladığı devasa bir kültür bahçesidir. Burası öyle bir yer ki, düş sandığınız bile gerçek çıkar. Kurguya ne hacet…
- Eserinizde kısa cümlelerle bir diyalog ve dil ustalığı sergilediğiniz görülüyor, bu eğitimci olmanızdan mı kaynaklı? Avrupa’da yetersiz de olsa yazan çizen, duyarlı bir kesim var. Fakat yayınevleri dışında eserlerini editleyecek bir merkezin yokluğundan şikâyetçiler. Kitap yazmanın dışında redaksiyon çalışması da yapacak mısınız?
“Kırmızı Fare’yi okuyanlar hep şu yorumu yaptılar: “Sade ve akıcı bir dil.” Sadelik ve akıcılık bir eseri yücelten iki önemli özelliktir. Dünyaca ünlü Afgan Yazar Khaled Hosseını (Halit Hüseyin) kelimesi kelimesine böyle olmasa da şöyle der: “Taklitten, şablon cümlelerden, süs ve abartıdan kaçınınız.” Bu ise halkın diline hâkim olmak, iyi bir birikime sahip olmakla mümkündür. Cümleleriniz kısa ve uzun da olabilir. Önemli olan anlaşılmaktır, okuyucuyu sıkmadan, dikkatini dağıtmadan kendinizi okutabilmektir.
Diyalog da öyle. Mesleğim gereği köylüleri çok dinledim. Köylülerin, kestirmeci, pratik bir zekâları var. Zor, dolambaçlı şeyleri öyle bir anlatır ki, şaşar kalırsınız.
Dosyasını yayınevine salmadan önce birilerine baktırmak isteyen, eksiğini, hatasını görmek isteyen önemli bir kesim var. Evet, ileride böylesi bir proje üzerinde çalışmak isterim.

- Kitabınız Maraş’ın sözlü kültürünün edebiyata yansımış hâli. Bir şey dikkatimizi çekti, neden Kırmızı Fare?
Köylüleri, ırgatları, satıcıları dinleyin; bir haksızlığı mı dillendiriyorlar, bir güldürüyü mü aktarıyorlar, hikâye, masal mı anlatıyorlar, aynı anda birkaç kişiyi konuşturur, sizi alır oraya götürürler. Bıkmadan, usanmadan, zevkle dinlersiniz. İşte bu sözlü halk edebiyatının gücüdür. Yaşar Kemal İnce Memed’te bir dil, diyalog ustalığı sergiler. Aynı sayfada birkaç diyalog çeşidine yer verir. ‘Dedi’ ile biten diyaloglar, iki noktadan sonra başlayan konuşmalar ve kahramandan söz edip hemen ardından sözünü aktarmalar… Tabi bu işin bir yanı, diğeri de duygu, düşünce, ses, imge, heyecandır. Yani o yerin, oraya ait insanların, rengi, kokusu ve vücut dilidir. Şimdilerde İstanbul’a çöreklenmiş, Anadolu’yu tanımayan bazı yazarlar, dili kirletmemek adına halk ağzıyla yazmaya karşı çıkarlar. Dili bozmamak gerekçesiyle onu besleyen kaynakları kurutmaya çalışırlar. Yaşar Kemal’in Çukurova’dan alıp yazım diline aktardığı bir sürü kelime var. Maraş da böyledir; zengin bir dile, zengin bir kültüre sahiptir. Avşarların, Ceritlerin, Bertizlerin, yerli Maraşlıların, Alevi topluluklarının kendilerine has bir dilleri olmuştur. O dil onun kimliğidir, rengidir, kokusudur. O dil olmadan oranın karakterini, düşünme tarzını, üzüntüsünü, sevincini nasıl aktarabilirsiniz ki…
“Kırmızı Fare”, Pazarcık’ın toprak dağılımını, ağaların halkla ve birbirleriyle olan çelişkilerini, solun gelişimini, azınlık korkusu içinde yaşayan, İslami değerlerle kirletilmiş, otantik (kendi zamanı içinde), naif, bilge Aleviliği, hâkim Maraşlı’yı, değişime uğramış Çingeneleri, dönem dönem ilericileri katletmekte kullanılan dağ Türklerini, Balkan göçmenlerini, yani Maraş’ı Maraş yapan insan dokusunu, kendi sesiyle anlatmaya çalıştı.
”Kırmızı Fare” dışlanan, fişlenen, katledilen topluluk ve bireyleri anlatmakta kullandığım bir metafordur. Yangın kovasına düşmüş bir farenin kuyruğu üzerinde dikilip hayatta kalma çabasını, renginden dolayı kovalanışını ve nihayetinde öldürülüşünü anlatır. (2. Ciltte). “Kırmızı Fare”, geniş anlamda Maraş’ta bir Alevi, Dersîm’de bir Zaza, Diyarbakır’da bir Kürt, Mardin’de bir Süryani, kendini gizlemeye çalışan bir Ermeni, dar anlamda soruşturmalara uğrayan, işini kaybetme korkusuyla yaşayan bir öğretmen, bir hademe, bir memur, bir bürokrattır. Özel anlamda benim, yani kitapta anlatılan…
- İkinci cildin konusu hakkında biraz ipi ucu verebilir misiniz?
Birinci cilt, 12 Eylül’e kadar olan süreci işler. İkinci cilt, darbenin hedefi konumundaki Alevi-Kürt topluluklarının ıstırabını, tazecik gençlerin işkence tezgahlarındaki çığlıklarını, dalından yaprak gibi düşüşlerini anlatır. Kazara hayatta kalanların da gizlenme, izlenme, işini aşını kaybetme korkusunu…
Acıdan nasiplenmiş biri olarak, yaşadıklarımın ötesinde, dili, dinî farklı da olsa, yazgısı bana benzeyen binlerce ilericinin öyküsüdür Kırmızı Fare.
-Yerli edebiyatta kimleri okuyorsunuz?
Lisedeyken ekseriyet ulusalcı yazarları okurduk. Yetmişli yılların ortalarına doğru Fakir Baykurt, Bekir Yıldız, Yılmaz Güney, Yaşar Kemal, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Aziz Nesin okunmaya başlandı. Onları Dostoyevski, Vicktor Hugo, Gorki, Tolstoy, Flaubert, John Steinbeck, Emile Zola ve Stendhal gibi yazarlar izledi. Şimdi ise Türk Edebiyatı’nda ulusalcı akım hariç hepsini okurum. Sanırım son olarak Zülfü Livaneli’nin ”Serenad”ı ile Adalet Ağaoğlu’nun ”Hayır”ını okudum. Bir de redakte ettiğim sizin eserinizi; ”Işkın”ı…
Şiirde, Nazım’dan Ahmet Arif’e uzanan o devrimci fayın berisinde kalan Murathan Mungan, Can Yücel ve Cemal Süreyya’yı beğenirim.
- Göçmen olmak ve mültecilik yazarı nasıl etkiliyor?
Çeşitli ülkelere dağılmış olan göçmen ve mülteciler, uzunca bir süre statü kazanmak için uğraşırlar. Bu zamanı kamplarda ve sağlıksız evlerde, düşük ücretli, zor işlerde çalışarak geçirirler. Oturum hakkını, ruhen ve bedenen yıprandıktan sonra kazanırlar. Bedenleri, fabrika, restoran ve inşaatlarda, umut ve düşleri ülkelerinde kalır. Bunlardan çok azı, ev, araba ve tasarruf yapmaktan vazgeçip yazmaya koyulur. Gecikmiş, kesintiye uğramış, travmalı ve eziktirler. Statülerinden ve kendilerinden kaynaklı bir uyum sorunu yaşarlar. Bundan olmalı yüzleri ülkelerine dönüktür. “Göğsünü delip geçtikleri, düşe kalka, bata çıka geldikleri” o cehennemi yazarlar. Yazmalılar da… Fakat kaynağa, değişime ve dile uzak oldukları için (istisnalar hariç) mülteci edebiyatının sınırlarını aşamazlar. Her gün boğuştukları sorunlarıysa, ya başka bir bahara ya da ileriki kuşaklara bırakırlar. Ancak yurt dışında olmanın eksileri olduğu kadar artıları da var. Alt yapının kusursuzluğu, iletişim olanaklarının güçlülüğü, farklı kültürlerle tanışmış olmanın üstünlüğü, karşılaştırma yapabilme olanağı ve daha geniş bir perspektiften bakıyor olmak…
- Şu an Zürcih’te yaşıyorsunuz, Avrupa yaşamına nasıl bakıyorsunuz?
Zürich, yaşam standardı bakımından dünyada ikinci. İsviçre, Avrupa’nın ortasında Avrupa Birliği’ne dâhil olmamış tek ülke. Zengin, küçük… İsviçre’de diğer Avrupa ülkeleri gibi küçük bir azınlığın çıkarını gözetir. Yasaları; genelinde ezilenleri, özelinde yabancıları sistemin dışına itmek, bastırmak, izole etmek ve daha fazla sömürmek üzerine kurulmuştur. Çalışma hayatıyla ilgili yasalar, sendikalar, seçim politikası, vatandaşlık hakları, iltica yasaları, sosyal yardımdaki kısıntılar, işsizlere karşı izlenen siyaset, konut bulma ve kanton değiştirmedeki zorluklar, hastalık sigortalarındaki yükseliş, okullardaki ayrımcılık, diğer Avrupa ülkeleri gibi burayı da bir avuç egemenin cenneti hâline getirmiştir. Sanırım yakın dönem edebiyatımızı ilgilendirecek ana sorunlar bunlar. Genç yazarlarımıza şimdiden başarılar…

Kategori: