İsviçre Alplerin cenneti St. Moritz

İsmail Güner kullanıcısının resmi
13 Ağustos Cumartesi… Güzel güneşli bir gündü. Kahvaltımı yaptıktan sonra bu defa St. Moritz’e gitmek için yola koyuldum.

İstasyonda tren beklerken gözlerim kendiliğinden Calanda Dağı doruğuna kaydı. Bir gün evvel dağın zirvesine kar yağmıştı. Zirveden iki paraşütçü iniyordu. Trenin hareket etmesine daha vardı. Bir banka oturdum. Her zamanki gibi sırt çantamdan çıkardığım kitabı okumaya başladım. Derken tren geldi. Turistlere yemek sunulan iki vagon daha eklendi. Kompartımanda kitabımı tekrar kaldığım yerden okumaya devam ettim. Geniş omuzlu, uzun boylu bir genç de karşıma oturmuş, kitap okuyordu. Birbirimize gülümsedik. 
Tren, dünyanın en güzel doğa görüntülerinin olduğu Thusis ile St. Moritz arasındaki vadiler arasında yol almaya devam ediyordu. Sayfa ayracını kitap arasına koyup bu muhteşem güzellikteki vadiler arasında bulunan tünellerden yol almayı, heyecanla geçilen viyadükleri (köprü yol) izlemeye koyuldum.
Bu köprü ve tünellerin her biri bir mühendislik harikası olarak tasarlanmış. Doğal güzellikleriyle ünlü Albula/Alvara hattını geçerek başlayan yolculuğumuz her mevsim cazibesini koruyan St. Moritz’e 16.15’de vardım. İstasyonda, otel elemanları servis minibüsleri önünde turist beklemekteydi.
Uçsuz bucaksız Alplerin arasında, kışın buz tutan gölün yamacında, 1856 metre yükseklikte kaplıca ve dinlenme yeri olan St. Moritz, yazdan çok kış turizmiyle ünlü bir kayak merkezidir. Kısa bir süre etrafıma bakınıp durdum. Bu cennet tatil merkezinde her mevsim çeşitli etkinlikler düzenleniyor. 1882’de ilk buz paten yarışması bu şirin kasabada yapılmış. 1928’de Kış Olimpiyatları düzenlenmiş olan St. Moritz, 2017’de yeniden ev sahipliğine hazırlanıyor. Şirin bir kasaba olan St. Moritz’de yükselen otellerle adeta şehir haline gelmiş. Etrafa kısa bir göz gezdirdikten sonra dönüş saatlerine bakıyorum: 16.45’de Zernez – Lanquart hattı üzerinden tren kalkıyordu. Oğlum ile birlikte akşam oynanacak maçı izleyeceğime söz verdiğim için, akşam saat yediden önce evde olmalıydım. 16.45 treniyle dönmeye karar verdim.
Sonra bir alt geçide doğru giden insan kalabalıklarını takip ediyordum. Kasabanın Bad (havuz) ve Dorf (köy) çıkışına geldim. Bad çıkışı kaplıcalı otellerin bulunduğu yere, Dorf ise göle yakın mahallelere çıkıyordu. Göle doğru uzanan iskeleden yürüyordum. Masmavi gölde yelken açmış kayıklar bir uçtan diğer uca turist taşıyordu. Gölün yamacında büyükçe bir kar kürtüğü görünüyordu. İskeleden aşağıya gölün kenarına indim. Dağın tepesine yapılan dişli raylarda füniküler inip çıkıyordu. Dönüş saati yakındı. Fünikülere binmeyi başka bir zamana erteleyip Zernez hattı üstünden giden Landquart trenine yetişip yerimi aldım. Çünkü oğluma verilmiş sözüm vardı.
Tren, küçük bir köy olan Susch – Lavin arası 19 km uzunluğunda ve inşaat maliyeti 812 milyon İsviçre Frangı’na mal olmuş Vereinatunneli’nden girdi, Klosters Köyü’nde tünelden çıktı. Kompartıman penceresini aşağıya çekerek Davos’a giden yeni yapılmış köprüyü, yamaçlara yapılmış eski ve yeni mimari yapıları, minik köy istasyonlarında duran trenden balkonu çiçek saksılarıyla süslenmiş ahşap evleri izlemeye koyuldum.
Derken, söz verdiğim saatten önce eve vardım. Böylece, yarıda bıraktığım dördüncü gezimi de burada tamamlamış oldum.
 

Bir hafta sonra…

20 Ağustos Cumartesi… Sabah erkenden kalktım. Kahvaltımı yaptım. Geçen hafta St. Moritz’de yarım kalan gezimi tamamlamak için yola koyuldum. Hava güneşliydi. Vadiler arasında giden tren viyadükleri geçip, kısa ve uzun tünellerden yol almaya devam ediyordu. St. Moritz istasyonunda indiğimde; “ilk işim zaman kaybetmeden gidip Fünikülere binmektir” diye içimden geçiriyorum.
Trenden iner inmez kapalı garajın yaya geçidini takip ederek yürüyen merdivenlere doğru yürüdüm. Yaya geçidinin bir tarafı iskeleye, bir tarafı da yürüyen merdivene çıkıyordu. Yürüyen merdivenle yukarıya kent merkezine çıkarken duvarlara ışıklandırılmış güzel doğa tabloları asılmış. Yukarıya çıkar çıkmaz; eski bir kaleden yapılan lüks bir otel ve önünde park edilmiş eski model arabalar vardı. Turistler eski marka arabaların yanında durup fotoğraf çekiyorlardı. Arabalara yaslanıp resim çekenleri resmi kıyafetli otel görevlisi ikide bir uyarmakla meşguldü.
St. Moritz’in sokakları pırıl pırıl, mağaza vitrinleri ışıl ışıl… Turistler gideceği mekânı kolay bulsun diye her sokakta özel levhalar yerleştirilmiş. Füniküler istasyonuna varıp biletimi aldım. Füniküler dişli raylarda yukarıya tırmanmaya başladı. Manzara harika görünüyordu. Hemen kamerama sarıldım; bol bol görüntü alıp resim çektim. Chanteralla- Corviglia da indim. Az ötede içi tıkış tıkış insanlarla dolu eski bir teleferik kabinini bar haline getirmişler. Yanına da tahta sandık ve iskemle yerleştirilmişti.
Çiseleyen yağmur birden hızlanarak kovadan boşanırcasına yağmaya başladı. Dağdan, patika yollardan inen bisikletçilerin sırtları çamura belenmişti adeta. Çevreyi dolaşayım diye şemsiyemi açtım. Nafile… Şemsiyem de yetersiz kalıyor.
“Neyse” dedim kendi kendime, “isteğim Fünikülere binmekti, o da oldu zaten.”
Sonra kent merkezine geri indim. Silvaplana ile Sils arasındaki gölü görmek için otobüse bindim. Yağmur diner diye de umutlanıyorum ama nafile. Gölün diğer ucunda ineyim derken, neredeyse İtalya sınırını aşacaktım. Maloja’da gölün kıyısında otobüsten indim.
Bu güzergâh üzerinde bulunan Sils, Silvaplana, St. Moritz, Samedan yerli halkı Romanşça’nın Engadin lehçesini konuşmaktadır. Yamaçtaki dağ kovukları karla dolu. Eriyen karlardan oluşan şelaleler deli çaylar gibi şırıl şırıl akıyordu. Hava yağmurlu olmasa; buradaki harika doğayı seyretmenin tadına doyum olmazdı… Ayrıca ünlü Alman filozof Nietzsche’nin 1881-1888 yıllarının yaz aylarında “Böyle Buyurdu Zerdüşt” ve birçok eserini yazdığı 700 nüfuslu küçük bir köy olan Sils Maria’daki evini ve ünlü ressam, heykeltıraş olan sanatçı Alberto Giacometti’nin doğduğu Stampa Kasabası’nda bulunan müzesini gezmeyi de istiyordum… Günbatımı ağarmadan tekrar trenle dönüş yoluna koyuldum. Gezilerim boyunca okumaya başladığım kitabı bitirmek üzereydim… Okumaya zorluyordum kendimi; o sırada tatlı bir uyku tuttu beni. Elimi çenemin altına dayamış bir halde öylece sızmışım. Tünele giren trenin takır tukur sesleriyle uyandım. Kaldığım yerden okumaya devam ettim kitabı. Eve varmadan elimdeki kitabın son sayfalarını okuyup bitirdim.
* * *
(*) Neden bu gezi yazılarımı yazma gereği duydum?
Birçoğumuz yanımız ve yöremizde bulunan ve toplumsal belleğimiz haline gelen tarihi, otantik mekânları gezip görmeyiz nedense… Bir iki örnek vermek gerekirse mesela kendim, yöremde; sadece suyunu tattığım Ekinözü’ndeki İçmeleri bir gün bile ziyaret etmedim! Gençliğimin üçte birinin geçtiği Trabzon’daki Sümela Manastırı’nı hiç ziyaret etmedim… İçimde kaldı; bundan sonra elime en ufak bir fırsat geçtiğinde bu tür gezilerimi sürdürmeye devam edeceğim…

İsmail Güner

Kategori: