Züleyha

Berivan Yıldız kullanıcısının resmi
Sessiz ve soğuk bir gecenin kanatları altındaydı yine. Saatler gecenin hayaletleri gibi akıp gidiyordu. Yatağına uzandı, uyku denilen sükûnete erişmeyi dileyerek. Sarıp sarmalayan düşler, özlemler, yasaklı duygular...

Beraberinde köhne bir yalnızlıktan dem vurarak.
 
Bir süre boğuştu yastık ve yorganıyla. Sonra oflayarak kalktı yataktan, ışığı yaktı. Odanın içindeki florans lamba gözlerinden çok ruhunu rahatsız etti.
 
"Can" dediği parçasının yüreğinden kopuşuna alışamıyordu. Oysa nice ayrılıklar, göçler, kayıplar olmuştu yaşamında.  Acısını bir bir yüreğinde hissederek. "Bizler ıstıraplı toplumlardan gelenlerdeniz... " babasının bu sözünü hatırladı. "Günbegün artan ıstıraplar biter mi bir gün baba?" dedi Züleyha. Maneviyatı özümsemiş güçlü bir kadındı. Ama şu geceler yok mu, baş edemiyordu. Puslu ve de sessiz gecelerde Zeynel’i arar dururdu öylece.
 
 Dolanıp durdu odanın içinde uzun bir süre. Saat gecenin ikisi...
 
 Zemini bordo, içinde siyah çizgi ve motiflerle örülmüş yün halıya baktı. Nedense halıdaki çizgiler ona seksek oyununu hatırlattı. Bu oyun çizgilerle çizilmiş kutucuklar içinde, tek ayakla bir taşı ilerletme oyunuydu. Çocukken severek oynardı Züleyha. Masada duran kül tablasını  halının üzerine koydu. Ve sekseklemeye başladı...
Ne yapıyordu böyle bu deli kadın! O bile kestiremiyordu bu hallerini. Bildiği tek şey yine Zeynel'i özlediğiydi.
İyisiyle, kötüsüyle ne varsa yaşamda Zeynel'i hatırlatıp dururdu. Pencereye yaklaştı yavaşça. Dışarı kar, tipi ve soğuktu. Diğer taraftan köpek uğultuları ve rüzgârın sesi karışmıştı birbirine. Sessizce bu ikili sesi dinledi. Daha bir yaklaştı pencereye.  Yanağını cama yaslayıp seyretti sokağı. Nefesiyle buğulanan cama baktı, cisimler yavaş yavaş gözden uzaklaşıyordu. Koluyla sildi buğulanmış camı. Gözleri bir şey arıyor gibi gezinip durdu. Sokak boyunca sıralı evler geceye teslim olmuştu. Koyu bir karanlıktaydı bu küçük kent. Gecenin bu vakti bir o uyumamış, ışığıyla olağan düzeni bozduğunu düşündü. Hızlıca lambayı kapattı. Tedirgin, biraz da  utangaç bir halle. Suçüstü yakalanmış gibi hissetti kendini. Herkesler onu görmüş, uykusuzluğunun sebebini biliyorlarmış gibi endişelendi. "Yaşamı güzel kılan şey sevgidir" derdi. Ama bu güzellik onun yüreğine bir yumru gibi oturmuştu.  Bu gece yine bir spazm nöbeti geçiriyordu yüreği Züleyha'nın.  Saçlarıyla oynamaya başladı. Uzun, gür saçlarını,  örüyor, açıyordu. Kızıla çalan saçlarını çözmeye çalıştı tekrar örgü düğümlerden...
 
Tepesinde yanan rahatsız edici ışıktan kurtulmuştu, gezinmeye başladı tekrardan. Zaten sokak lambası yeterince aydınlık yayıyordu ortama. Loş,  sakin ve cılız...  Kitaplarının olduğu kimi katı titizlikle dizilmiş, bazı rafların karmakarışık olduğu dolaba yaklaştı. Yazıp çizdiği defter sayfalarına baktı. Yarım kalmış cümleler, tamamlanmamış hikâyeler..."Ah, yazmak" dedi kurşun kalemi parmakları arasında döndürerek.
 
 Kalemi eline aldığında tüm kontrol ondaymış gibi hissediyordu. Ve bir şeyler  karalamak onu güçlendiriyordu bu adaletsiz düzende. Ama bu gece yazmaktan yana değildi. Bir eli günlüğüne, diğer eli de radyoya uzandı. Günlük defteri ve radyo. Her zaman  elinin altında, gözünün önündeydi. Umarsız zamanlarda ona yoldaşlık eden bir ikiliydi.  Hele ki derin sessizliğin sarmalayıp, garip suskunluğun hâkim olduğu böylesi gecelerde. Haykırmak isteyip de sesinin çıkmadığı vakitler kalemi konuşurdu. En çok da bu karanlıklarda. Güneşin gecikerek doğduğu ve onu korkulara ittiği vakitlerde sarılırdı kalemine.
Radyonun üzerindeki etamin örtüyü kaldırdı. Dedesinden babasına, sonrası Züleyha'ya kalan görünüşte küçük fakat seslerin kocaman dünyasıydı. Eskimiş ama eskidikçe kıymetlenen bir kutuydu.
Ortalık DVD'ler, Mp3'lerle  dolup taşarken Züleyha müziğin "en saf ve yoğun mekânı" der, radyoyu vazgeçilmezi olarak görürdü. Gecenin ilerleyen saatlerinde kentin radyosu tamamıyla ona hitap ederdi. Özgün müzikler, Kürtçe türküler. İçinde kavga da vardı sevda da. Son zamanlarda yeni bir formatla devam ediyordu yayınları. Farsça, Ermenice ezgiler renklendirmişti bu küçük tarih kokan dünyayı.
 
Pencere kenarına oturup, hafif araladığı perdeden sokağı seyretti tekrar. Kar, tipi ve soğuk aynı hızla devam ediyordu.
"Bu saatte yapmayın bari.  Sanırım gündüz saatleri az geliyor reklam anonslarına!" dedi. Kendi kendine söylenirken reklamın bittiğini duydu. Radyofonik ses " Ruhi Su sizlerle" dedi biraz da heyecanla erkek DJ.
Ruhi Su söylüyordu. "
"O yâr gelir
Yazı yaban gül olur
yar, yar..."  Dökülüyordu yürekten dile kelimeler, nağmelerle birleşerek. Dudağının kıvrımına gülümseme konmuştu Ruhi Su'yla beraber. O kadim sesi ayrıca severdi. Ve şimdi söyledikleri ile daha bir hoş etmişti Züleyha’yı.
Yârin gelişiyle her yerin, dağın taşın gül bahçesine dönüşünü düşündü. Bunda da haklıydı Ruhi Su.
Zeynel yine baş köşedeydi. "Gitmek nedir bilmeyen bir adam" dedi. Gözlerini kapattı. Derin aheste bir nefes çekerek yaslandı sandalyeye.
Zeynel'li hayaller bir bir canlanıyordu uykusuz rüya gezgininde. Kocaman aydınlık bir yüz belirdi gözkapaklarının arkasında. Işıl ışıl parlayan koyu karanlık gözleri Zeynel'in en güzeli pırıl pırıl, sımsıcak bakışları. Hayatın tüm huzmelerine meydan okuyan bir ay gülüş... Evet, hepsi oydu.
 
Günlüğü iki bölümden oluşuyordu. Zeynel'den önce ve Zeynel'den sonra. Hani bir milat misali... Hayatının başlangıç tarihi.
 
Elindeki defterin sayfalarına dokundu. Ortalardan bir yer seçti. Zaman içinde ona hükmeden hallerini sözcüklerle dizmişti yan yana.
O günün tarihi ve bugüne baktı. Aradan günler, aylar geçmiş... Ne çok şey değişmiş geçen bu zaman içinde. Kimi yuva kurmuş, kimi göçmen kuşlar misali. Yeri gelmiş mustarip ahını almış. Gün olmuş zalim aman dilemiş mazlumdan. Ama değişmeyen tek şey hoyrat, asi bir sevda olmuş ömründe.
 
 Zihni ve ruhu yine olanca yoğunluğu içinde. Ruhundaki çalkantıların sesini duyar gibi oldu. Her bir dalga önce yüreğine vuruyor, sonra bedenine dağılıyordu usul usul.
Toprak renginde deri kaplı deftere baktı tekrar, sesli bir halde okumaya başladı açtığı sayfayı.
"Bugünlerde herkesin ağzında bir ‘cemre’ kelimesi. Vakit geldi. Kasvetli, uzun bir karakıştan sonra cemrelerin düşüş vaktidir. Sihirli bir değnek her tarafa değiyor gibi. Arkasından doğanın çılgın uyanışı başlayacak. Seni gördüğüm zaman gibi. Ben de doğayla yarışıyorum sanki. Bir değişim başlıyor göğsümde. Ve artık herkes, her şey farklılaşıyor bende. Daha derin, daha ince, hassas, coşkulu ve sıcak. Dedim ya tabiata benzetiyorum kendimi. Soramadım bir türlü sana. Bu sihirli değnek ellerine değdi mi hiç? Dokunmuştur, sıcaktı ellerin. Ellerin diyorum hâlâ aynı mı? Aynı sıcaklıkta mı?"
 
"Biliyor musun?  Ben ve yüreğim böyle değildik eskiden. Tomurcukların patladığını görüyorum mesela. Şu serçe kesinlikle bana selam veriyor, günaydın diyorum bende... Sana "Günaydın" der gibi. Yeşilin kaç tonu var bilemiyorum. Ama gördüğüm haklı bir şımarıklıkla tüm renklere meydan okuyor. Seyrediyorum masmavi gökyüzünü ve kelebeklerin dansını... Bu keyif onların hakkı, kolay mı bir kelebeğe dönüşmek?"
“Senden önce böyle değildim dedim ya. Kaç defa geçip gittim önünden. Şimdi zihnimi yatıştıran, duygularımı serinleten Çapakçur Vadisi'nde görüyorum seni. İzliyor, dinliyorum sesini. Eriyen karlarla beraber nasıl da coşuyor bir bilsen..."
"Ah Zeynel! Salkım salkım gün ışırken, deli hasretlerin yürek sıcaklığı oluyorsun sonra. Ve o efsunlu yemyeşil ovasında Çewlig’in bir ceylan oluyor bağrım... Baharın tüm renklerini görüyorum ikimizde. Sarı, yeşil, kırmızı, mavi... Ben adını mavi koydum. Çünkü sonsuz bir huzursun sen. Özgürlükle beraber kararlı bir tutsaklığımsın. Sen bunları bilmesen de..."
“Ve sen Zeynel aklın eremeyeceği bir yerdesin, yüreğime hoş geldin !"
 
Düşündü Züleyha, tatlı tatlı gülümseyerek.  Kendi kendine konuşmaya devam etti. "İlla bir şeyler elde mi kalmalı? Hayır, hayır... Seni düşününce bir tebessüm konuyor yüzüme. Her şeye rağmen" dedi.
 
Günlüğünde gezinmeye devam etti. Hâlâ cam kenarında, sandalyede oturuyordu. Radyo yayını ise aynı hoşlukla devam ediyordu.
Okumaya devam etti yaşamını. Kısa bir not ilişti gözüne. Okuyup okumamakta kararsız kaldı. Eli sigara paketi ve çakmağa uzandı. Sigarasını yaktı, ciğerlerini patlatırcasına dumanı soluyordu. Zeynel'in onu bırakıp gitmesine alışamıyor, unutmayı beceremiyordu. Aniden bir bağlanma, yine aniden bir çözülmeydi Zeynel'le sevdası. İkisi de aynı tutkuyla bağlanmıştı birbirine.  Ayrı bir lisan var olmuştu aralarında. Her şeyden  soyutlanıp başkaca bir yolculuğa çıkıyorlardı ikisi. Bir yürek sarhoşluğu, girdaplardan sıyrılıp sığındığı limandı.
Nota baktı, avucuna alarak.
"Gidiyorum, gitmek zorundayım, gitmeliyim..."diye başlayan kısa ama zor yazılan bir yazı. Zeynel'in ona bıraktığı kısa bir not.
"Bu bir esaret, seni de peşimden sürüklemeye hakkım yok. Üzerimde memleket sevdası ve sen. Yüküm yeterince ağır Züleyha!"
 
Yazının bittiği, tamda ünlemin olduğu yere bir damla gözyaşı düştü Züleyha'nın. Bir rüyadan uyanır gibi gözlerini ovuşturdu. "Sürgünleri" düşündü.  "Hangimiz sürgündeyiz acaba? Bilemiyorum" dedi günlüğünü kapatarak.
 
 Yitik bir sevdanın içinde Züleyha misali çırpınıp durdu.  Yana yakıla olsa da  gönlü biraz serinlemişti. Ayağa kalktı. Saat dördü geçiyordu. Dışarısı kar, tipi, fırtına. İçerisi ruhunda bir turna geçidi Züleyha'nın. Zeynel'se her zamanki  gibi biraz sıcak biraz soğuk! Sevda misali...
Kim bilir oralarda, ondan uzakta kimi seviyordur...

Kategori: 

Bunları Okudunuz mu?

05/09/2016 - 03:52
05/01/2016 - 18:47
09/02/2013 - 17:12
09/02/2013 - 13:55
09/01/2013 - 19:45