Kızımın Yüzü Çilliymiş

Edebiyat Bahcesi kullanıcısının resmi
Çok heyecanlıydı. On dakika öncesine kadar gayet sakin olan Akın’ın şimdi neden dizleri titriyor, ağzı kuruyor ve kalbi küt küt atıyordu?

‘’Sakin ol, sakin ol!’’ diye kendi kendine fısıldayarak neredeyse boş olan bekleme salonunun kapıya uzak olan bir sandalyesine oturdu.
     Öğleden sonra dört sularıydı. Bekleme salonunun boş denecek kadar tenha olmasının nedeni buydu. Gelenler, öğleden önce havanın görece daha serin olduğu saatlerde gelip gitmiş olmalıydı. Akın, gözlerini kapıdan ayırmadan ve içinden ‘’Sakin olmalıyım, sakin olmalıyım’’ diye kendi kendine telkinde bulunurken elleriyle de dizlerinin titremesini yavaşlatmaya çalışıyordu.
                                                                    * * *
     O gün hava çok sıcaktı. Akın’ın içinde nedenini bilemediği ve tanımlayamadığı bir huzursuzluk, bir sıkıntı vardı. Kısa bir kararsızlıktan sonra dışarı çıkmak için üstünü değiştirdi. Canı da hiç araba kullanmak istemiyordu nedense? ‘’Otobüse de binsem, dolmuşa da binsem yapışıp kalırım nasılsa’’ diye düşünüp bir kot pantolon giydi. Sırtına da bir tişört geçirdi altına atlet bile giymeden.
 
     Migrosun önündeki durakta beklerken, ‘’İlk gelen otobüse binerim.’’ diye aklından geçirdi. Artık Buca mı olur, Konak mı olur, Karşıyaka mı olur? Şansına ne çıkarsa işte. Durağa ilk gelen 330 numaralı otobüse bindi. Gölge olan tarafta oturacak bir yer bile bulup oturdu. ‘’Karşıyaka İskele’de iner, biraz sahilde yürür sonra da Çarşıda vitrinlere göz gezdiririm.’’ diye düşündü.
 
     İskele durağında inince aklına başka bir şey geldi. Altı-yedi ay önce başbakanın açılışını yaptığı yeni hastaneyi görmek istedi. Hemen duraktaki bankanın dışında, kapının yanında sigara içmekte olan güvenlik görevlisine o hastaneye nasıl gidebileceğini sordu. ‘’ Valla otobüsler gidiyor mu bilmiyorum abi. En iyisi dolmuş durağına gidip oraya sorun.’’ dedi güvenlik görevlisi.
 
     Aldığı yanıt pek tatmin etmedi Akın’ı. Çarşı’nın içine doğru yürüdü. Sağdan üçüncü dükkânda müşteri yoktu. Aynı soruyu tezgâhın arkasında uyuklamakta olan orta yaşlı adama sordu. ‘’Ne yaptın sen beyim o hastaneyi burada mı arıyorsun? Buradan çok uzakta o hastane ama nasıl gidilir bilmiyorum.’’ yanıtını aldı Akın.
 
     Geri döndü. Az önceki bankanın biraz ilerisinde gölgede duran polis arabasına doğru yürüdü. Arabanın içinde kimse yoktu. Mecburen sol arka kapının yanında telefonla konuşmakta olan genç polis memurunun oldukça hararetli konuşmasını sonlandırmasını bekledi. Polis memuru da dolmuş duraklarına gitmesini önerince gösterilen yöne doğru yürümeye başladı.
 
     Gerçekten de dolmuşların camında aradığı hastanenin bulunduğu semtin adı yazıyordu. Sıranın başındaki dolmuşun şoförüne sordu. Şoför ikinci sıradaki dolmuşu gösterdi. ‘’Arkadaki araba önünden geçer abi,’’ diyerek. Yarım saate yakın bir yolculuktan sonra araba kırmızı ışıkta durunca, elli metre ileride, sol tarafta hastanenin büyük tabelasını gördü.
 
      ‘’Yok, olmaz. ‘’ dedi hasta kabuldeki görevli ‘’Muayene olabilmek için bağlı olduğunuz kurumdan imzalı mektup getirmeniz gerekli. ’’ Akın, ‘’Yapacak bir şey yok, bir dahaki sefere elimde yazı ile gelir muayenemi olurum.’’ diye düşünerek teşekkür etti ve…
      Ve Akın geriye döndüğünde, karşısındaki kocaman doktorlar panosunda onun adını gördü. Bir daha baktı, ismi heceleyerek okudu. Bir hata yoktu. Orada kızının adı yazıyordu. Tekrar görevliye dönüp bir de ona sordu. Evet doğruydu. Doktor Hanım beş-altı aydır burada, bu hastanede çalışıyordu.   
 
      İşte o an Akın’ın ağzı kurudu, bacakları titremeye ve kalbi de küt küt atmaya başladı. O nedenle kendisini neredeyse boş olan bekleme salonunun kapıya en uzak olan sandalyesine bıraktı ve kapıdan içeri girip çıkanları izlemeye başladı. 
 
     Kızının odasına girip çıkanların ellerinde hep birer ikişer kâğıt oluyordu. Bunlar, öğleden önce muayeneye gelip şimdi tahlil sonuçlarını ‘’Doktor Hanıma’’ göstermeye gelen hastalar olmalıydı. Akın’ın içi bir hoş oldu. Bütün bu insanlar, dertlerine, hastalıklarına çare bulabilmek umuduyla kızına başvurup ondan medet uman kimselerdi. Gururlandı Akın. Oturduğu yerde şöyle bir kıpırdanıp dikleşti. ’’ Heyt be, içerdeki ‘Doktor Hanım’ kimin kızı biliyor musunuz? Tabi ki benim kızım!’’ dercesine, sanki bekleme salonunda seksen kişi onu izliyormuş gibi şööyyle bir etrafına bakındı.
 
      Sonra gözü kendisinin farkında bile olmayan, kızının odasına girmek için içerdekinin çıkmasını bekleyen kadına takıldı. ‘’Tamam.’’ dedi kendi kendine ‘’Bu hasta da çıkınca ben gireyim bari. Zaten salonda bekleyen benden başka kimse de kalmadı.’’ Bunu aklından geçirince, kalp atışları yine hızlanmaya başladı ama çaresiz bugün bu iş olacaktı. Bir daha böyle bir fırsat karşısına çıkmayabilirdi.
 
      Son giren hastanın karaltısı kapıda belirince Akın, başka biri gelmeden yerinden kalkarak açık kapıya doğru yöneldi. ‘’Müsait misiniz?’’ diyerek kapının ağzında duran Akın, heyecanını biraz gizleyebilmek için hafifçe gülümsedi. ‘’Tabi, buyurun!’’ dedi Doktor Hanım. Belli ki Akın’ın yüzü ona hiçbir şey ifade etmemişti. Sonra da devam ederek ‘’Muayene mi olacaksınız?’’ diye sordu.
 
      İki adımda Doktor Hanım’ın masasına yaklaşan Akın, elini uzatarak ‘’ Ben Akın Tercan.’’ diye kendini tanıttı. ‘’Aa, hoş geldiniz!’’ derken Doktor Hanım’ın yüzü hafifçe bulutlandı gibi sanki. Masanın önündeki sandalyeye teklifsizce oturan Akın, yüzünü kızına çevirerek ‘’Nasılsınız? Hayırlı olsun!’’ diyebildi sadece; çünkü ağzı tamamen kurumuştu heyecandan. Doktor Hanım’ın durumu da pek farklı değildi anlaşılan ki; ‘’Teşekkür ederim. Siz nasılsınız? Muayene mi olacaktınız?’’ diye aynı soruyu bir kez daha sordu.
 
     ‘’Hayır, muayene olmayacağım. Daha doğrusu olamayacağım çünkü bağlı olduğum kurumdan yazı getirmem gerekliymiş’’ diye yanıtladı Akın. ‘’Siz buraya ne zaman geldiniz? Ben sizin Antalya’yı istediğinizi duymuştum.’’diye devam eden Akın, kızının yüzüne ancak o zaman dikkatli bakabildi.
 
      Aman Allahım! Taptaze bir goncaydı karşısındaki. Bir gül goncası! Gerçekte de kızının adı Gül’dü zaten. O bir Dağ Gülü idi. Yabani bir güzellik vardı baktığı bu yüzde. Annesiyle ayrıldıklarında iki yaşlarındaydı kızı. Bugüne dek sadece fotoğraflarını görmüştü kızının. Bunlar da karta basılmış gerçek fotoğraflar değildi zaten; sanal ortamda kullanılan fotoğraflardı. Bu, kızını gerçek anlamda, arada bir makine olmadan yarım metre mesafeden gerçek zamanlı görebildiği ilk kezdi.
 
     Aaaa! Başka bir şeyi daha ilk kez görüyordu Akın. ‘’Kızımın yüzü çilliymiş!’’ dedi içinden. Ama bu çiller ona o kadar yakışıyordu ki, bambaşka bir hava veriyorlardı ona. Sanki o çiller yüzünde olmasa bu kadar güzel, bu kadar alımlı, bu kadar özel olmayacakmış gibi geldi Akın’a. ‘’Yüzündeki çiller olmasa o zaman bu benim kızım olmayacaktı ki; başka biri olacaktı.’’ diye geçirdi aklından.
 
      ‘’Ben sizi böyle hatırlamıyorum!...’’  İşte bir fotoğraf yanılgısı daha! ‘’Demek ki o da bazı fotoğraflar görmüş, belleğinde benim bir görüntüm kazınmış ama şu anda karşısında gördüğü ’ben’, belleğindeki bana hiç benzemiyor. Ah kızım inan ki yalnız değilsin. Ben de senin gibi tam bir şaşkınlık içindeyim! Seninle ilgili bugüne dek gördüğüm tüm fotoğraflar rötuşlu muydu? Sanmıyorum. Aralarında açık alanda çekilmiş amatör işi fotoğraflar da vardı aslında ama senin yüzündeki alâmetifarikan(*) benim hiç mi hiç dikkatimi çekmemiş.’’
 
      Akın, boğazını ıslatabilmek için bir kez daha yutkundu ve, ‘’Bilmem ki, ben hep böyleydim ama…’’ Sonra da konuyu değiştirmek için, ‘’Burada mı kalıyorsunuz, yoksa Aydın’a mı gidip geliyorsunuz?’’ diye sordu. İkisinin de heyecanını biraz olsun yatıştırabilmek için böyle değişik konularda sorularla ortamı biraz olsun rahatlatmaktı asıl amacı. ‘’Yok, burada kalıyorum’’ dedi kızı; ‘’Cumartesi günleri de öğlene kadar çalıştığım için sadece bir geceliğine Aydın’a gidip sonra İzmir’e dönüyorum.’’
     ‘’Anneniz nasıl, sağlığı yerinde mi? diye en zor, en sıkılacağını zannettiği soruyu kolayca soruverdi Akın. ‘’İyi..Sağlığı yerinde, yok bir yaramazlık.’’ diye yanıtladı kızı bu soruyu.
 
     Sorulacak başka soru kalmamıştı ama kalkıp gitmek de gelmiyordu Akın’ın içinden. ‘’Siz buraya nereden geldiniz?’’ diye bir soru sordu kızı. ‘’Bornova’dan…’’ şeklinde yanıtladı Akın. ‘’İyi ama Bornova’dan buraya gelinceye kadar bir dolu hastane geçmişsiniz neden burası?’’ Akın, şöyle bir durakladıktan sonra ‘’Medyadan çok fazla işittim hastanenizin adını, merak edip görmek istedim. İyi ki de gelmişim diyorum kendi adıma.. Yoksa sizinle nasıl karşılaşıp tanışacaktık?’’
                                                                                                                                                                                                             
       Kocaman gülümsedi kızı hafif utangaç bir ifadeyle ama bir şey söylemedi. ‘’Bekleyen hastanız yok değil mi? İşinize engel olmak istemem.’’ diye soran Akın’a kızı: ‘’Yok yok, bu saatler daha tenha oluyor’’ dedi.   
 
      ‘’Sizin hayatınızda bir değişiklik yok mu?’’ der demez pişman oldu Akın ama ağzından çıkmıştı bir kere. ‘’Densiz’’ diye söylendi kendi kendine ‘’Sana ne kızın hayatından, değişikliğinden yok bilmem nesinden? Yeni tanıştığın birisine - bu kızın bile olsa-, hele de bir kadına sorulacak soru mu bu şimdi? Bazen çok düşüncesiz oluyorsun gerçekten.’’ Ama oda ne; ‘’Evet, evlendim’’ deyiverdi kızı Akın’ı içinde bocaladığı bu zor durumundan kurtarırcasına.
 
     ‘’Yaa! İnanın çok sevindim, dualarımın hiç değilse bir tanesi kabul oldu demek ki. Mutlu olmanızı dilerim. Aynı meslekten mi eşiniz?’’ diye ardı ardına döktürdü Akın yine. ‘’Evet. Eşim de doktor, kendisi Devlet Hastanesinde çalışıyor.’’  Bu kez kızı karşı atağa geçmişti. Akın’ın başka soru sormasına gerek kalmadan merak edip sorabileceği şeyleri peşin peşin yanıtlamıştı. ‘’Ne güzel! Anneniz de hep sizi düşünüp sizin için üzülüyordu.’’ diye saçmalamaya devam etti Akın.
 
       Bu kez kızı gülümseme falan değil, ‘’Annem beni mi düşünüyordu?’’ diye sorarak kocaman güldü keyifli keyifli. ‘’Ah Akın, ah Akın!’’ diye söylendi kızının gülüşünü izlerken. ‘’Ne zannettiniz ya, anneler babalar çocuklarının her şeyiyle ilgilenir, her şeylerini düşünür ve onlar için endişe duyarlar.’’ diye ekledi sonra da.
 
      Saçlarının rengini açık mat bir sarıya boyatmıştı kızı. Oysa kolej yıllarından bir fotoğrafta koyu kumral olarak hatırlıyordu kızının saçlarını. ‘’Bu saç, ten rengine hiç gitmemiş’’ diye geçirdi aklından. ‘’Oysa bana sorsa, kendi rengi olan koyu kumral, kahverengi, kumral, hatta belki kızıl bile daha iyi giderdi bu ten rengine.’’
 
    ‘’Hah, tam bir güzellik yetkesi kesildin şimdi de.’’ diye yine kendini eleştirirken ayaklanıp, ‘’Ziyaretin kısa olanı makbuldür derler. Bana müsaade. Sizi tanıdığıma çok memnun oldum. Tekrar görüşmek dileği ile. Hoşça kalın. Selamlarımı iletin lütfen!’’ diyerek ‘’yüzü çilli kızıyla’’ tokalaştı ve kapıdan çıkıp uzaklaştı Akın.
-----------------------------------------------------------------------------------------------
*) Alâmetifarika: Ayırıcı özellik, ayırıcı nitelik.
Ferki Haydaroğlu
Ataşehir/İstanbul,  Haziran 2012 

Kategori: 

Bunları Okudunuz mu?

05/09/2016 - 03:52
05/01/2016 - 18:47
09/02/2013 - 17:12
09/02/2013 - 13:55
09/01/2013 - 19:45