Yokluğa Göç Edenler

Yıldız Karagöz kullanıcısının resmi
İlk göz ağrıları olan oğullarının askerliğini bitirmesine altı ay kalmıştı. Annesi, "O gelmeden bir şeyler yapmalı," diye sızlanıyordu. Oğlunun yaklaşan tezkeresi onu bir yandan sevindirirken, öte yandan amansız bir korku da sarmıştı yüreğini. Zaten arkadaşları "İsmet ne zaman gelecek?" diye sordukça, kızıyordu Sîte Ana. “Yine jandarma çavuş kapımızda eksik olmayacak.” diye söylenip duruyordu.

 

Köylerine Antalya’dan getirtilip, yerleştirilen Yörüklerden rahatsızdı herkes. Ne yapsalar ne etseler seslerine kulak veren kimsecikler yoktu. “Vatan bir milletin evidir.” diyor Ahmet Mithat; sınırları kırmızı kalemle çizenler, içindekileri de tek renge, tek düşünceye, tek kelimeye hapsetmişlerdi. Bunu ret edenler yokluğa göç ediyordu.

Taleplerine muhatap bulamayan köylülerin çökmüş alınları keder doluydu. Ahali: “Şu hükümetin de yaptığı iş mi sanki, ne diye şu dillerini bile bilmediğimiz Yörükleri aramıza karıştırdı ki! Hasat zamanı meramızdan, tarlalarımızdan bizden çok arpa ve buğdayı römorklara doldurup doldurup, kapımızın önünden geçip gitmeleri insanın içine işliyor, işliyor da...” diye iç çekiyordu.

Maxé’nin oğlu, köyün delikanlılarının aklına girmişti bir kere. Gün geçtikçe öfkesi artıyordu gençlerin. Delikanlılık işte! Dur desen, durduramazsın ki başlarından esen kavak yellerini. Gizli gizli toplanıp konuşuyorlardı: “Asırlardır aramıza hiçbir yabancıyı almadık. Bu tırraklar (osuruklular) topraklarımıza zorbaca yerleştiler. Yarın kızlarımıza da göz dikmeden, onların götü yerde sürünen ablak yüzlü kızlarının el değmemiş memelerini, şalvarlarının içinde bıldır bıldır dönen kalçalarını; her köşe başında sıkıştırıp ellemeden bırakmayacağız. Ta ki kendileri topraklarımızı terk edip gidene kadar.” diye yemin ediyorlardı.

Gün yüzünü batıya dönüp, gölgeler uzayıp toprağın üzerine gri bir perde gibi düşünce, Sîté Ana koyunları bérîyé (ağıla) topladı. Bir yandan da kızlarına ve gelinine sesleniyordu: “Çabuk olun! Babanızın bohçasını hazırlayın! Birisi de süt bakracını alıp yanıma gelsin!” diyordu telaşla. Öte yandan, kocasına sesleniyordu. “Mêm! sen de git şu oğlanı bul getir! Vakit daraldı, kim bilir hangi deliğe girdi yine; sabahtan beri görünmüyor abisi gibi.” dedi.

Mêm, küçük oğlu Zeko’ yu bulup getirene kadar Sîté Ana da koyunları sağmıştı. Kocasına süt bakracını göstererek, “Bugün bu kadarcık süt sağabildim. Koyunları otlak yerlere götürmediniz mi? Hiç süt vermediler.” dedi. Mêm: “Oğluna sor. Sabaha kadar bir kayanın üstünde oturup kılamlar (şarkılar) söylüyor. Aşık mı ne?” dedi. Evin nişanlı olan genç kızı Gülistan’ın gülerken yanaklarında gamzeler oluştu. Altın dişine güneş vurdukça yıldızcıklar yansıyordu. Alaysı bir edayla kardeşine bakarak, “Yok baba, o gecenin ıssız karanlığından korktuğu için kılamlar söylüyor. Kim ne yapsın bu sümüklüyü?” dedi. Zeko’nun sesi, yağsız kapı menteşesinden çıkan ses gibiydi. “Ben korkak değiliiim!” diye bağırarak, ablasının kırk bölüme ayrılarak örülen, sıra sıra altınlar, kespik denilen deniz kabuklarından ve mavi boncuklarla dizili, birbirine bağlanmış, örülü saçlarından tutup çekiştirdi. Mêm, dudak ucuyla gülerek, “Bırak kızımın saçını eşşoğlu eşşek.” diye Gülistan’ı korudu. Sîté Ana, hızlıca ellerini peştamalına silerek, Zeko’nun başını göğsüne bastırdı. “Bırakın oğlumla uğraşmayı, o yiğit bir delikanlı olacak. Hem, abisi yokken evimizi o koruyor.” dedi. Gülistan: “Yaa öylemiii! Ben sabaha kadar elimde tabanca, evimizin etrafından kuş uçsa tetiğe basıyorum. Üstelik dayım ona değil, bana tabanca kullanmayı öğretti. İyi nişan almayı da...” dedi. Sîte Ana: “De haydi gidin! Kızların kazdığı kuyudan su çıkmaz. Oğlan olsun da çamurdan olsun.” dedi.

Güneş tüm kızgınlığıyla toprağı kavuruyordu. Meydanlar boş ve ıssızdı. Herkes çardakların ve kerpiç evlerin serinliğine sığınmış dinleniyordu. Mêm, sırtını çardağın kütüğüne dayamış, derin düşüncelere dalmıştı. Bir eli ile bıyıklarını çekiştirip, dudaklarının arasına sıkıştırıp duruyordu. Zor anlarda işin içinden çıkamadığında eliyle bıyıklarını çekiştirip dişleriyle yolar, sakallarını da tek tek tırnaklarının arasına alıp koparırdı hep.

Sîte Ana`nın güneş yanığı yüzü yorgundu. Alnında boncuk boncuk olan terler şakaklarından dökülüyordu. Yemenisi ile yüzünü ve boynunu silerek çardağa geldi. Kocasını öyle dalgın görünce: “Ne oldu Mêm? Sakal bıyık yolmaya başlamışsın yine. Hayırdır!”  diye söylendi. Mêm, Sîte’nin sesi ile irkilerek doğruldu. Sîte, kocasının alnında iyice derinleşen çizgileri fark edince, tedirgin bir sesle: “Yorgunluktan gözlerin küçülmüş. Akşam olmadan biraz uyusaydın ya! Böyle gidersen gece davarı kurda kuşa yedirtirsin.” dedi. Mêm, gözlerini su kuyusunun etrafındaki ağaçlara dikerek, derin bir iç çekti. Sonra da başını öne eğip titrek bir sesle: “Sîte! Gel hele yamacıma otur.” dedi.  Sîte, kocasından hiç hoşuna gitmeyecek sözler duyacağını anlamıştı. Zaten yorgun olan bedenine, bir başka ağırlık çöktü birden. Yemenisinin iki ucunu ensesine atarak, titreyen dizlerini kırıp, çömeliverdi kocasının yanı başına. Mêm, eğik başını kaldırmadan devam etti. “Göçüp gidelim.” diye mırıldandı. Sîte, “Neee!’’diye bir çığlık attı. İsmet tezkeresini alıp gelmeden, göçüp gidelim buralardan diyorum.” İyice telaşlanan Sîte: “Adam! Sen delirdin mi? Nereye göç edeceğiz? Bizim buradan gayri yerimiz yurdumuz mu var ki?”  Meme: “Dur hele! Celallenme hemen! Öylesine diyorum; sadece birkaç seneliğine” Site: “Delirtme beni, ne diyorsun? Nereye göç edeceğiz? Daha yeni rahata kavuşmuşken bu güzelim evimi, bağımı bahçemi, nasıl terk edip giderim?” diye yakınıyordu. “Ama gitmezsek daha kötü olacak Sîte! Devletin kolu uzun; bu Yörükler gitmedikçe, İsmet gelince durmaz yine… Her gün jandarma bir araba dolusu genci alıp götürüyor. Sonra bir çuval yığını gibi bırakıyor. Kimsenin huzuru kalmadı eskisi gibi.”  

Güneş doğmadan, Sîte Ana horozların ötüşüyle avluya çıkmıştı. Neye el atacağını bilmez bir halde, bir ahıra girip çıkıyor, bir de aşhane ile ev arasında dönenip duruyordu; deli koyun gibi. Soro, alalı kızıl tüylerini kabartarak kılıç kuşanmıyordu eskisi gibi. Günlerdir hiç durmadan acı acı uluyordu. O sabah Sîte’nin yanına sokulup, başını üç etekli fistanına süre süre inledi. Önüne bırakılan yalla hiç ilgilenmeden, buğulu gözlerini Sîte’nin gözlerine dikmiş, gitmeyin dercesine yalvarıyordu adeta.   Mêm, abdest ibriği ile çardağa geldi. Sabah namazına hazırlanacaktı.  Sîte’yi öyle perişan bir halde görünce, ibriği elinden düşürürcesine yere bırakıp, ardından fersiz kalan dizlerinin üzerine çömeliverdi. Duygusaldı, karısının, “Mala me şevetan den em keren macir. Em nizanin ke em deren kijan çölle.” (Evimizi yaktılar. Muhacir olduk. Hangi çöle gideceğimizi bilmiyoruz.) diye mırıldandığı ağıtın sözcükleri içini yakmıştı. Çaresizliği erkeklik gururunun üzerine çöreklenmiş, hıçkırıklara boğulup gitmişti. Çok geçmeden evin gelini kucağında küçük kızı, bir ile iki yaşlarında olan küçük görümceleriyle çıkageldi. Ardından, Gülistan daha yeni doğan, erkek kardeşini alıp çıkmıştı. “Daye! Diyar ağlıyor. Emzir şu oğlanı! Günlerdir hiç ilgilenmiyorsun. Üstüme iyice atıp gittin.” diye yakınıyordu. Sîte`nin kederli sesi öfkeyle karıştı. “Git şekerli şerbet yap, içir!” deyip, bedenini taşlara vururcasına su kuyusunun başına gitti. Havuzda birikmiş suyla yüzünü yıkadı. Sonra elini beline dayayıp, günlerdir bükülen belini doğrultarak, başını karşıdaki kayalıklara doğru kaldırıp, içindeki isyanı haykırırcasına dik dik baktı. Kadındı, gerçekten haykırmak ayıp olmasaydı, sesini koyuverecekti…

Güneşin ilk ışınları ile bir kamyon, yukarı mahalleden kıvrıla kıvrıla aşağı mahalleye inerek geliyordu. Köyün tüm sesliğini bozan bu kamyon, geçtiği her evin önünde bulunan uyku mahmuru içindeki sakinlerinin gözlerini merakla açtırıyor, tüm başları gelinlik kız gibi ardına baktıra baktıra, Sîte Ana'nın evine doğru ilerliyordu. Sîte, evinin önüne duran kırmızı kamyonu görünce; “Kara kamyon geldin mi?” dedi. Yüreğine çömelen karayı akıtırcasına.

Mümkün olduğu kadar az eşya alacaklardı. Öyle demişti kocası; en fazla iki yıl sonra tekrar köylerine döneceklerdi nasıl olsa. Birkaç yatak, kilim, kap kacak...ve bir de kırmızı montafon inek. Önce tüm eşyaları kamyona yükledikten sonra, boş kalan kısmı tahtalardan ayrı bir bölüm yapıp, kırmızı mantafon ineği de bindirdiler. Kamyon bir çırpıda yüklenmişti bile.

Sîte Ana derin bir iç çekti. Kocasının, “Namusum gibidir.” dediği ondörtlüsünü de koynunda sıkıca sakladıktan sonra, kamyona binmeden son bir kez daha baktı evine. Dudakları titredi. Gözlerine dolan yaşlar, usulca aktı yanaklarından.  Doya doya yaşayamamıştı yeni yaptıkları evlerinde. “Ah keşke adet olsaydı da dört teker takıp şu evimi de kendimle alıp götürebilseydim. Biz gittikten sonra şu haset Zîne’nin beş oğlu birden, bağımı bahçemi tâlân edecek.” diye düşündü.

 Soro, iyice tedirgin oldu. Kuyruğunu titreterek herkese tek tek sokularak kokluyordu. Sık sık patilerini kaldırıp ev sahiplerinin boynuna atılıyor, “Beni de götürün, beni de götürün.” der gibi kıvranıp duruyordu.

Kırmızı kamyon ardından ince bir toz bulutu bırakarak köyün içinden kıvrıla kıvrıla çıkıp giderken, Soro, tüm gücüyle koştu peşinden. Ama, yetişemedi. Uçsuz bucaksız Konya Ovası'nda uzayıp giden yol bitmek bilmiyordu. Akşam karanlığı çökmüştü. Gülistan heyecanlı bir kızdı. Çığlık atarak, “Baba! Baba! Tarlaları yakıyorlar her tarafta ateş var.” diyordu. Mêm, gevrek gevrek gülerek, “Yok kızım, onlar ceyranlı lambalar. Konya’ya geldik.” dedi. Gülistan, hiçbir şey anlamamışçasına bel bel baktı babasına. Babası bilinçli bir tavırla: “Askerde gördüm kızım. Şehirlerde gaz lambası yakmıyorlar.” dedi.

İsmet askerden gelmişti. Derme çatma yapılan iki odalı gecekonduları iyice dar gelmişti. Üstelik İsmet'in karısı ikinci çocuğuna gebeydi. Daha geniş bir eve taşınmaları gerekiyordu. Zaten sonradan görme ev sahipleri bıktırmıştı iyice. İki de bir çocuklar kapıları çok çarpıyor diye şikâyet ederdi. Hele bir de kapılardaki çocukların parmak izlerini de kontrol etmesi yok mu.… site ana İç çekerek, “Ah saray gibi evim...’’ diye mırıldanırdı dudaklarını geverek. “De hadi şuna bir tas kaymaklı yoğurt verin de gitsin.” Derdi kendi dilinden.

Çok geçmeden, İsmet şehir merkezinde daha geniş bir ev kiralamıştı. Böylece okula ve işe gidip gelmeleri de kolaylaşacaktı. Yine göç telaşı başlamıştı zînelerin evinde. Zaten az olan eşyalarını bir at arabasına yükleyiverdiler. Sîte ana ve kocası arabacının yanına, İsmet de bisikleti ile yeni evlerinin yolunu tuttular. İyice dolan arabanın üzerinde çoluk çocuk, evin kızları ve gelini bir kapta tepeleme dolu patlamış mısırlar gibi duruyorlardı. Araba Mevlâna müzesi civarındaki taşlı, dar sokaklardan sallanarak ilerleyip döndükçe, düşmemek için sıkıca birbirlerine tutunuyorlardı. Bu yolculuk çocuklar için eğlendiriciydi. Konya’ya geldiklerinden beri, ilk defa birçok bina, ev ve insan görebilmişlerdi yollarda. Köylerinden farklıydı her şey.

Yeni evlerinin önünde heyecanla durdular. İsmet büyükçe olan tahta bir kapının tokmağını vurmaya başladı.   Şıpıdık terlik sesinin ardından kapiyi açan, şişmanca bir kadındı. Bir eli ile namaz örtüsünü yüzüne kapatarak: “Büürün.” dedi. İsmet selam vererek yeni evlerinin anahtarını istedi kadından. Fakat kadın kapının önünde bir sürü laga luga eden çoluk çocuk görünce afalladı. Birden kaşlarını çattı: “Amma ben evimi sağa virdim oğlum” dedi. “Tamam işte ben geldim teyze”, dedi İsmet. “Ana giii bunlar kim ya?’’ diyen kadına, İsmet: “Ailem! Size ailemin kalabalık olduğunu söylemiştim.” dedi. Kadın İsmet’in Kürt olduğunu anlayamamıştı. Çünkü Kürt çocukları Türklerden daha düzgün Türkçe öğreniyorlardı okullarda. Ama İsmet`in, “ailem” diye tanıttığı, henüz okul yüzü görmeyen annesini, babasını, karısını, kardeşlerini, görünce de küçük dilini yutmuş kadar şaşırmıştı kadın. “Yoh” dedi “Sen dört güccük horanta var didiydin amma ben beş tene saydım hindi. Şu en böyüklerini bağa dimediydin.” dedi Hatun’u göstererek. İsmet kız kardeşlerinden birini hesaba katmamıştı. Ve kadına dönerek, “Özür dilerim. Onu saymayı unutmuşum sanırım.” dedi. Kadın, her ne kadar kem küm etse de, “Yoh! Virmiyom evimi. ” diye kestirip attı.

Herkes şoktaydı hiç beklemedikleri bu durum karşısında. Kadın İsmet’e, “Amanin ben aileni böyle bilmiyirdim; sağa inanmıştım.” diyor, İsmet de kadına: “Ben de böyle bir şeyle karşılaşacağımı hiç düşünemedim.” diyordu. Bunun üzerine İsmet: “Bir çocuk fazla çıktıysa ne yapalım, nereye gidelim, böyle sokakta kalamayız ya!” diyerek, gülüşünü öfkesine örtü yapıp kadını ikna etmeğe çalıştı. “Yapma teyzeciğim; eğer sorun şu kızsa, hemen onu pazara götürüp satarım.” dedi Hatun’u göstererek. Nura, olup biteni kavramak için: meraklı gözlerini başından beri gezdirip duruyordu herkesin üzerinde. Henüz çok küçüktü. Konuşulanları anlamakta zorluk çekiyordu. Son konuşmaları duyduktan sonra, korkusundan hemen koşup ablasının eteğinden tuttu. Şişirilmiş bir balon gibi dudaklarını büzüp, aksi bir durumda patlamak üzere ablasına iyice sokuldu. Ardından, bazen işe yarayan siren gibi uzayıp giden çığlını atacaktı. O zaman Hatun’u pazara sürülmekten kurtarabilirdi belki.

Etraftaki evlerden, sokakta geçen münakaşayı duyanlar, ne olup bittiğini anlamak için, sokağa çıkmıştı. Kimisi de yüksek evlerinin perdelerini aralayarak olup biteni pencerelerinden seyrediyordu. İsmet`in ısrarlarına dayanamayan kadının; ağzında tutmaya çalıştığı kelimeleri birden dökülüvermişti dilinden. Bir anda: “Kürde köpeğe  virecek evim neyn yoh.” deyiverdi.

İsmet’in bu sözlerden sonra, gözleri alev alev yandı. Öfkesinden saçları tel tel dikildi başında. Yumruğunu sıkıp nereye konduracağını düşünmez bir halde kaldırdı. Babası, kolundan tutup indirdi ve Kürtçe: “Dur! Senin bu deliliğin yüzünden evimizi yurdumuzu terk ettik. Burada muhaciriz; gidecek başka yerimiz yok, dur! Bizim gücümüz ancak bize yeter.” dedi öfkeyle. Ve “Haydi gidiyoruz. Daha diyecek sözümüz kalmadı burada.” diyerek, geldikleri gibi tekrar yola koyuldular. Çoluk çocuk at arabası... kirveleri olan Musto’nun evine kadar öylece vardılar.  Musto şaşırdı göç edip gelen köylülerini görünce. Ama, soğukkanlılığını koruyup, anlamaya çalıştı olup bitenleri. Törelere göre kirve olmak sorumluluk gerektiren önemli bir bağdı. Ve görevlerini biliyordu Musto. Her koşulda kirve bir resmi kurum gibi elini taşın altına koymak zorundaydı. Namustu, şerefti kirveliğin mesuliyeti; Bir de Musto onlardan önce taşınmıştı Konya’ya ve biraz yol yordam öğrenmişti. Çevre de edinmişti zamanla.

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                27.05.2017    Biel/Bienne       Yıldız Karagöz

Kategori: 

Bunları Okudunuz mu?

05/09/2016 - 03:52
05/01/2016 - 18:47
09/02/2013 - 17:12
09/02/2013 - 13:55
09/01/2013 - 19:45