Hüseyin Yurttaş ile Söyleşi

Edebiyat Bahcesi kullanıcısının resmi
‘’şairler yakılıyorsa ülkende /daha çok şiir oku çocuk /şairler yakılıyorsa ülkende sen de / sen de şiir yaz çocuk ‘’ Hüseyin Yurttaş

 

NURAY SALMAN/HAYDAR EROĞLU: 1946 yılında Foça’nın Kozbeyli Köyü’nde doğdunuz. İlkokulu köyünüzde, ortaokulu Menemen’de okudunuz. Parasız yatılı okuduğunuz Edirne Erkek İlköğretmen Okulu’ndan 1964 yılında mezun oldunuz. Van, Amasya, İzmir illerine bağlı köylerde on yıl çalıştıktan sonra İzmir’e atandınız. 1983 yılında öğretmenlikten istifa ettiniz. Yayıncılık ve dağıtımcılık işiyle uğraştınız. 1990 yılıyla birlikte yalnızca yazarak yaşamaya çalıştığınız bir dönemin ardından Bornova Belediye Kitaplığı ve Okumaevi’nin kuruluşunu üstlendiniz ve gerçekleştirdiniz. Bu görevinizden 1994 yılında ayrılarak emekli oldunuz. Çeşitli dergi ve gazetelerde şiir ve yazılarınız yayımlandı. Arkadaşlarınızla birlikte İzmir’in en uzun ömürlü edebiyat dergilerinden Dönemeç’i çıkardınız. Şiir ve çocuk kitapları başta olmak üzere çok sayıda kitaba imza attınız. Hüseyin Yurttaş nasıl bir çocukluk yaşadı? Gençliği, kavgaları, sevdikleri...

-Çocukluğum, (İzmir) Foça’nın Kozbeyli Köyü’nde geçti. Bildiğiniz köy koşulları… Şimdiki kıyı köylerinin yaşamına bakıp da yanlışa düşmemeli; benim çocukluğumda Kozbeyli orada, kıyıda unutulmuş bir köydü. Şu kadarını söyleyeyim: Henüz yolu bile yoktu. Otobüse ulaşmak ve İzmir’e, Foça’ya, daha uzak yerlere gidebilmek için beş kilometre yürüyüp komşu köye gitmemiz gerekiyordu. Sulu tarıma uzaktık. Bunun için kıt kanaat geçinebiliyorduk. Çocukluğum tütün tarlalarında, bağlarda geçti. İlkel koşullarda öküzlerle çok harman dövdüm.

Okulu, okumayı hep çok seven bir çocuk oldum. Bunda, akşamları sözlük ya da tarih kitapları karıştıran babamın payı vardı. Annem de, babam da hem Arap harfleriyle, hem Latin harfleriyle okuma yazma bilen insanlardı. Babam, çocukluğunda ona okutulan Tevfik Fikret’in çocuk şiirlerini ritmik bir şekilde, çocuksu bir edayla okurdu bana; kışın ocak başında, yazın tütün dizerken… Belleğinde en az yirmi otuz şiir vardı Fikret’ten.

İzmir’in /Foça’nın bir köyü olan Kozbeyli’ye (bile!), ilkokul son sınıfta girmek için başvurduğum ve yaz boyunca da hazırlandığım Ortaklar Öğretmen Okulu sınavlarına dair haber ve belgelerim PTT tarafından zamanında ulaştırılamadığından bu şansını yitirdim. Israrım sonucu, ailemin kıt olanaklarını zorlayarak Menemen Ortaokulu’na yazıldım. Ortaokuldan sonra girdiğim Edirne Erkek Öğretmen Okulu sınavlarını kazandım ve orada parasız yatılı olarak okudum. Bu iki okulun, özellikle-ikincisinin-zengin kütüphaneleri benim okuma sevgime yanıt veren, beni alıp aydınlık dünyalara götüren kapılar oldu. İlk şiir karalamalarımı ortaokul ikinci sınıfta yaptım. Çocukça şeylerdi ama olsun, onlarla başlamasam, ötekilerin gelmesi mümkün olabilir miydi? Edirne’de, öğretmen okulundaki arkadaşlarımla edebiyatı el yordamıyla da olsa izliyorduk. Şiir kitapları, romanlar elden ele dolaşıyordu. Önce ucuz romantik şiirler/şairler bizi çekerken, Attilâ İlhan’ı ‘keşfetmemiz’le iş değişti. Sonra başka has, yetkin yazarlar, şairler… Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Sait Faik, Fakir Baykurt gibi yazarların öyküleri, romanları… Sonu gelmeyecek okuma serüveninin heyecan dolu giriş yıllarıydı onlar.

NS/HE: 1960 sonrasının "ikinci kuşak" şairleri arasında " toplumcu - gerçekçi ", geniş soluğuyla dikkat çeken en önemli ve üretken ismisiniz. Sevginin, umudun, acının şiirlerini yazdınız... Şiir dünyanızı kurarken etkilendiğiniz şairler kimlerdir? Şair olarak kendinizi yakın bulduğunuz imzalar olabilir...

-Yukarda da belirttiğim gibi öncelikle Attilâ İlhan; ama ona takılıp kaldığım düşünülmemeli. Yazmaya niyetlenen, bunu deneyen bir genç için o toplama, birikim edinme döneminde, bir arının ne kadar çok çiçeği gezerse o kadar çok ve nitelikli bal yapabileceği düşüncesiyle Türk ve Dünya edebiyatından ne kadarına ulaşabildiysem, o kadarını okumaya çalıştım. Edirne’deki okul kütüphanesinde Varlık dergisinin 1930, 1940, 1950 yıllarında çıkan sayıları ciltli halde bulunuyordu. Bizim edebiyatımızı öncelikle o ciltlerdeki geniş yelpazeden tanıdım. Sonra elbette başka dergiler ve hep kitaplar, kitaplar… Rahmetli Yaşar Nabi Nayır’ın dünya edebiyatından örnekleri derlediği, her sayısı bir cep kitabı büyüklüğündeki Pencere dergisi ilk öğretmenlik yıllarımın vazgeçilmeziydi.

Anlaşılması, benimsenmesi kolay, yalın bir şiir olan Garip Şiiri bize en yakın gelen ilk şiir anlayışıydı. Attilâ İlhan’la –ve onun ilerleyen yıllarda yazdıklarıyla- 1940 Toplumcu Kuşağını tanıdık. Onların kitaplarını okuduk. Ama hiçbir öbekle birlikte anılmayan Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba, Cahit Külebi, Ahmet Muhip Dıranas gibi şairler de benim dünyamda geniş yer tuttu. O zamanlar Nâzım Hikmet yasaklı bir şairdi. 1960 İhtilali ertesinde -biraz daha gecikerek de olsa- şiirleri/kitapları yayımlanmaya başlayınca, onunla, okyanusu görmüş gibi olduk… Nâzım Hikmet’i okumak, dünyaya şiirle bakmanın en çarpıcı, en zengin, en bütünsel yanını görmek demekti. Daha sonraki yıllarda Ahmed Arif, Hasan Hüseyin gibi şairlerin farklı, yiğitçe söylemlerini izleyecektik.

Ancak, yazın dünyasında belli bir anlayışı benimsemiş olsam da, eleştirdiğimiz şairleri de yakından izlemeyi, en azından onları sevdiğim şiirleriyle anmayı, anlamayı yeğledim. İkinci Yeni benim için budur örneğin. Bu şiir anlayışına karşı oldum ama o şairleri de okudum, izledim.

 

NS/HE: Cumhuriyet dönemi şiirinde birçok evreler var. Türk Şiiri, Garip Hareketi, İkinci Yeni Hareketi ve Altmış Kuşağı. Biz özellikle Altmış Kuşağını sizden dinlemek istiyoruz...

-1960 kuşağı, 1950’li yıllarda –belki de biraz baskıların yılgısıyla gelişmiş olan- kapalı söylemli, anlamdan, toplumsal amaçlı iletilerden uzak duran İkinci Yeni şiirine tepkili bir şiir geliştirdi. Bu kuşağın şairlerinden İsmet Özel, Ataol Behramoğlu, Süreyya Berfe, Özkan Mert, Refik Durbaş, Süreyya Berfe, Sennur Sezer, Egemen Berköz, Eray Canberk, Nihat Behram adları öncelikli olarak anılır. 60 Kuşağı şairleri, açık sözlülüğü yeğleyen bir edebi ve siyasi tavır sergilediler. Bu tutumlarına uygun şiirlerle, şiirin göz ardı edilen toplumcu damarını daha yeni, daha özgün ve nitelikli bir çıkışla gündeme oturttular. Toplumcu gerçekçi şiir anlayışı uzun yıllar şairlerin önemli bir bölümü tarafından benimsendiyse, bunda elbette onların payı büyüktür. Ancak, bu hareketin öncülerinden İsmet Özel’in yol ve yön değiştirerek bambaşka bir çizgiye savrulup gitmesi, çok önemli bir hayal kırıklığı demek olan bir yaldız kaymasıdır. Hiçbir sapma göstermeden, mücadeleci kimliğiyle bütün toplumsal olaylarda tavrını açıkça sergileyen, gözünü budaktan, sözünü dudaktan ve şiirden esirgemeyen Ataol Behramoğlu 60 Kuşağı’nın adeta sürekli sözcüsü olmuştur. Şu da var ki, Türk şiirini on yıllık evrelere göre kuşaklara ayırmak yanlışına düşünmemelidir. Düşünsel ve sanatsal tutumlar, on yıllık evreleri aşan birlikteliklerdir. Asıl onlara bakılmalıdır. Ataol Behramoğlu’nu 1960 Kuşağı öncülerinden sayıp da sonraki büyük emeğini ve çabasını oraya kilitlemek ne kadar yanlışsa; kayıp yıldız İsmet Özel’in olaylar ve durumlar karşısındaki –bir şaire hiçbir zaman yakışmayan- kimi insanlık dışı açıklamalarını “iyi şairdir” diyerek mazur görmek, onunkinin bin misli yanlıştır.

Bana sorarsanız, 1960 Kuşağı’nın çıkışı, genç bir bakışla, gençlik coşkusuyla, ülke sorunlarına sahip çıkan bir sorumluluk bilinciyle yükseltilmiş yiğit bir şiir sesidir ama bu ses toplu olmaktan çok çabuk uzaklaşmış ve denilebilir ki, ileriki yıllarda herkes kendi yoluna gitmiştir. Bu yargı, yalnız onlar için mi geçerlidir? Hayır! Birinci Yeni diye de anılan Garip’in iki şairi –Oktay Rifat ile Melih Cevdet Anday,- o evredeki şiirlerinden çok başka bir şiire yönelmişler, asıl kalıcı şiirlerini o dönemlerinde yazmışlardır. Bir ara bizim kuşağımıza 1970 Kuşağı deniliyordu ki, benim bu tanıma (on yıllık bölümlemelere) karşı çıktığım bilinir. Bizim kuşakta yer alan “toplumcu gerçekçi “ şair arkadaşların da zamanla bu bağlam içinde kalsalar bile farklı şiirlere yöneldikleri görülmüştür. Aslında bu, şiirin tabiatına en uygun olan tutumdur. Çünkü şiir, -yaşama bakış açısından değil de, kendi var oluşu, yaradılış yöntemi bakımından- öncelikle özgün olmak, bu yönüyle “tekliği” ya da “tekcil”liği seçmek zorundadır. Yoksa kişilik ve var olma sorunu yaşar; kimliksiz kalır, “sürüye sayılır”.

 

NS/HE: Başa dönerek sormak istiyoruz; Dönemeç dergisi fikrinin oluşum sürecini, nasıl bir gereksinimden doğduğunu o günlere dönerek anlatır mısınız?

-Dönemeç, bizim, arkadaşlarımızla İzmir’de 1976-1990 yılları arasında toplam 92 sayı yayımladığımız toplumcu-gerçekçi anlayıştaki bir edebiyat dergisidir. 1960 İhtilali’nin getirdiği özgürlüklerle genişleyen ve rahatlayan bakış açısıyla, toplumcu düşünce ve hareketlerde büyük bir yoğunlaşma yaşandı ve bunlar, hayatımızda karşılıklarını bulmaya başladı. Sanattaki adımlarımızla, hayat içinde sürdürülen düşünsel ve siyasal adımlarımızın uyumlu olması, en azından tutum bakımından ilkelilik ve bütünlük göstermeliydi. 1960’lı yılların sonunda İzmir’e gelip Demokrat İzmir’in başına geçen Attilâ İlhan, bu gazetede çok canlı, çok dikkatli sol bir çizgi izler ve gazeteyi, doğruları korkusuzca dile getiren bir raya oturturken, çarşambaları bir de “Edebiyat ve Sanat” sayfası yayımlamaya başladı. O zamanın gençleri olan bizler o sayfada toplandık. Nitelikli ürün ortaya koyabilen herkes –farklı anlayışta olsa bile- sayfada kendine yer bulabiliyordu. Ama sayfanın ekseninin toplumcu gerçekçi anlayış olduğu söylenebilirdi. Attilâ İlhan’ın, Bilgi Yayınevi yayın yönetmenliğine geçip İzmir’den ayrılması üzerine burada büyük bir boşluk doğmuştu. İzmir sanatsal açıdan, geçmiş yıllardaki gibi yine dağınık ve sönük bir yer haline gelmişti. Hepimiz bir arayış içindeydik. Attilâ İlhan’ın ayrılmasından sonra, o sayfa konusunda kendisine en çok yardımcı olan Nurdoğan Taçalan da mı ayrılmıştı, tam kestiremiyorum. Çünkü onun gidişiyle gazete yönetimi büyük ölçüde değişmişti. Sayfayı bir süre rahmetli Ali Rıza Ertan arkadaşımız yönetti. Ama her gün –yönetim tarafından- bir ucundan kırpılan sayfa, zamanla sönükleşmekten, etkinliğini yitirmekten kurtulamadı ve sonunda kaldırıldı. İşte, o çölleşme karşısında bizler bir dergi çıkarmak gereği üzerinde duruyor ve bunu kendi aramızda tartışıyorduk. Sonra bir adım attık. Ali Razı Ertan, Mehmet Kadri Sümer, Ahmet Günbaş ve ben; bir dergi çıkarmaya karar verdik. Tasarlanan bu dergiye önerilen adlar içinden Ali Rıza Ertan’ın önerisi olan Dönemeç’i seçtik ve yola koyulduk. Yönetim yerimiz, İzmir’de, İkiçeşmelik Caddesi’nde, M. Kadri Sümer’in kayınpederinin kırtasiye dükkânıydı. Karınca Matbaası’yla anlaştık ve tam bir ortaklaşmacı anlayışla, derginin her giderini, her işini paylaşarak yola koyulduk. O zamanlar, yurdun her yanında duyarlı insanlar, arkadaşlarımız vardı. Onlarla dayanışma içindeydik. Dönemeç için en büyük engel, genel dağıtım sorunuydu. Dergiyi dağıtan dağıtım şirketleriyle sorunlar eksik olmuyordu. En başta, bize para ödememeleri temel nitelikleriydi. Hepsi için bu böyleydi ne yazık ki. Bunun için derginin yayınına iki kez ara vermek zorunda kaldık. Yayımladığımız 92 sayıda, ilkelerimize bağlı, ataklarla dolu bir yolculuğumuz oldu. Birbirinden ilginç, dolu dolu özel sayılarım yayımladık: Şiirimizde Yergi, Kurtuluş Savaşı, Halikarnas Balıkçısı, Hasan Hüseyin, Suat Taşer, Hasan Hüseyin özel sayıları burada aklıma geliverenler. Ne var ki, kaçınılmaz son, Dönemeç’i de buldu ve sonunda dergiyi kapatmak zorunda kaldık.

 

NS/HE: İlk şiiri, ilk öyküsü vb. Dönemeç dergisinde yayımlanan ve günümüzde de yazmaya devam eden kimler var belleğinizde, anımsayabildiğiniz kadarıyla da olsa?

-Böyle çok ad var. Ne var ki, sorularınızı yanıtladığım şu anda dergi ciltlerinin bulunduğu evde değilim. Kapaklara göz atsam, bir çırpıda birkaç ad sayabilirdim. Ama en ünlülerden iki isim söyleyeyim: Buket Uzuner’in ilk öyküsü Temmuz 1977’de çıkan Dönemeç’te yayımlanmıştır. Keza, İnci Aral’ın yayın dünyasına girdiği iki öyküden biri Türk Dili, diğeri Dönemeç’te eşzamanlı olarak yayımlanmıştır.

NS/HE: Öykülerinizdeki betimlemeler, çocukları yaşadığı çevreye daha çok yakınlaştırıyor. İnsan, doğa, hayvan, toplum, birey konusunda çocukları düşünmeye itiyor. Güçlü dil ve anlatımla okurun dünyası varsıllaşıyor. Öyküleriniz ve yaşam arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

-Yaşanmışlıklar insana büyük ölçüde yol gösterir. Yaşamdan edindiklerimiz, her şeyden daha büyük bir birikim olarak yer tutar benliğimizde ama bu asla yetmez. Düşlem çok önemlidir. Bir de, okuma geçmişimizin bize kazandırdığı birikim var. Bunlar birleşince, anlatacaklarınızı, yazıya dökeceklerinizi edebi metin haline getirmekte fazla güçlük çekmezsiniz. Öykülerle yaşam arasında sağlıklı bir bağ kurabiliyorsam, işte bu kavrama bileşenleriyle hareket etmemdendir.

NS/HE: Günümüzde çocuk edebiyatı alanında eser veren pek çok yazar bulunmaktadır. Bu yazarlardan biri de sizsiniz… Hüseyin Yurttaş’ın öykülerinde çocuklara vermek istediği eğitsel mesajlar nelerdir?

-Deveye hamur yutturur gibi onu öğütlere boğmak, kör kör parmağım gözüne diyerek bazı şeyleri onun gözüne sokmak marifet değil. Onların, insanî değerleri özümsemiş ve bu değerlerea her zaman saygılı, duyarlı; özgür, bağımsız, güdümden uzak, bilimsel düşünceye açık; kısacası çağdaş bireyler olmaları için yazarken bir hedef gözettiğimiz doğrudur ve olması gereken budur. Yaşamın bize sundukları ve aydınlanma geçmişimiz, bu konuda bize yol gösterir; kılavuzumuz odur.

NS/HE: Çocuk kitabı yazarlığı ayrı bir yazarlık biçimi midir? Özel hassasiyetler ister mi? Çocuk edebiyatı ülkemizde, diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, olması gereken yerde mi?

-Yalnızca kitaplarda değil, çocuklara yönelik yayınlarda “çocuğa görelik” kavramına uygun hareket edilmelidir. Öncelikle içerik, sonra anlatım biçimleri, dil, söylem ve kurgu, çocuğun dünyasına seslenebilecek sadelikte ve akışkanlıkta olmalıdır. Çocuğa yazanlar, çocuğu asla küçümsememeli ve “Çocuk değil mi, ne yazsam okur!” gibi yanlış ve ucuz bir kanıya kapılmamalıdırlar. Ona bazı şeyleri dikte eden, bu yolla onu etkileyebileceğini düşünen yanılır. Çocuğun geniş dünyasını keşfetmek ve ona nasıl sesleneceğini, ne anlatacağını kestirmek gerekir önce. Sonrası daha kolaydır.

Batıda çocuk yazınının her bakımdan (anlatım, resimleme, sunum, içerik, teknik…) bizden iyi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, ülkemizde 1979 Dünya Çocuk Yılı nedeniyle başlayan ilgi, çocuklara yazmak açısından birçok yazarı harekete geçirdi. Bugün çocuklara seslenen yayınlarımız hem çeşitlilik, hem öz, hem biçim, hem de dil ve anlatım yönünden çok iyi bir noktaya gelmiştir. Bakın, bütün abanmalarda olduğu gibi bu çoğalmada da zaman zaman sapla samanın karıştığı, çocuğun dünyasından habersiz kimi kalem erbabının da niteliksiz ürünlerle kendilerine yer açabildikleri görülmektedir ama bunlar zamanla ayıklanacaktır.

NS/HE: Atilla İlhan’la tanışmanız ve usta-çırak dostluğunuz ne zaman, nasıl başladı?

-Attilâ İlhan’la İzmir’de yayımlanan Demokrat İzmir gazetesinin Genel Yayın Müdürü olduğu dönemde tanıştım. 1968 yılı olmalı… 1967’de olabilir. Gazete binası üç katlıydı. Yazı işleri ve Attilâ İlhan’ın odası en üst kattaydı. Çıktım. Odasında değildi. Onu gazetenin arşiv ve kütüphane bölümünde gazete ciltlerini karıştırırken buldum. Tanıştık. Çok sevdiğim bir şair ve yazardı. O günden ölümüne kadar ağabey/kardeş ilişkisi içinde olmak onurunu taşıyanlardan biriyim. Edebi açıdan çok farklı, çok çarpıcı bir şair ve yazardı. Birçok konuda kimsenin göremediğini görüp farklı yaklaşımlar sergilemesi; çağını doğru yorumlayan bir aydın, bir yazar olarak geniş kitleler tarafından da sevilmesini, beğenilmesini sağladı.

NS/HE: 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerini incelediğimizde, edebiyatımız açısından en kötü sonuçların 12 Eylül darbesi sonrası oluştuğunu görüyoruz. Kültürel ve sanat açısından şu anda nerelerdeyiz?

-12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’de yapılan askerî darbeler bir türlü bitmek bilmeyen, toplumun geriye dönmesine ve güdümlü hale gelmesine neden olan ara dönemler yaşattılar halkımıza, ülkemize. Demokrasi kesintiye uğradı. Namuslu insanlar sırf düşüncelerinden ötürü hapislerde çürüdüler. İşkencelerde sakat kalanlar, ölenler oldu. Kaba bir biçimde söyleyecek olursak, milleti sopadan geçirdiler. Hal böyle olunca da, o ünlü halk deyimi ile “sürü geri döndü, it başta kaldı.” Şimdi, beter bir durumdayız. Mustafa Kemal Atatürk’ün “tam bağımsız” Türkiye’si bağımlı, başkalarına göre rotasını çizen bir Ortadoğu devletine dönüştürüldü. Çağdaş olan maddi ve manevi tüm kazanımlarımız bir bir yok edildi. Kültür ve sanat, kaçınılmaz olarak bundan en büyük payı aldı. Kültür ve sanat insanları, artık varlıklarını sürdürebilme kaygısı ve acısıyla can havliyle çabalıyorlar. Sanat ve sanatçı, neredeyse hakir görülen değerler arasına girdi. Öylesine zor bir dönem yaşıyoruz. Ancak bu böyle süremez; tarihin akışı tersine dönemez. Sudur, yolunu bulur, akar…

NS/HE: Şiirle birlikte roman, öykü, deneme, anı yanında çocuk kitaplarınız da var. Bu alanlarda eserler vermeye devam ediyorsunuz. Ve önemli ödüllere sahipsiniz. Hüseyin Yurttaş hangi ödüllerin sahibi, ödüller konusunda ne düşünür? Bir yazar için gerçek ödül nedir sizce?

-Sanat dünyası açısından bakıldığında İzmir de taşradır. Taşradaki bir sanatçının sesini duyurmasında ödüllerin önemli bir işlevi vardır. Genç sanatçıyı okurla ya da izleyiciyle tanıştırır. Adını duyurmuş olanları, daha geniş kitlelere taşır. Ünlenmesine ve dikkatle okunup izlenmesine neden olur. En azından benim yaşamımda bu böyle oldu. 1980 Nevzat Tüstün Şiir Başarı ödülü, Ömer Faruk Toprak Ödülü’nde mansiyon derken arkadan Kod Adı Mansur ile 1992 Ceyhun Atuf Kansu; Kirli tarih ile (dosya halindeyken katıldığım) 1993 Yunus Nadi Ödülü’nü, yayımlandıktan sonra 1994 Cevdet Kudret Ödülü’nü aldım. 1992’de Sevgiyle Dönsün Dünya adlı çocuk kitabımla, Çankaya Belediyesi ve Damar dergisinin düzenlediği 1992 İlkbahar Ödülleri’ de çocuk şiiri dalında birincilik benim oldu. Sevgiler Kanarken adlı şiir kitabımla Melih Cevdet Anday ödülünü kazandım. 1992 yılında TÖMER’in düzenlediği bir ankette en çok okunan, sevilen on çocuk yazarından biri olarak ödüllendirildim. Bir ödül değil belki ama benim için çok önemli: 2016 yılındaki 21. TÜYAP İzmir Kitap Fuarı’nın onur konuğu yazar olarak seçilmem, benim için gerçekten ayrı bir “onur”du.

NS/HE: Halk şiirine yaklaşmanız nasıl oldu?

Halk şiiri, şiirimizin duru ve doğal kaynağıdır. Onda Türkçe bütün ışıltısıyla, güzellikleriyle balkır. Elbette çok yararlandım halk şiirimizden. O duru söyleme ulaşabildim mi, bilmiyorum.

NS/HE: Fazıl Hüsnü Dağlarca ‘’ Çanakkale Yeni Türkiye’nin Önsözüdür’’ Sözünün sizdeki karşılığı nedir?

-Büyük şairimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca, Çanakkale Destanı adlı kitabını 18 Mart 1965 tarihinde, Çanakkale Zaferinin tam da 50. yıldönümünde yayımlamıştır. Çanakkale Savaşını bir şiir kitabımda da ben işledim ve savaşın tam 100. yılında onu yayımladım: Çanakkale İçinde. Bunun için çok mutluyum. Dağlarca’nın –mevcudu bulunmayan- o kitabını bulabilmek için üç aya yakın çaba harcadım. Sonunda bir kütüphanemizde bulup okudum. Kitabımın başına Mehmet Akif’in “Çanakkale Şehitlerine” dizelerinden sonra, Dağlarca’nın kitabının sonunda yer alan Önsözü başlıklı bu şiirini alıntıladım. Çanakkale Savaşı’nın doğurduğu sonuçlar bakımından önemini bu kadar özlü bir biçimde anlatan başka bir dize yoktur sanırım. Çok doğru, adeta bir denklem gibi kurulmuş bu dize.

NS/HE: İletişim olanaklarının en hızlısı olan internet hayatımızı kolaylaştırırken, neleri zorlaştırdı? Bu konuda çocuklara ve gençlere neler önerirsiniz?

-Bilgisayarın getirdiği, yenilenip duran yazılımlar/uygulamalar ve yazma kolaylıkları, edebiyatla uğraşanlar için zamandan büyük tasarruf sağlanmasına yaradı. Sinir bozucu karalama, düzeltme, yeniden yazmak zorunda kalma gibi şeyleri ortadan kaldırdı bilgisayar. İstediğin kadar sil, ekle, yapıştır, değiştir ve son şeklini ver. Bu, gerçek anlamda bir çağ değişimidir. İnternet ise, özelde de, genelde de haberleşmede sınırların kalkmasına neden oldu. Bilgiye, habere ulaşım parmak ucunuzdaki bir hareketle mümkün olmaya başladı. Bunların yanında, bizim gibi toplumlarda düzeysizliğin, sığlığın ve yüzeyselliğin yaygınlaşması gibi bir hastalığın bulaşıcılığına kaynaklık ettiği de ortada.

NS/HE: En sevdiğiniz şiirlerinizden birisini bizimle/okurlarınızla paylaşmanız bizi sevindirecektir.

 

-Öpüldünüz Efendim adlı şiirimi buraya almak istiyorum:

buzul günlerinin çözüldüğü mevsimdi

şiirler gibi akıyordu ırmaklar

çekildi iğreti yollar ayaklarımızın altından

saat izmir sularıydı, öpüldünüz efendim

 

herkes bir başınaydı, nedense biz ikimizdik

sokaklar yalın ışıklarla yıkanıyordu

özlemin kabarmış köpüğü yüreklerimizde

saat izmir sularıydı, öpüldünüz efendim

 

sözcükler nereye kaçmışlardı öyle

neden susmalarla doluydu o uzun yürüyüşümüz

şehir mi ıssızdı, biz mi kimsesizdik

saat izmir sularıydı, öpüldünüz efendim

 

kanlı yaşantıları tanımıştık, sınanmıştı sevgimiz

eksik değildi yine de içimizden bulutları

kendi dallarımızı savurup kıran fırtınaların

saat izmir sularıydı, öpüldünüz efendim

 

kırgındı ömürlerimiz hiçbir şeyi değiştiremediğimizden

içten içe yaşadığımız pişmanlıklarla

kaç baharın gülü solmuştu yüzlerimizde

saat izmir sularıydı, öpüldünüz efendim

Balad Şiir Vakfı Hollanda  https://www.facebook.com/Baladsiirvakfi1
 

Kategori: