Kevser Atay ile Söyleşi/ Balad şiir vakfı

Edebiyat Bahcesi kullanıcısının resmi
‘’Şiirimin dili de evrensel ve insana dâhil olan her şeye dair.’’ Kevser Atay

 

NURAY SALMAN/HAYDAR EROĞLU: Anadolu Üniversitesi İktisat Bölümü mezunusunuz. Moda ve tasarımı ile ilgileniyorsunuz, kendi işinizin patronusunuz. Çeşitli gazetelerde köşe yazarı olarak "Kültür Sanat" sayfalarında röportajlarınız yayınlandı. "Sesin Patlar Tenimde" ilk şiir kitabınız, ikincisi  ise "Çıngı”. Kardelen Müzik-Şiir Grubu tarafından "Yılın Kardelen Şairi" ödülünü aldınız. "Demir Atlı Gringo" ve  "Belalı Aile" adlı filmlerde oynadınız. Edebiyatçılar Derneği Genel Sekreterisiniz. “Çıkmaz Bahçe" adlı şiirinizde "İçinden çıkılmaz bir bahçenin çocuğuyum ben" diyorsunuz. Nasıl bir evin nasıl bir bahçesinde (ya da tersi) geçti şair Kevser Atay'ın çocukluğu?

-Öncelikle çok teşekkür ediyorum, çocukluğumu merak eden duyarlı, içtenlikli sorunuz için.

Sanatın hemen hemen, kendimi ve içinden çıkamadığım bahçeleri sağaltan belirli dallarında: İşitsel,  Görsel, Dramatik olmak üzere varlık gösterdim. Resim, Edebiyat, Müzik, Sinema şeklinde de sıralayabilirim.

Çocukluğuma gelince, çocukluğum; incinmişliklerle, kendimi yeterince ifade edemeyişimin kırgınlığı, baskı altında tutan diktatör bir babanın içime saldığı amansız korku ile geçti.

Anneme sığındım: Onun sevgi ve tükenmek bilmeyen şefkatine, eğitime verdiği öneme, incecik kalbi olan ellerine bıraktım; ağrıyan, düşünen, anlamaya anlamlandırmaya çalışan başımı. Bana her defasında bir abla gibi davrandı aslında. Tek dostum, arkadaşım, sırdaşım o idi. Varlıklı bir ailenin çocuğu idim belli döneme kadar tabii. Daha sonra,  kırılma noktaları yaşandı o kendimize ait çok katlı malikânemizde. Orası bir sıradan haneye dönüşüverdi aniden. Bütün bunların sonucunda, ayrılıklar hükmünü sürdü ve babam bizleri terk etti! Benim haricimde iki erkek kardeşim var. Onlar henüz akılları erecek çağda değil idiler olup-bitenlere. Hem okumak, hem ailemi geçindirmek zorunda kaldım ben, evin aklı eren anneden sonra gelen küçük, ama erken büyümek zorunda bırakılmış ebeveyni olarak. 

Yalnız, en can alıcı noktası çocukluğumun iki kültür arasında parçalara bölünmesi oldu. Şöyle ki: Annem bir "Balkan", babam ise kökleri "Orta Doğu'ya" dayanan bir Arap (Yemen) göçmeni idi. Dolayısı ile Asya ve Avrupa bölünmesi yaşadım âdeta. 

Bu iki kültürün çatışmasında en son, tabiri caiz ise dilimi yuttuğumu anımsıyorum; sustum! Uzun bir müddet babaannem ve anneannem çok etkilemişlerdir beni bu karmaşık çatışkı döneminde. İkisi de beni seven iyimser insanlardı fakat babaanneme olan sevgim çok daha derinlikli idi. Çünkü,  çocukluğumda en çok köyümüzde O'nun şımartan, doyamadığım sevgisiyle, ilgisiyle, başka bir pencereden de hayata bakmamı sağlayan kültürel etkisiyle haşır neşir oldum.

İlk dini eğitimimi babaannem vermiştir meselâ, bunun gibi. Anneannem ise bir Balkan göçmeni, Atatürk'ün ülkemize kazandırdığı ve kendinin soy isimlerini verdiği, "Romanya'dan" ülkemize gelerek, Çanakkale/Gelibolu'ya yerleşmiş göçmenlerden. Çok aydın bir kadındı. Dedem ile evlenerek, Niğde'nin / Koyunlu köyüne, babaannemin tam karşısında bulunan bir taş eve yerleşiyor bu göçmen kızı ve dostlukları böyle başlıyor. Annem ile babam da bu şekilde karşılaşıyorlar o çocukluk dönemlerinde ve olgunluk çağlarında evleniyorlar.

 

Okuduğunuz üzere, karmaşık gibi görünse de bana ve şiirime çok şey kattı çocukluktan, yetişkinliğe adım attığım dönemler. İçinden çıkamayınca da bahçelerin, kendi yolumu çizdim ve evrensel bir bakış açısı ile varoluşuma devam ettim. 

Sanat beni uçurum uçlarından alıp, derin okyanuslara açılmamı sağlamış, özgürlüğümü yakalamamda etkin, en önemli faktördür. İçsel bir hürriyet kazandım ki, bunu sözcükler kifayetsizliğinden dolayı zor ifade eder. Arkadaşa ihtiyaç duyduğum zamanlar resim çiziyorum içinde arkadaşlar olan; boyutu bu derece engin anlayacağınız.  

NS/HE: Gökhan Cengizhan, ikinci şiir kitabınız Çıngı'nın arka kapağında sizin için şöyle diyor; "Çıngı'da erkek ya da kadın cinsine özgü, belli bir duyarlığa ve belli bir dile sığmayan, bu dar alanlardan taşan ve bu dar alanları yıkan, sonuçta insanı temel alan şiirler okuyacaksınız: Ayrıksı, keskin, sert… Çünkü "dünyalı" bir şair Kevser Atay; göğe kucak açıyor, toprağa inanıyor, ufka bakıyor... Yani büyük ve sonsuz olan ne varsa... Dopdolu bir şiir evreninde konuk olacaksınız Çıngı'da: Şaşırtıcı, heyecanlı, sıra dışı..." Cengizhan'ın bu değerlendirmesine mazhar olan bir şair olarak günümüz Türkiye’sinde 1980'den sonra yazılan şiiri öncesi ile kıyasladığınızda gelinen noktayı / yeri eksisi ve artısı ile nasıl buluyorsunuz, şiir nereye?

-1980 askeri darbesinden sonra 2000’li yıllara kadar devam eden bir sessizlik hükmünü sürdüğü için bazı edebiyat çevrelerinde bu dönem kayıp dönem olarak adlandırılır.

Öncesi doğu etkisinden, batı etkisine geçiş dönemi gözlemliyoruz şiirde. Milli Mücadele, Cumhuriyet dönemine geçiş sürecinde oldukça hareketlenmiş şiir ve yağmur bereketi getirmiştir adeta kurak topraklara. Bunlara örnektir: İkinci Yeniciler, Toplumsal Gerçekçiler, Garip Akımı, Yedi Meşaleciler, Maviciler, Beş Hececiler… Daha sonrası derin bir sessizlik hükmünü sürüyor ve pek de fazla ileri gidemiyor Türk şiiri. 80 darbesi ve sonrası süreç içinde durağan bir 9 yılı bu şekilde tükettiğini görüyoruz.

Daha sonrasında ise asıl can alıcı nokta; Marksist anlayıştan ve siyasi ideolojiden kaçınılması idi. Tabii bu durum korkudan ve darbeden kaynaklı doğal olarak. Eksisine değinir isem taklit bir "İkinci Yeni tıkanması" gözlemliyoruz: Özenti üslûp, dil kullanımı, özgünlükten yoksunluk ve estetik anlayıştan uzaklaşma hâkim. Artısı ise Türk edebiyatını bütün hali ile ele alarak parçalanmayı toparlamaları ve dergiciliğin de önem kazanması.

Şiir nereye? sorusuna ve sevgili Cengizhan'ın benim şiirlerime çok inandığını her seferinde vurgulamış olmasına gelince de: Kendi kurmuş olduğum ve hiçbir şaire, şiirine hayranlık beslemediğim bir özgünlük, zihin akışı, estetik anlayış, dil, üslûp, düş gücü ve bütünlük söz konusu elbette şiirlerimde. Övgü ve alkış da beklemiyor şiirim ayrıca bazı edebiyat(!) çevrelerinden. Şiir, pek tabii ki insanı kaybetmiş olsak da, ölüler içinde diri kalacak yerde durmaya devam edecek. Devamlı şikâyet eden şiir ve şairleri elenecek zamanla bana kalırsa, kişisel fikrim bu.

 

NS/HE: Gerek Dünya edebiyatının gerekse Türk edebiyatının günümüze kadar gelen en ünlü ve en değerli ürünlerine baktığımızda en temel izleklerden birinin aşk olduğunu görürüz. Edebiyat ve aşk… Nasıl tanımlarsınız?

-Divan şiirinin işlediği duygu ve konu bakıldığında genel olarak, aşk üzeredir: Aşk, Âşık, Mâşuk, Rakip Ve Zahit biçiminde. Eski Türk edebiyatı bunu çok iyi benimsemiş ve işlemiştir. Gazellerin ana teması aşk, mesnevilerin dahi kalemleri aşkı yazmıştır. Genelde iffetini muhafaza eden bir platoniklik şeklinde ele alınsa da tensel zevkin, hazzın tadından da mahrum bırakmaz (Nedim’in şiirleri buna en çarpıcı örnektir) Hatta Fuzûli geliyor aklıma: "Aşk imiş her ne var âlemde / İlm bir kıyl u kâl imiş ancak.” (Dünyada ne varsa aşktan ibaretmiş. İlim, sadece dedikodu imiş.)

Aşkın hem bize yol göstericilik edip, hem yönümüzü, yolumuzu şaşırtan gücü nasıl inkâr edilir ki? Dünya edebiyatının da elbette ki temel izleklerindendir aşk ve nice romana, öyküye, şiire konu olmuştur.
Çok sıradan şiirlere dahi konu olsa da, Henrik Nordbrandt: "Aşk şiiridir bütün şiirler" diyor. Çünkü edebiyatın kendisi başlı başına bir aşk. Aşkın o evrensel gücü tüm ilkelliği ile sarıyor, tutku ile tutsak ediyor insanları aslına bakarsanız. Tanımım ise: Canlılar ölümlü, aşk ölümsüzdür!

NS/HE: Çok okuyan ( az yazan?) bir şair olduğunuzu biliyoruz. Bir şair için okumanın kişiyi hayata karşı daha donanımlı kılacağı gerçeğinden hareketle  okumayanın, şiir hakkında düşünmeyenin, şiirin geçmişini bilmeyenin el yordamıyla şair olabileceğine inanmayacağınızı da düşünüyoruz, bu bağlamda okumalarınızın size ne/ler kattığını, başucu şairlerinizi, yazarlarınızı öğrenmek istiyoruz?

-Bu çok doğru, "okuyan, az yazan" bir kişiyim! Fakat bu noktada ince bir ayrıntı var, şöyle ki; okuduğunuzu hazmedebilme yeteneğine sahip değil iseniz, okuyor ya da okumuş olmanın hiçbir manası yok. Evvela okuduklarınızı sindirmeniz gerekir. Öğretmen iseniz öğreniyor olmaya devam etmeniz gerektiği gibi öyle değil mi?! Nasıl ki gıdaya ihtiyaç duyuyor bedenimiz ve onu sindirmemiz gerekiyor fayda sağlayabilmek için bu da ona benzer. Düşünce gücünüz ile bunu başarabilirsiniz. Değilse, sisteminizi bozar ve pek çok gereksiz bilgiye sahip olursunuz, teorik bilgiye yani. Oysa yaşamak düşünceden geçer, bir kitabı sindirmek de, okumak da öyle. Bu bağlamda, sorunuzun yanıtı da net olarak ortaya çıkıyor. Elbette ki şiir hakkında düşünmeyenin ve şiirin tarihini bilmeyenin "Şair" titr'ine sahip olması düşünülemez. Yalnız burada da ince bir detaya değinmek isterim; kendinden ziyade, şiiri şair olmalıdır kişinin! Günümüzün en büyük handikap'ının bu olduğunu düşünmekteyim üstelik.

"Dünya Edebiyatı" ağırlıklı okurum genelde ben ve çoğul olarak başucu kitaplarım olmaz, tek bir kitabım vardır o da Arthur Schopenhauer'dan başkası değil. Benim nazarımda, okumanın, çöle bir katrelik "Kaktüs" olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Bu tadımlık doyum ile yazılmalı ki şevk olsun/aşk! Bana katkısı okumanın budur.

NS/HE: Cemal Süreya “Şairin hayatı şiire dair” diyor. Bu bağlamda siz neler söylersiniz?  Şiiriniz dışında başka türde yazılarınız var mı ya da başka türde yazmayı düşündünüz mü?

-Bu bağlamda ne çok şey söylenir fakat ben kendime yakışanı yapacağım her zamanki gibi ve yalın üslup ile açıklayacağım:

"Şairin hayatı şiire dâhildir " Cemal Süreya, aforizması, durduk yere söylenmiş beylik bir söz değildir; gayet bilinçli ve yaşanmış bir sözcükler bütünü cümle kurgusu. Şiiri ve hayatı düzyazıda aramış bir değer çünkü çok sevdiğim Süreya. Her şairin hayatı şiire dâhil değildir, dâhil olanlar benim nazarımda da gerçek şairlerdir! Sevgili Süreya, dâhil olmak üzere dört isim sayabilirim hatta size. Bu isimlerden ilki Ece Ayhan, ikincisi Turgut Uyar, Üçüncüsü Attila İlhan, dördüncüsü de Edip Cansever'dir. Fakat gene incelikli bir düşünce ile bunu yapmalı şair; yaşadığı toplumu, çağı, çevresini şiirine dâhil etmeli. Bu incelikten mahrum bırakmaz ise kendini bencil eylemden de kaçınmış olur! Cemal Süreya, içtenlik ve samimiyetten yana bir şair olarak bu konu hakkındaki düşüncelerini 1993 yılında kaleme aldığı bir köşe yazısında da net olarak belirtmiştir zaten. Bana gelince, şiirim dışında başka yazılarım var elbette ve ikinci şiir kitabım olan Çıngı'dan sonra, toplu şiirlerimin yer alacağı bir seçki düşünüyorum. Onun haricinde "Nesirler" ile devam edeceğim.

 

NS/HE: Edebiyatçılar Derneği Genel Sekreteri olarak (da) Türkiye'nin (doğu - güneydoğu gibi ) en ücra köşelerine gidip geldiğinizi biliyoruz. Bu yolculuklar şiirinize nasıl yansıdı ya da yansıyacaktır, bir derviş geziyorsa dağlarınızda, bir at koşuyorsa içinizde?

-Benim, şiirlerimde dillendirmiş üzere olduğum gibi, hakikaten tabiri caiz ise bir derviş geziyor dağlarımda ve bir at koşuyor içimde; yabanıl iklimlerde yaban! Bundan dolayı "doğu" ve bundan dolayı yine, anı dolu, Ana/dolu çocukluğum.

Evet, yurt için yurdun doğusuna gittim! Projelendirmiştim çünkü
Doğu illerimizi kapsayan, geniş ve evrensel bir bakış açısı ile bütünlük kazandırdığım bir "Barış" çağrısı idi sorunsal'ım! İlk ayağını Hakkâri/Yüksekova'da gerçekleştirdik bana ve fikirlerime değer veren gönüldaşlar ile. O isimler değerli aydınlardır: Gökhan Cengizhan, Sabri Kuşkonmaz, Müştehir Karakaya ve Servet Üstün Akbaba.

Sevgili Gökhan Cengizhan ile birlikte kaleme aldığımız evrensel duruş yeterli ve söz söylemem başka üzerine:

"Bizler, edebiyatçılar, savaşın ve şiddetin yaşanmadığı, hatta hiç olmadığı bir dünyaya, bir ülkeye, bir topluma inanırız. Her türlü siyasal sorunun barışçıl yöntemlerle, barışın diliyle çözüleceğine dair inancımız büyüktür; düşüncelerimizi bu uğurda dile getirir, kalemlerimizi bu uğurda kullanırız.
Türkiye toplumu, ülke insanlarının, birbirleriyle kıyasıya çatıştıkları kanlı bir döneme, bir kez daha girmiş durumdadır. Her düzeyde karşılıklı şiddetin son bulması, silahların sonsuza dek susması, akan tek bir damla kanın bile durması, bizlerin, hem dileğidir, hem önceliğidir.

Ülke genelinde yaşanan çatışmalarda, yalnızca silah kuşanan ya da silah kullanan, dolayısıyla yarını, umutları silahla karartılan gencecik hayatların kaybından değil; çatışmaların tam orta yerinde, her kökenden ve her inançtan sivil hayatların kaybından da derin bir üzüntü duymaktayız.
Hiç unutmayalım ki, insan hakları söz konusu olduğunda, en büyük insan hakkı; yaşama hakkıdır! Bir tek insanın bile, hangi amaçla ve hangi yolla olursa olsun, yaşama hakkının elinden alınması, yaşama hakkının son bulması, ne onaylanabilir, ne savunulabilinir bir durumdur.

Ülkemiz, kendi öz insanlarını kuşatan şiddet sarmalından mutlaka çıkmalıdır. Demokratik yollar ve yöntemler, her koşulda, sabırla deneyim edilmeli; çatışmayı kutsayan, ölmeyi ve öldürmeyi yücelten, dirliği ortadan kaldıran her türlü söylemden, her türlü eylemden, hem özenle kaçınılmalıdır, hem derhal vazgeçilmelidir. Çok açıktır ki, ne şiddetin kahredici diliyle, ne zorun yok edici araçlarıyla, toplumsal barışın sağlanması olanaklıdır.

Bizler, edebiyatçılar, tarafların hangi birinden yükselirse yükselsin, yalnızca ayrımcılık doğuran, yalnızca nefret saçan, kışkırtıcı ve itici bir dili dağarcığında tutan tek bir açıklamayı, tek bir tümceyi, tek bir kelimeyi bile duymak istemiyoruz, tam tersine, tüm tarafları önceleyebilecek ortak akılla, ortak vicdanla, ortak duyarlıkla yol alabilmeyi öneriyoruz.

Evet, dertliyiz, kederliyiz, acılıyız, fakat inanıyoruz ki bu ülke insanlarının kardeşlik, eşitlik umutları, bir arada olma ve bir arada yaşama adına, hayata bağlılıkları, asla körelmemiştir, asla kararmamıştır. HEMEN BARIŞ!"

Şiirimin dili de  evrensel ve insana dâhil olan her şeye dair.

NS/HE: " Sıkışmak için köşeler, bilir " diyorsunuz "Yalnızlık Bilir" başlıklı şiirinizde. Üretken şair yalnızlığı mı bilinen yalnızlık, nasıl bir şey kendinin sıkıştıranı olmak, köşeler bilmek, sıkışmak için?  Köşeler sıkışmak içinse, bilinen?

-Sıkışacağı köşeleri iyi tespit etmiş, belirlemiş bir şair sıkıştığı köşelere katiyen şaşırmaz. Bu noktada vasfına hâkim bir şair kişinin matematik anlayışını da derinlikli kavramış olduğunu gözlemlersiniz. Kendini kendinden iyi kim bilir değil mi?! Herkesin her bireyin yalnızlık anlayışı farklıdır. Yaşamın içerde durduğunu söylerim ya ben her daim, bu durağanlıkta mı yaşıyor, yok değil ise dışarıda akan zamanda mı şiir damıtıyor? Hayatta yaşanmaz, çünkü akılır, akan olduğu için. Yalnızlık, anlayışı da bu bağlamda değişir pek tabii ki. Yalnızlık, çoğul bir kavram aslına bakarsanız, tek başınalığı endemik kişi tercih edebilmiştir! Ben, tek başınayım. İçeride yaşıyor, dışarıda akan zamanda şiir damıtıyorum. Bildiğim köşelere sıkışıyor, bilmediğim köşelere şaşırmıyorum. Şiirimin finali de düpedüz açıklıyor bunu: "Toprak verimli / Orman genişler / Sen daralırsın / -Sıkışmak için köşeler, bilir-" diyor.

NS/HE: Görüldüğü gibi, çok sayıda şiir ve edebiyat dergisi çıkıyor ve genç şairler varlığını gösteriyor. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Kısacık bir yanıt size: Çıkan çoğu dergiyi edebiyat dergisi olarak görmediğim gibi, çoğu şair (!) oldurulmuşu da çıplak göz ile baktığım ve güneşin de sönücülüğüne şahit olduğum için, inanç ile kamaşmış gözümün gündüz yanılgısı teselli etmiyor beni. Hafif kısık, acımış g/öz misali hafif bakabiliyorum.  Çözüm üretmeyeceğim bu hususta. Kendileri doğal olarak yok olacaklar dolayısı ile.  Varlık sürdürmesini temenni ettiğim ve bunun için hiçbir mücadeleden de kaçınmayacağım dergiler ve genç soluklar yok değil elbette.

NS/HE: “Coğrafya kaderdir" demiş düşünür, gezip gördüğünüz yerlerden çok önemli izlenim ve şiirsel hammadde ile dönmüşsünüzdür ki eminiz, bize çok ilginç bulduğunuz sizi etkileyen bir/ iki anınızı anlatır mısınız?

DÜNYAYI SEVDİM

“Yabandım belki biraz

Bir coğrafyada atıldı tohumum

İçinde barındırdığı renkler, sesler, diller ile

Ayrıksı otlar gibi kenar büyüdüm

Mensubu değildim "biricik" ulus'un

Labirentinde kaybolmadım "tek" düşüncenin

-Ben, dünyayı sevdim-“

İkinci kitabım olan Çıngı'da bulunan bu dizelerim açıkça ifade ediyor sorunuzun yanıtını sanırım. Anılarıma gelince, tek bir anımı unutmuyorum. Rüyalar da anılardan sayılır değil mi? Rüyamda Diyarbakırlı bir genç kız ile konuşmuştum onun kekik kokan dağlarında ve bunu da şiir ettim gene Çıngı'da yer alıyor "Diyar" başlıklı şiirim. Bana demişti ki: "Senin kaderin kent, oysa dağlısın, hür…" Dünyaya hep dağlardan bakıyorum sanki; zirveden yeryüzüne iniyorum, zirveye tekrar tırmanmak için. Düz patikalar, ovalar kesmez beni. Dünyaları soluyorum, açarak!

NS/HE: Sizin Küstüğünüz, bütün umudunuzu yitirdiğiniz ve artık beni kimse anlamayacak dediğiniz zamanlar oldu mu? Şiirinize nasıl yansıdı bu?

-Umudumu yitirdiğim oldu, ama beni kimsenin anlamasını özellikle istemedim. Bu bana tutsaklıkmış gibi geldi her zaman. Yeterince anlar iseler anlamlandıramazlar ve hayranlığın bittiği noktada aşk da biter. Pek azı bilir bunu, hayata ve insana dair ince ayrıntıdır. Şiirlerime oldukça fazla yansıdı. Çok nadir insan şiirlerimi anlamlandırabiliyor ve o yüzden nicelik yerine, nitelik peşinden koştu şiirlerimin. Affediyorum ben, bu en acı şeydir, en çok acıtan! Kendimi de bağışladım çoğu kez ve çok kanattım acıtarak kendimi.

NS/HE:  ‘‘Çıngı’’dan sonra yeni şiir hazırlıkları var mı? Şiir nasıl oluşuyor sizde? Bir hazırlık süreci gerekiyor mu?

-Hazırlık süreci olanın şiiri olmaz. O hazırlandığı olgunun beklentisi içindedir ki, en büyük yanılgı!

Yalnız şiirime dair, nasıl yazdığıma istinaden ipuçları vereyim: Zihnimde, senaryomu oluşturuyor, sahnemi kuruyor, figüransız oynuyor ve en son ağlayarak söylüyorum kapanışı. Muzip gülüşlerim de oldu çoğu zaman. Konuşarak yazan bir kişiyim genellikle. Hiçbir ön hazırlık da yapmıyorum bunun için. Bir anda olup bitiyor her şey. Anlardan ibaret hayat denilen şey ve her doğmuş olanın başına gelmiş. Bu bilinç ile anlarımı derhal değerlendiriyorum; Şiir kalbimin, aklımın kapısını çalmış ise o noktada aciz'im. Çıngı'dan sonra toplu şiirlerimin yer alacağı son bir seçki düşünüyorum.

NS/HE: İnternetin şiire yararı ya da zararı var mıdır?  Şiir ve internet hakkında düşünceleriniz nedir?

- İnternet, doğru kullanılır ise bir avantaj, değilse pespayelikten öteye geçmez ve sizi küçültür. Genellikle bilgi toplamak için kullanırım ben. Onun haricinde düşsel bir dünya ve şiire fayda sağlayabilir, zararı olduğu kadar. Yalnız, kesinlikle insanın ilkelliğinden yanayım, teknolojik modernizm onu bozar dikkat edilmez ise. Bir de zamanı doğru kullanmak ve israf etmemek gerekir internet başında; boşa harcanmış zaman dönüşümsüz çünkü ve bu çok yaralar. En acısı da ön yargılara maruz kalıyorsunuz; sizin bilmediğiniz kendinizde var olmayan gereksiz, yetersiz, tamamen kurgu ve hayal dünyası oldukça gelişkin hatta ileri seviyede obsesif, şizofren kişilikler tarafından yaftalanmanız da yüksek derecede mümkün. En önemlisi de eşitlik yok bu ortamda, dilediğiniz kişiyi kabul eder, dilediğinizi elersiniz tamamen iktidar sizsiniz ve iktidar sahibi olmak oldukça kötü! Pek çok kırgınlık da buradan kaynaklanıyor, dostluklar bozuluyor. Bıçak üstünde yürümek gibi adeta. Çok dikkat etmek gerekir!

NS/HE: En beğendiğiniz şiirlerinizden birisini bizimle / okurlarınızla paylaşmak ister misiniz?

Bütün şiirlerimi önemserim ben çünkü en kötüsü de bana ait benden olduğu için fakat ilk yapıtım olan “Sesin Patlar Tenimde” isimli kitabımdan birden fazlasını beğeniyorum, onlardan bir tanesi:

Annem Anlatıyordu Masal

“sonra o her şeyi çok bilen amcalar
devirdi masaları
babamı vurdular.

çok uzak ülkelerde gökyüzü var
orada mutlu kuşlar ve kızlar
gerçekten, diyordu arada 
ters gidiyordu bir şeyler
neden desindi ki yoksa, gerçekse
iki de bir bölünüyordu masal

yüzüne takılınca gözüm,
bir çift turna ağlar gibi bakıyordu
böyle masal mı anlatılırdı
içim dayanmıyordu anneme
sırf o üzülmesin diye dinliyordum
bir türlü bitmiyordu masal

babam, boylu boyunca uzanmış
gözleri tavanda, tek bir noktada
çocuk aklım, annemin anlattığı kuşlarda,
mutlu kızlarda

hep bu yüzden kızıyorum anneme;
masal dinlemekten, çinçan oynayamadım

-büyüyemedim ben, kuşlara aldanmaktan-“

Balad siir vakfi
 

Kategori: