Nietzsche Haus

İsmail Güner kullanıcısının resmi
Her ay iş için aylık abonnement alıyorum. Her yılın temmuz ayında kaldığım Graubünden Kantonu’nda BÜGA yarı fiyata düşüyor ya, benim de elime fırsat geçmişti.

10 Temmuz'da abonemin süresi bitince yenilemek için en yakın istasyona gittim. Hem işe gitmek için hem de hafta sonları geziye çıkarım düşüncesiyle yarı fiyatına BÜGA aldım. Hafta içi her gün tren ve otobüsle işe gidip geldim. Arada kontrol memurları geldiğinde cüzdanımın naylon kaplamasına koyduğum abonemi çıkarıp gösteriyorum, onlar da bakıp gidiyorlardı.
Bu sabah iş yerine şefim geldi. Aramızda sohbete başladık. Konu ulaşımdan açıldı. Cüzdanımın arasına koyduğum abonemi çıkarıp gösterdim ona. Baktı:
      "İmzalamamışsın!” dedi, “İmza atman lazım!"
       İmzalamayı unutmuşum. Bir kalem bulup imzaladım. Şef de:
     “Kolay gelsin,” diyerek ayrıldı yanımdan.
      Hafta sonuydu.  Pazar günü hava güneşli olacaktı. Sabah erkenden kalktım. Sırt çantamı hazırlamaya koyuldum. İçine yiyecek ve içecek şeyler doldurdum. Yanına da küçük bir termosa çay koydum. Her ihtimale karşı da yanıma ince bir hırka aldım.
      Geçen sene yoğun yağmurdan dolayı gezemediğim Engadin çevresini ve Sils - Maria'daki Nietzsche Haus müzesini görmek için ilk trenle yola çıktım. Saat dokuz olmuştu. Sırt çantamdan termosu çıkarıp kendime bir çay doldurdum, yanına da yiyecek şeyler çıkardım. 
      Bir genç çift geçip karşıma oturdu. Tren Tiefencastel İstasyonu'na varmak üzereydi. O sırada telefonum çaldı. Görüntü çekeyim diye selfiye çubuğuna monte ettiğim telefonumu çantadan çıkarıp -trafik polisin dur işareti yaptığı gibi- kulağıma götürüyordum ki Tiefencastel'de inmek için yerinden yekinerek kalkan çift, bu halime bakıp gülmeye başladı.
 
 
      Tren, doğal güzellikleriyle ünlü Bergün ile St. Moritz arasındaki vadiler arasında yol almaya devam ediyordu. Vadiler ilkbahardaki gibi yemyeşildi. Kompartıman penceresini aşağıya çekerek bu muhteşem güzellikteki vadiler arasında bulunan tünellerden yol almayı, heyecanla geçilen viyadükleri minik köy istasyonlarını ve balkonu çiçek saksılarıyla süslenmiş ahşap evleri izlemeye koyulmuştum. 
      Uzun boylu, esmer, ayağında topuklu ayakkabıları olan, mini etek giymiş bir kadın bilet kontrolü yapıyordu. Abonemi çıkarıp gösterdim. Bakıp geçti hemen.
       Tren vadiler arasında viyadükleri ve tünellerden geçerek yoluna devam ediyordu. Tren St. Moritz İstasyonu'nda durunca indim. Hareket etmek üzere olan otobüse yetiştim. Şoföre Nietzsche Haus'a giden otobüsü sordum. Şoför ön koltukta oturan kadın yolcuya dönüp Romanşça diliyle konuşmaya başladı. Ardından bana:
“Bir sonraki otobüse bineceksiniz,” diyerek hareket etti.
      Beş dakika sonra posta otobüsü geldi. Gideceğim yeri sordum. O da bilmiyordu. Siması İsviçrelileri pek çağrıştırmıyordu zaten. Daha çok İtalyan’a benziyordu.
      "Maloja'dan beri hani…" diyorum ona.
      "Geç otur, Sils Maria Postane Durağında otobüsten indiğinde sorarsın," diyor bana.
      Otobüstekilere dönerek seslendi:
“Birazdan gelecek yolcuları da almak için biraz bekleyeceğim,” dedi. Çok geçmeden geldiler zaten. Gölün kenarındaki yoldan ilerlemeye başladı otobüs.  Karşı yamaçlarda kar görünüyordu hâlâ… Yükseklerden akan şelale suları çağıldayıp aşağılara düşüyordu…
 Postane durağında indim. Sokaklar pırıl pırıl tertemiz. Az ötede hediyelik satan küçük bir dükkâna girdim. İçerde orta boylu, kumral saçlı, çakır gözlü genç bir kız duruyordu. Kıza "Niçe Haus" der demez tarif etmeye başladı hemen. Kapı önünde duran reyonda bir kartpostalı alıp Niçe'nin kaldığı evi gösterdi ayrıca. Kıza teşekkür edip ayrıldım oradan. Beş yüz metre ilerde Nietzsche Haus levhasını gördüm. 67 numaralı kapının üstünde, üzerinde Friedrich Nietzsche'nin 1881 - 1888 yılları arasında yaz aylarında burada kaldığını yazan mermer duvara asılıydı. Ziyaret saatine daha çok vardı. Evin önünde bir aslan heykeli, sağ tarafında kanatlarını açmış bir kartal ve bir yılan heykeli duruyordu. Evin sol tarafında ise yukarıya ormana çıkan patika yolu gösteren bir tahta levha duvara çakılmıştı. Yokuş dikti.  Ayağımdaki sandaletten ötürü yokuşu tırmanmaktan güçlük çekiyordum. Sonunda tepeye vardım.  Püfür püfür yel esiyor, yüksek oksijen insanın başını döndürüyordu adeta.
       Az ötemde ahşaptan yapılmış bir bank görünce biraz soluklanmak için oturdum. Doğayı dinliyor ve etrafımı seyre daldım. Orman insana huzur veriyor nedense. Etrafımda rengârenk güzel kanatlı kelebekler uçuşuyor, çekirgeler oradan oraya zıplıyordu. Sırt çantamdan çıkardığım muz ve elmayı mahzun bir biçimde yemeye başladım.
      Derken kalkıp yoluma devam ettim. Alp İsketesi daldan dala konup ötüyor. Üç tarafa ayrılan bir patika yol kavşağına gelince sağdaki patika yola saptım. Yarım saat kadar yürüdükten sonra aşığa indim. Balkon korkuluklarına rengârenk çiçek saksıları asılmış, duvarlarında çeşitli renkle yazılmış yazı bulunan eski bir restorana gittim. Restoranın üç tarafı açık, renkli brandalar altına da minderli sandalye ve masalar konulmuştu. Oturup bir şeyler içmek için kendime yer seçtim. Geleneksel giysiler içinde bir kadın garson karşıma geçip dikildi. Kendime bir kahve ısmarladım. Bir yanda kahvemi içerken bir yandan da karşıda turist kafilelerini gezdirmek için omnibus (atlı araba) yanında durup elindeki telsizle konuşan sürücüleri izliyordum. Biraz dinlendikten sonra restorandan ayrılıp omnibus sürücülerinin bulunduğu yere yürüdüm. Peşim sıra birkaç kişi daha geldi. Bir omnibusun ücretini ödedikten sonra sürücü atları göl kenarına doğru sürdü. İskelede omnibustan indim.
      Göle doğru uzanan iskelenin ucunda bekleyen motorlu tekneye yürüyordum. Masmavi gölde motorlu kayıklar bir uçtan diğer uca turist taşıyordu. Güneş ışınları su yüzeyine vurdukça göl ışıl ışıl parıldıyordu. Yerli ve yabancı insanlar kafileler halinde gölün etrafında geziyorlardı. Sadece gidiş ücreti ödeyerek tekneye bindim. Yaklaşık on kişi kadar vardık. Gölün diğer tarafına iskeleye yanaşan kayıktan indim. Gölün yamacında büyükçe bir kar kürtüğü görünüyordu.
      Derken yoluma devam ettim. Balya yapılmış otların arasında bir yol kavşağına vardım. Stabilize yoldan asfalt yola sapmaya çalışıyordum ki siyah, irice bir köpek hızla yanımdan geçip gitti. Sanki sahibini kaybetmişti. Asfalt yola geldiğimde yolun solundaki kanalın üstündeki tahta köprüden karşı tarafa geçmeye çalışan birkaç yaşlı gördüm. Yaşlı kadın tahta korkuluğa elerliyle yaslanıp başını aşağı doğru eğince hasır fötr şapkasını suya düşürdü. Koşup akıntıya kapılan şapkayı selfie çubuğu ile yakalayıp yaşlı kadını sevindirmek istedim bir an. Sonra selfie çubuğum ıslanırsa fotoğraf çekemem endişesiyle vazgeçtim.
     Müzenin açılış saati yaklaşmıştı. Benden önce üç kişi daha gelmişti. Giriş ücreti ödeyip tek tek bölümleri dolaşmaya başladım. İçerde kesif bir koku geliyordu. Tabanı tahta olan odaları gezerken gıcırtı sesleri çıkıyordu. Bu da beni huzursuz ediyordu. Camekân arkasında çeşitli dillerde yazılmış orijinal el yazmaları; raflarda ciltlenmiş eski kitaplar, Niçe'nin çeşitli tarihlerde çekilmiş çocukluk resimleri, altına tarih notu düşülmüş yakınlarının ve dostlarının fotoğrafları, heykeli vs…
      En çok dikkatimi çeken yatağı ve içindeki öteberisi oldu. Odanın tam ortasına yıpranmış küçük desenli bir halı serilmişti. Duvara sıradan bir ayna asılıydı. Tahta ahşaptan yapılmış yatak üstüne siyah renk bir yatak örtüsü, onun üstüne de yarımay şeklinde beyaz bir alçıtaşı duruyordu. Hemen yanında kenarları ağaç desenli sıradan bir sofa, köşede bir tahta masa ve iki tahta iskemleyle masa üstünde çinko bir tepsi ile bir sürahi vardı. Bazı oda kapılarında privat (özel) yazılıydı. Onların dışında hepsini tek tek gezdim. Çıkış kapısına gittim. Bilgisayarın başında duran adama:
      "Niçe, yaz aylarında bu evin hepsini mi yoksa bir bölümünü mü kiralamıştı?" diye sordum.
      "İçindeki eşyalarla birlikte sadece yatak odasını kiralamıştı," dedi adam.
      Teşekkür edip dışarı çıktım. Doğruca otobüs durağına gittim. Otobüse atlayıp istasyona vardım. Hareket etmesine birkaç dakika kalan trene zor da olsa yetişmiştim. Orta kompartımana geçip boş bir koltuğa kendimi bıraktım. Günbatımı ağarmadan dönüş yoluna koyulmuştum böylelikle. Şapkalı, sportif, orta yaşlı bir kadın karşıma geçip oturmak için benden müsaade istedi.
      “Buyurun, oturun,” dedim gülümseyerek. İki duraktan sonra sarışın, genç bir kız bulunduğum kompartımanda bilet kontrolü yapıyordu.
      ‘Kontrolcü şimdi gelip tebessüm ederek aboneme bakıp gidecek,’ diye düşünüyordum.
       Cüzdanımı çıkarıp abonemi gösterdim. Kontrolcü kız uzun uzun baktı:
      "Bu BÜGA gelecek ay için geçerli," dedi.
      "Ne!” dedim şaşalayarak, “Ama bu aboneyi biletçinin kendisi verdi bana!"
      Birden bir ter bastı beni.
      "Yanlış tarih!" diyerek sırtındaki çantayı açmaya çalıştı.
      "Üzerimde şu an yeterli miktarda para yok!" diye cüzdanımı açıp gösterdim ona.
      Kontrolcü bir karşımdaki kadına bir bana baktı:
      "O halde yarın bilet gişesine gidip değiştir bu aboneyi; yoksa bir dahaki kontrolde kesin ceza yersin!” diyerek abonemi geri verdi bana.
      Rahat bir nefes aldım. Yüzümdeki ve boynumdaki terimi sildim.
      "Tam bir hafta boyunca işe gidip geliyordum; bir sürü kontrolcü baktığı halde neden hiçbiri fark etmedi, üstelik şefim, 'imzalamamışsın' diye beni uyardığı zaman, imza attığım halde neden hiç fark etmedim?" diye kendi kendime söyleniyordum.
      O sırada tren, 19 km uzunluğundaki Vereinatunneli'ne girdi. Yorgundum. Uyukluyordum. Trenin raylardan çıkardığı takur tukur seslerinden ötürü arada bir uyanıyor ve tekrar dalıyordum.
      Nihayet tren tünelden çıkmış, varacağım yere az kalmıştı. Gün batmadan eve gelmiştim. Bizimkiler akşam yemeğini yemiş, benim için de masaya tabak, kaşık ve çatal konulmuş; yürüyüş yapmak için dışarı çıkmışlardı.
      Önce bir duş aldım. Sonra oturup yemeğimi iştahla yiyerek karnımı bir güzelce doyurdum. Abonemin tarihi için endişeliydim hâlâ... ‘Yarın ilk işim abonemi değişmek olacak!’ diye düşünüyordum.
      Sabah kalkıp elimi yüzümü yıkadım. Bir bardak su doldurup tabletlerimi içtim. Aldığım tabletlerden yarım saat sonra yemem için iki dilim ekmek arasına peynir dizerek jelatine sarıp tren istasyonuna gittim. Şehir merkezine giden trene bindim. Bir problem çıkar diye endişe ediyordum hâlâ. Şansıma kontrolcü yoktu. İstasyonda bilet gişesine baktım, açılmamıştı henüz. “Öğlene değiştiririm,” diyerek iş yerine kadar yürüdüm. İşimin başına geçtim ama aklım biletteydi. Zor ettim paydosu.
     Bu kez kestirme yoldan istasyona yürüdüm. Sıramı bekledim. İsviçrelilere pek benzemeyen gişede duran biletçiye çat pat bildiğim Almancamla geçen hafta aldığım abonemin tarihini yanlış verdiğini anlatmaya çalışıyordum. Adam verdiğim abone kartının üzerine kırmızı kalemle bir çizik attı. Yenisini düzenleyip verdi. Üstüne de yüz on beş frank sayıp verdi.
      "Bu para... ?" diyerek şaşkın şaşkın bir paraya bir de adama bakıp durdum.
      "Bu ayda yarı fiyat…" diyerek sıradakine baktı.
      İnsanlar daha fazla beklemesin diye öte tarafa çekildim. Dışarı çıkıp eşimi aradım hemen.
      "Biletçi abonemi değişti, üzerine de yüz on beş frank verdi… Yanılmıyorsam geçen hafta aboneyi yarı fiyatına almıştık?" diye sordum.
      "Ben her ay senin aldığın abone parasını sana verdiğimi hatırlıyorum…”
      Şimdi ne yapayım peki?"
      "Götür parayı geri ver adama."
      Arkama dönüp baktım yerinde yoktu adam.
      "Adam yerinde yok! Kapalı kartını asmış. Aha tekrar geldi."
      "Hemen git geri ver. Kapatıyorum, işim var!"
      "Dur kapatma; Cemo'ya ver telefonu, o anlatsın adama!"
      Adama para sayıyordu. Gişenin önünde dikildiğimi görünce: 
      "Kapalı yazıyor, görmüyor musun? “ dedi azıcık da sitem ederek. Baktığımı görünce yumuşadı:
      “Yan taraftaki açık gişeye gidin, lütfen!" dedi.
      "Bir saniye…" deyip telefonu uzattım ona.
      Oğlum detaylı bir şekilde izah ettikten sonra adam parayı alıp hemen kasaya koydu, telefonu da bana geri verdi. 
      "Tamam, mı Cemo?" diye sordum oğluma.
      "Parayı verdiysen çık gel!" dedi sinirli bir şekilde.
      Oğlumun neden bu denli sinirlendiğini anlayabiliyordum.   Biletçi benden parayı almıştı ama ne oğluma ne de bana teşekkür etmişti.
      Trene binmek için kalkış peronuna gittim.
      "Geçen hafta farkında olmadan yarı fiyat olan abone ücretini fazladan mı ödedim acaba?" dedim kendi kendime.
      İçime bir kez kurt düşmüştü.
      "Neyse artık,“ diyerek eve gitmek için gelen trene bindim.

 İsmail Güner

Kategori: