Dönülmez Akşamın Ufkundayız / Arzu Bahar

Edebiyat Bahcesi kullanıcısının resmi
Orkestra, “Dönülmez Akşamın Ufkundayız”ı girdi mi, müdavimler anlar gecenin sonunun geldiğini. Patron dişlerini sıkarak bakar sahneye. Aman! Kimin umurunda. Hayvan herif ne anlar sanat müziğinden. Milleti şakır şakır oynatacağız diye imanımız gevredi şurada. “Âlem güle oynaya gidiyor evine, bizden çıkanlar salya sümük” diye söyleniyor her akşam.

Ben de bıkmadan, her akşam “Dönülmez Akşamın Ufkundayız”ı söylüyorum. Kov ulan! Bu şarkıyı söylüyorum diye kov beni sıkıyorsa. İncir çekirdeğini doldurmaz sebeplerle kapının önüne koyuldum bir sürü yerden, bu sefer hiç değilse “Prensip meselesi yüzünden kovuldum” derim. Prensip meselesi! Vay! Fiyakalı oldu ha! Dur, kovarsa böyle söyleyeyim sağda solda. “Son şarkıyı beğenmediği için kovdu beni şerefsiz. Prensip meselesi kardeşim, son şarkı ‘Dönülmez Akşamın Ufkundayız’ olacak işte. Ben Müzeyyen Senar’ın anısına söylüyorum bir kere o şarkıyı. Saygı şeysinden yani. Nasıl da söyler ama! Çay içerken dinlesen, sarhoş olursun.”
Herkes şaşkın ördek gibi kaldı pistin ortasında. “Ankara’nın bağları daaa büklüm büklüm yolarııı” diye hoppidi hoppidi göbek atıyorlardı bir dakika önce. Birdenbire Segâh makamı girince öylece kalıyorlar orta yerde. Bak! Makam da bilirim ha!
Nuri abi, giriş taksimine başlıyor. Nasıl da içli çalar, elleri dert görmeyesice. Ben patronla göz göze gelmemeye çalıştıkça salak kemancı, patronu işaret ediyor kaş göz yapa yapa. Biliyorum oğlum! Dişlerini sıkmaktan yanakları seğiriyordur şimdi. Çoktan sülaleme rahmet okumuştur. Eve gitmeden önce çekecek fırçayı nasıl olsa. Beklesin biraz daha.
Ama bak, bilenler biliyor işte. Yerlerini aldılar. Son dubleler dolduruldu. Önce masaya vuruyorlar kadehin dibini, sonra karşıdakinin kadehine. Yarasın! Bu “sağlımıza!” falan diye içenlere de çok gülüyorum ha! Böyle her akşam pavyon masalarında kadeh kaldırmaktan sağlık mı kalır adamda? Kumar masasında Besmele çekmek gibi bir şey işte. Çarpılır insan yahu!
Hey Allah’ım! Yine kaş göz yapıyor bu kemancı. Ters ters bakıyorum. “Şarkıya gir” diye işaret ediyor çaktırmadan. Dur be patlama! Var bir bildiğimiz ki bekliyoruz. Gözüm köşedeki masada, gelsin başlayacağım. Her akşam programın bitimine yakın gelir. Ağır adımlarla geçer yerine oturur. Yeri bellidir. Kimseyi oturtmaz garsonlar o masaya, ondan başka. Sahnenin önünden geçerken, başıyla belli belirsiz bir selam verir. Tam o anda değer gözleri gözlerime. İçim çekilir.
 Buzlu rakısı gelir. Bir de beyaz peynir. Efendi efendi iki duble içer. İçtikçe buğulanır bakışı. Yanaşanlar, yılışanlar olur elbet. E dalyan gibi adam tabi ama kimseye yüz vermez. Başı önünde demlenir yavaştan. Bir tek şarkıya girdiğimde kaldırır başını. Uzun bakar sahneye o zaman. Bilirim. “Dönülmez Akşamın Ufkundayız”ı dinlemeye gelir, derindeki bir yarasına dokunurum okurken.
Bilirim. Onun da bana akar gönlü. 
Ama gelmedi işte. Üçüncü gece bu, masasının boynunun bükük kaldığı. Üç gecedir oyalandıkça oyalanıyorum, son şarkıya yetişsin diye. Ama yok. O aheste ama sert adımlarıyla girmiyor bir türlü içeri.
Başa döne döne başı döndü orkestranın. Mecbur gireceğiz şarkıya.
 
“Dönülmez akşamın ufkundayız, vakiiiit çoook geç
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geeeeç”
 
Masalardan koro halinde yükseliyor ses. Başka gecelerde hoşuma giden bu katılım, iyice sinirimi bozuyor. “Susun lan!” diye bağırasım geliyor. Bağıramıyorum tabi.
 
“Cihana bir daha gelmeeeeek, hayal edilse bile”
 
Şarkıyı söylerken gözlerimle garsonu yakalıyorum. Masayı gösterip soruyorum, yine gözlerimle. Bilmem der gibi omuzlarını kaldırıyor. Gözüm kapıda.
 
“ Ya şevk içinde harap ol, ya aşk içinde gönüüül”
 
İçkili ağızlardan daha bir efkârlı yükseliyor sesler. Havada sigara dumanı kümeleniyor. Gittikçe ağırlaşıyor hüzün.
 
“Aaaah! Dönülmez akşamın ufkundayız vakiiiit çoook geeeç”
 
Gelmedi. Şarkı bitti. Alkış kıyamet iniyorum sahneden. Kulise -kulis de kulis olsa, tuvaletten hallice-  geçiyorum. Garson su getiriyor. Soruyorum. “Bilmiyorum abla” diyor. Ne ablası be! Bin kere söyledim “Kıvılcım Hanım” diyeceksin bana diye. Azarlıyorum, süklüm püklüm çıkıyor odadan.
Niye gelmediğini merak ediyorum. “Başına bir şey mi geldi?” diye kurarken yakalıyorum kendimi. Kızıyorum kendime. Duyan olsa “Sana ne kızım!” demez mi? Desin be! Kim ne derse desin. Kalbim akıyor işte adama. Biliyorum, O da boş değil. Öyle içime işler gibi bakar mı yoksa? Neler görüyoruz biz burada. Yılışıyor mu, sevdalı mı bakışından anlarım ben adamın.
Biraz da kuliste oyalanıyorum. Ağır ağır makyajımı temizliyorum. Umudum kalmayınca, parlak sahne kıyafetimi çıkarıp, kotumu çekiyorum altıma. Saçlar uyduruktan bir atkuyruğu. Bizim uvertür Nalân, hazırlanmış beni bekliyor. Bu kız da bir hoş. Gece vakti tek başına taksiye binmeye korkuyormuş. Ulan, pavyonda sarhoşu ayyaşı eksik olmaz, bizimki taksiciden korkuyor.
Kıvılcım olarak girdiğim kapıdan, Nurgül olarak patrona görünmeden sıvışıyorum. Kapıdaki taksiye biniyoruz. Taksici evi biliyor. Her akşam gide gide öğrendi tabi, önce alt sokağa Nalân’ı bırakacağız sonra benim eve. Sesim çıkmıyor. Yol alıyoruz tekinsiz sokaklarda.
 Göz ucuyla bakıyor Nalân. Biliyor içimin yandığını ama demiyor bir şey. Uzanıp elimin üstünü pışpışlıyor, “İşi çıkmıştır” diyor. Başımı sallıyorum, “Evet” der gibi.
Taksi ana yola çıkmaya çalışırken bir anlığına görüyorum onu, bir sokak lambasının ışığında. Yalpalayarak yürüyor. Çok içmiş. Nalân’ı dürtüp parmağımla gösteriyorum. Utanmasam, taksiyi durdurup koşacağım yanına. Utanmasam mı? Kimden utanacağım be! Şoföre dönüyorum;
 “Abi bir dursana şurada.”
“Hayırdır bacım?”
“Bir şey yok, dur sen.”
Yavaşlıyor, tam durmasını bile beklemeden açıyorum kapıyı.
Nalân’a “Beni bekleme, gidin siz.” deyip iniyorum. Kapıyı kapatırken son gördüğüm, Nalân’ın yüzündeki buruk gülümseme oluyor.
Gerisin geriye dönüp, yürümeye başlıyorum. Kimseler yok. Kendi topuk sesim bana eşlik ediyor. Biraz da korkuyorum.
Köşeyi dönünce görüyorum O’nu. Yetişmek için hızlanıyorum. Giriversem koluna… Şaşırır mı ki? Ya da terslenir mi? Yoksa kim olduğumu görünce belime mi sarılır? Heyecanlanıyorum. Kanat takmış ona doğru uçuyorum sanki. O da ne? Birden karanlıklardan bir hareket dikkatimi çekiyor. Yavaşlayıp daha dikkatli bakıyorum. Ahh! Yalnız değil. Yanında uzun saçlı, minicik elbiseli, dal gibi biri. Sırtıma bıçak saplanıyor sanki. Kolunu omzuna atıyor. Oynaşa oynaşa uzaklaşıyorlar dar sokaklarda.  Peşlerinden gidiyorum. Allah kahretsin beni! Ne işim var burada, gitsem ya evime.
Kaç gece hayalini kurduğum eller, o kızın saçlarının arasında dolaşıyor.  Kıkırdamaları bana kadar ulaşıyor. Kulağına neler fısıldıyorsa artık, şuh kahkahalar inletiyor gecenin serinini. Kalbim acıyor. Neden yaptığımı bilmeden, usul adımlarla takibe devam ediyorum. Ara sokaklar boyunca yürüyoruz. Birkaç sokak ilerisi, bizim pavyon. Bu kadar yakındaymış da gelmemiş işte. Söyleniyorum kendi kendime; “Salak geldin salak gideceksin kızım sen!”
Onlar güle oynaya, ben kahrola kahrola yürürken, pavyonun sokağına geliyoruz. Kaldırımın karanlık tarafına geçiyorum, kapıdaki Eşref Abi görmesin şimdi beni, sorar da sorar. Biraz daha açıyorum arayı, gözüm onlarda.
 Pavyonun önüne gelince birkaç saniye yavaşlıyor, içeri göz atıyor ve eğilip kızın kulağına mırıldanmaya başlıyor;
 
“Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç…”
 
Bana kadar ulaşıyor sesi. Olduğum yere çakılıyorum sanki. Birkaç saniye öylece kalakaldıktan sonra geriye dönüyorum. Geldiğim sokaklardan yürüyorum kararlı adımlarla. Bir deli sakinliği çöküyor üzerime. Tek damla yaş yok gözümde. Bir köpek havlıyor, kuytulardan. Caddeye çıkıyorum. Gelen taksiye el edip biniyorum. Başımı arkalığa yaslayıp yolu izlemeye başlıyorum. Kafamda Müzeyyen Senar’ın sesiyle çalıyor şarkı.

Kategori: 

Bunları Okudunuz mu?

05/09/2016 - 03:52
05/01/2016 - 18:47
09/02/2013 - 17:12
09/02/2013 - 13:55
09/01/2013 - 19:45