İŞİD'in Sonu, Kürt Referandumu ve Bölgenin Gelecek Yüzyılı

Cemal Zöngür kullanıcısının resmi
Bölge toplumlarının suyundan mı, havasından mıdır nedir? Çok radikal ve keskin düşüncelerle her şeyi bıçakla keser gibi sınırlar koymalarına rağmen, aradan fazla zaman geçmeden tam tersi bir değişimi göstermeleri, insanı derinden düşündürmektedir.

Eskiden beri bölgedeki imparatorluk ve devletler derin kutsallıklar, kendine fazla güvenen, herkesten üstün olduklarını iddia edip, her türlü olumsuzlukları yaşamaları, büyük bir teori ve düşünce eksikliğini göstermektedir.
Bölgenin yönetici ve söz sahibi kişileri, olumsuzlukların büyük kısmının kendilerinden kaynaklandığını bildikleri halde, bunu halka belli etmeyecek şekilde politik manevralarla, gerçeklerin üstünü kapatmayı büyük bir marifet sayarlar. Ancak sığınılan temelsiz ve yalancı dayanaklar, sorunları daha da derinleştirerek çatışmaların devam etmesine sebep olmaktadır.
Dünyada ve bölgede eskiden beri yaşanan tarihsel olayları takip eden ya da inceleyen herkesin bileceği gibi, Orta Çağ’daki din temelli Teokratik ve Aristokratik büyük küçük tüm imparatorlukların hepsi yıkılarak, 1700’lerden itibaren modern ulus devletlere dönüşmeye başlamışlardır.
Yeni Çağ’la birlikte en erken uluslaşma, Avrupa ve Batı ülkelerinde gerçekleşmiştir. Bölge ülkeleri ancak 1920’li yıllardan itibaren istemeyerek ve mecburen ulus devlet olmayı kabullenmişlerdir. Bu devletlerin neden çağa uygun modern ulus olmak istemediklerini şu şekilde ifade edebiliriz.
Müslüman toplumların hemen hemen hepsi, kültürel açıdan 1900 yıllarda Orta Çağ mantığındaki Teokratik ve Aristokratik yaşam bilgisine sahiptiler. Okuma yazma oranları %10’u bulan ülke sayısı çok azdı. Böyle bir eğitim ve kültür yapısıyla modern ulusal yaşamı anlayıp kavramaları düşünülemezdi. Doğal olarak bölge toplumları Batı ve Avrupa’dan en az 200 yıl geri bir konumda yaşamışlardır.   
Aynı dönemde bölgenin yapay ulus devlet yönetim erki de teokratik yaşam düzenini aşan ileri bir kültürden habersizdi. Bu yüzden sürekli din ağırlıklı yaşam biçimini büyütmek için, her seferinde yeni dini kural ve kaideler icat etmişlerdir.
Dolayısıyla aynı mantık günümüzde de devam etmekte olup, mantar gibi tarikat, dini örgüt, dini parti ve cemaatlerin çoğalması, bölge ve Müslüman devletlerin, modern ulusalcılığa hiçbir zaman sıcak bakmadıklarını göstermektedir.
Bu yüzden eğitim sistemleri ve tüm toplumsal ilişkilerin temeli, Orta Çağ mantığındaki kutsal din ve üstün millet soyutlamasını hâlâ aşmamıştır.  Ve sonuç itibarıyla bir taraftan manevi soyut dünya anlayışının ağır basması, diğer taraftan modern ulus yaşam tarzının etkisinden kurtulamamaları, bölge ülkelerini daha da içinden çıkılmaz duruma düşürmektedir.
İfade edilen temel çelişkiler sonucunda, zorunlu olarak şematik ve cilalanmış ulus devlet yapılarının kurulmuş ya da kurdurulmuş olması demek, bölge toplumlarının Yeni Çağ’ın özelliklerine uygun modern ulus devlet oldukları anlamına gelmez.
Çünkü Yeni Çağ’ın modern ulus devletleşmesi, başta üst ulus dil kültürü olmak üzere alt kültürlere özerklik, ekonomik, teknik ve bu teknik icatların dayatmış olduğu özgür düşünce, özgür birey ve özgür yaşam bilincine sahip olmakla mümkündü.
Bu gerçek modern ulusal özgür yaşam şekli ile, İlk ve Orta Çağ kutsallığını temel alan düşünce yapısını bir arada yaşatmak, çağın gerçekliğine tamamen ters düşmektedir. Bunu hele devletler düzeyinde düşünmek hiç mümkün değildir.
Manevi kutsallıklar, modern ulusal çağda mecburen laiklik ilkesine bağlı olarak, sadece bireylerin kendi özel yaşantısında mümkündür. Modern ulusal yapılarda din vb. maneviyatın devlet, toplum ve siyaset içerisinde etkin olması demek, her türlü çatışma ve tehlikeyle yaşamak anlamına gelmektedir.
Bölge devletleri, modern ulus toplumların icat ettiği teknik araç ve gereçleri kullansalar da bilgi, bilinç, kültür ve düşünce olarak, modern laik ulusal yapıdan tamamen uzaktırlar. Kendilerine göre dinin koymuş olduğu eski yapı ve anlayışları daha üstün görüp, din temelli millet olma düşünceleriyle, modern ulus yaşam arasında sürekli gidip gelmektedirler.
Bölgede ağırlıklı olarak Orta Çağ’dan kalma Teokratik, Aristokratik, Ticari ve Bürokratik burjuva devlet yapısı her şeyi belirlediğinden, bu toplumları yöneten siyasetçi ve entelektüeller dahi, mevcut yapının değişmesini istememektedirler.
Söz konusu ülkelerin elit kesimi, modern ulusun ne demek olduğunu ve nasıl yaşanacağını çok iyi biliyorlar. Ancak aristokratik ve bürokratik üstünlüğe dayanan konumlarını daim kılmak için, eğitim ve bilgilendirme programlarını eski dini ve ırksal geleneklere göre sürdürmeyi, en büyük vatan ve millet severlik olarak topluma empoze etmektedirler.
 Çünkü aile fertleri ve etraflarındaki bazı kişilerin imkân ve olanakları yeterli olduğundan, dünyanın en iyi eğitim sistemi olan ülkelere gidip bilgi ve tecrübe sahibi olmaktadırlar. Ve böylece toplum nezdinde her zaman üstün ve mübarek kişiler olarak saygı görürler.   
Diğer taraftan çağdaş eğitim, askeri ve teknik bilimsel araçlara sahip olan emperyalist devletler, Orta Doğu ve Anadolu’daki devlet ve toplumların yaşama hâlâ, Orta Çağ’dan kalma mantıkla baktıklarını çok iyi biliyorlar. Bunu fırsata çevirip en iyi şekilde değerlendirmektedirler.
Örneğin halkların içerisine girip bir dindardan daha dindar ve ırkçı propagandaların yanında, devletin bilgisi dahilinde her türlü maddi ve askeri desteklerle bölgenin güvenini kazanırlar. İşte İŞİD vb. birçok dini siyasi oluşumlar emperyalist güçlerce bu amaçla desteklenmiştir.         
Eskiden beri bölgede sürekli yaşanan din, ırk, mezhep ve hegomonik çıkar çatışmaları, Irak ve Suriye’nin geldiği noktayla, Orta Doğu ve Anadolu’nun nasıl şekilleneceğinin ip uçlarını vermektedir.
Suriye’de büyük olasılıkla üçe ayrılmış federal devlet yapısı oluşturulacağı önerilse de bunun çok fazla yaşama ihtimali bulunmamaktadır. Er ya da geç Suriye bölgesinde Kürtler ve Şii Araplar arasında iki bağımsız devlet oluşacaktır.
Ve Irak Kürdistan Federal Bölgesi’nin bağımsızlık referandumunu yapması, eski yapay ulusalcı yapılarla artık yaşanamayacağını net bir şekilde göstermektedir. Böylece Irak bölgesinde bağımsız iki devletin oluşması netleşmek üzeredir.
Yeni şekillenmelerle Suriye ve Irak’taki Sünni Arapların bir kısmı, Kürlerin oluşturacağı yapı içerisinde yerleşmek mecburiyetinde kalacaklardır. Geriye kalanlarsa Türkiye, Avrupa ve farklı Arap ülkelerine göç edeceklerdir.
Bölgenin en önemli iki ülkesi olan Türkiye ve İran’a gelince; çok erken gibi görünmese de eninde sonunda Türkiye’de Kürt ve Türkler, İran’da ise Fars ve Kürtlerle, ya güçlendirilmiş federal yapılar oluşacaktır. Veya bağımsızlığını almış dört ayrı Kürt Devleti’nin kurulması yüksek ihtimaldir.
Belirtilen durumun bazıları yakında gerçekleşeceği gibi, bazılarıysa biraz zaman alacaktır. Çünkü isimleri verilen Müslüman devletler, hem gerçek uluslaşmaya uzaktan bakmayı sürdürmektedirler, hem de yaşadıkları tüm sorunları bilimsel temelde ele alacak yetenekten uzaklar.
 Mevcut gelişmeler karşısında Türk, Arap ve Fars Milliyetçileri kendilerini havaya çıkarıp yerden yere vursalar da bunların hiçbirisi gelişmelerin seyrini değiştirecek askeri, teknik, siyasi bilinç ve güce sahip değillerdir. Onun için 21.yüzyıl içerisinde bölgedeki yeni konumlanma, er ya da geç bizim ifade etmeye çalıştığımız doğrultuda şekillenecektir.
 
 
 

Kategori: