İnsan ve Dilin Oluşum Tarihçesi

Cemal Zöngür kullanıcısının resmi
Dil denildiğinde doğal olarak insan akla gelmektedir. Dili icat eden insan olduğuna göre, bu dilin temel kaynakları durumundaki düşünce ve duyguların aracı olan, yazılı ve sözlü edebiyatın (Lingustik) gerçekleşmesi insana has bir özelliktir. Bazılarının ifa ettiği gibi dilin, Allah vergisiyle herhangi bir alakası bulunmamaktadır. Tarihçede de görüleceği gibi insan dünya yüzünde var olduktan milyon yıllar sonra, düzenli konuşmaya başladığı gibi, yazmayı ise bundan da geç öğrenmiştir. Dilin temel araçlarından yazılı ve sözlü edebiyatın özünü hatırlayarak devem etmeye çalışalım.

 

Sözlü Edebiyat; insan düşünce ve duygularını ifade ederken, kelimelerden oluşan cümleleri kolay ve anlaşılır şekilde anlatma sanatıdır.

Yazılı Edebiyat ise; duygu, düşünce ve konuları tüm ayrıntılarına kadar detaylarıyla ortaya koyan kelime ve cümleler bütünü demektir. Böyle bir sanat dünya yüzünde insandan başka bir canlıda görülmediği için, insanı insan yapan temel değerin dil olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır.

Bu bakımdan bilinçli olarak bir insanın ya da halkın anadilinin yok olmasına çalışmak, insanlıkla bağdaşmayan bir durumdur. Ve tüm olumsuzluklara rağmen insanlık ve dilin gelişim tarihi şöyle bir yol izlemiştir.

İnsan dünya yüzünde yaşamaya başladığı günden itibaren hemen konuşma yeteneğine sahip değildi. En açık tarihsel kaynaklardan anlaşıldığı gibi M.Ö. 165 milyon yıllarında bile, konuşma denmeyecek biçimde düzensiz ses ve işaretlerle anlaşmaya çalışmıştır.

İfade edilen tarih öncesi çağlarda insanın bu basit ve anlamsız sesler çıkardığı yaşamı tarif etmek gerekirse, diğer hayvanlarda olduğu gibi his ve duygular doğrultusunda iç güdüsel yarı hayvani bir durumdu.

Evren ve dünyada devam eden evrimleşme, canlılarda da aynı şekilde gerçekleşirken, bunun insanlarda daha hızlı yaşanması giderek farklı bir özellik kazandırmıştır.

İnsanın gerek fiziksel yapısında gerekse düşünce ve dilinde meydana gelen farklılaşma, genetik özelliklerinin yanında beyindeki 14 milyar hücrenin dünyadaki başka bir canlıda görülmemiş şekilde fazla olmasıdır.

Her canlının temel gelişim ve değişimi fiziksel yapısından çok, beyin içerisindeki hücre sayısına göre gerçekleşmektedir. Bu yüzden değil midir? İnsan diğer birçok hayvan türüyle aynı dönemlerde var olduğu halde, bugün hiçbir canlıyla kıyaslanamayacak şekilde fiziksel ve düşünsel farklılığa kavuşmuştur.

Tekrar dilin tarihçesine geçecek olursak, insanlar ilk toplu ve basit birkaç kelimeyle konuşmaya Avcılık (Paleolitik) Çağı'ndan itibaren başlamışlardır.

Ağırlıklı olarak avcılığa dayanan insan yaşamı, daha fazla av için başlattığı deneme ve yanılma yöntemindeki düşünme egzersizi, farklı ses ve işaretleri de beraberinde geliştirmiştir.

Bu çalışma ve üretim biçimi bildiğimiz gibi belirli bir plan, düzen ve disiplin içerisinde bilinçli olarak organize edilmiş değildir. Sadece doğal his, duygu ve pre düşünme doğrultusunda gerçekleşen bir durumdur.

Neolitik Çağa kadar dar ve basit kelimelerle devam eden dildeki bu yapı, tarım ve toplayıcılıkla ortaya çıkan aile ve köy topluluğunun oluşumuyla sözlü ifadede önemli bir gelişme yaratmıştır.

Dildeki sözlü ifade şekli Sümer Uygarlığı'na kadar devam ederken, Sümer, Mısır, Urartu, Babil, Girit, Hitit ve Mezopotamya krallıklarında resim ve çivi (Hiyoriglif) yazılımın icadı, edebiyatın ilk adımı niteliğindedir.

Ancak insanın sosyal yaşamıyla birlikte gelişen düşünce ve duygularına cevap olmayan resim yazılardan sonra, M.Ö. 1200 yıllarında Fenikeliler tarafından ilk harfli “Alfabenin” icadı, insanlık tarihinde eşi benzeri olmayan bir devrimdir.

Büyük çoğunluğu sessiz harflerden oluşan bu alfabe, konuşma ve yazmada sıkıntıları tam anlamıyla gidermemiştir. Yunanlılar sesli harfleri icat ederek günümüzdeki yazılı ve sözlü edebiyata geçilmiş olundu.

Buraya kadar dilin oluşumundan tutalım sözlü ve yazılı edebiyatın tarihçesini özetledikten sonra, “Anadillere dayanan Halklaşma ve Uluslaşmanın” temel kriterlerini hatırlamakta büyük fayda vardır.

Modern yaşam ve uluslaşmanın başladığı 1789 yıllarına kadar dünya toplumlarının bazıları en az 17 adet harfle konuşurlarken, farklı toplumlar ise 20, 30 ve 38 adete kadar çıkardıkları görülmektedir.

İfade edilen döneme kadar toplumlar anadillerini geliştirirken, kendilerini daha çok inanmış oldukları dinin temeline göre millet adıyla tanımlamışlardır. Örneğin Hristiyan ya da Müslüman milletler şeklinde.

Milliyetin anlam ve ifadesindeki din cemaat ve topluluk içeriği, çoğu zaman anadile olan duygu ve bağlılığı zayıflatmıştır. Dini temsiliyet ve hegomanyayı elinde bulunduran toplumlar, diğer halkların hem din ve kültürlerini hem de anadillerini asimilasyona tabi tutmuşlardır.

Sanayi ve makineleşmeyle kendi kendine yeten toplumların giderek çoğalması, doğal olarak milliyet temelli dini yönetim ve hegomonyaların zayıflamasında önemli rol oynamışlardır.

Dil, sanat, sanayi ve modern icatlarla zenginleşen ticaret ve yaşam, bir daha belirsizlik ve karmaşaya düşmemesi için, anadilleri temel alan modern ulusçuluğa inanılmaya başlanmıştır.

Modern uluslaşmanın temelini her ne kadar anadil oluştursa da, bunun yanında halkların icat ettikleri üretim araçları, ekonomik model, yönetim, sanat ve bilimsel çalışmalarda bunu tamamlayan diğer unsurlardır.

Çağa göre en mantıklı ve rahat yaşam anadilin korunup gelişmesinde gören toplumlar, zora dayalı asimilasyonlara karşı ortak düşünceyi geliştirmişlerdir. Ve böylece halkların dillerinin gelişim ve yaşamasının önü açılmış oldu.

Diğer taraftan çeşitli kişilik sorunlarının mevcut olduğu aşağılık ve yükseklik kompleksi yaşayan geri toplumlarda ise din, etnik, kültür ve bölge milliyetçiliğine saplanılması nedeniyle, anadillerini geliştirmedikleri gibi modern ulus olma noktasından da sınıfta kalınmıştır.

Örneğin her türlü bağnazlıkla yaşayan toplumların büyük bir çoğunluğunun anadilleri, her ne kadar Dil Bilgisi (Gramatik) açısından kendi dil yapısını kullanmış olsalar da, yabancı dillerden devşirilen kelimeler çok büyük bir zorluk ve engel teşkil etmektedir.

Yabancı kelimelerin yoğunluğu ve din ağırlıklı düşünen toplumların mantık yürütme, algılama, düşünme, yorumlama ve yenilikler üretme noktasında her zaman cahil ve geri kaldıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Dini bağnazlıkla ortaya çıkan kompleks, tembellik, bölge, kültür ve etnik milliyetçilikler, uluslaşmanın önünde en büyük engeldir.

Dinin etkisiyle kendi anadiline bağlı kelime hazinesini geliştirmeyen devlet ve toplumlar, gerek dil konusunda gerekse barış, sanayi, bilim ve modernleşmede her zaman dünyayı geriden takip ettikleri görülmektedir.

Bunun sonucunda değil midir? Önemli sağlık malzemeleri başta olmak üzere hayati diğer araç ve gereçlerden tutalım, kelimelere kadar hepsi yabancılardan devşirilmedir. İşte tüm bunlar dilin gelişimini engellediği için, dışa bağımlılıkta her geçen gün artmaktadır.

Toplumların uluslaşmalarında “Anadilin” sadeleşip kelime hazinesinin çoğalması demek, o toplum veya halkın düşünce ve bilimde gelişmesi anlamına gelmektedir. Onun için Anadil her şeyin gelişiminde temel ve en büyük anahtar durumundadır.

 

Önemli Not : (Bizim toplum Arapçanın zengin bir dil olduğuna inanır. Gerçekte ise Arapça sadece din ve ticaret alanında kısmi zenginliğe sahiptir. Felsefe sanat, teknik, bilim ve psikoloji alanında kelime bakımında en fakir dildir).

 

Kategori: