Ekim Devrimi ve Sovyet(ler)

Temel Demirer kullanıcısının resmi
I. AYRIM: SOVYET(LER) NEDİR?

I.1) İŞLEVSEL TANIMI
 
I.2) ÖZ YÖNETİM VE DOĞRUDAN DEMOKRASİ
 
 
 
II. AYRIM: SOVYETLERİN ORTAYA ÇIKIŞI
 
II.1) SOVYETLERİN “TARİH”İ
 
II.2) 1905 DEVRİMİ
 
II.3) EKİM DEVRİMİ
 
II.4) SOVYET DENEYLERİNDEN DERSLER
 
 
 
III. AYRIM: KARL MARX’IN UYARISI
 
III.1) BİLİNÇ ÖĞESİ = ÖNCÜSÜZ OLMAZ!
 
 
 
IV. AYRIM: VE…
 
 
EKİM DEVRİMİ VE SOVYET(LER)[1]
 
 
 
“Dünyadaki bütün umut,
hiç hesaba katılmayan
insanlardadır.”[2]
 
Ekim Devrimi’nin, tarihselliği (ve özgünlüğü) ile devrim deneyimlerine çok önemli teorik, ideolojik, siyasal katkılara yaptığı herkesin malumudur.[3]
Bu bağlamda Ekim Devrim’ini anmak, geleneksel bir “siyasal ritüel”den öte, ona yol gösteren öğretinin ışığında, çığır açan devrimin derslerinden öğrenmektir.
İdeolojik, politik ve örgütsel açıdan bugüne yön verecek sonuçları çıkarabilmektir. Güncel politika, strateji ve programatik ilkeler üzerinden irdeleyebilmektir.
Bu durumda XX. yüzyılı, XXI. yüzyılı anlamak için de bakacağımız yer Ekim Devrimi’dir. Çünkü Ekim Devrimi tarihsel bir referanstır. Çünkü Ekim Devrimi = 11. Tez + Sovyetler’dir.
11. Tez Karl Marx’ın ifadesiyle, “Aslolan dünyayı değiştirmek”ken; sovyetler yani İşçi Köylü Asker Sovyetleri, işçi sınıfının iktidarının yerel ve bölgesel erk organlarıyla yönetimi emekçilerin kontrolüne almasıdır.
Sovyetler, işçi demokrasisidir; nasıl bir komünizm istediğimizi ifadesi yani işçi demokrasisinin nasıl olması gerektiğini gösterendir. Sovyetler komünizmin mayalandığı alanlardır. Sovyetler sınıfın kendini ilga ettiği, kendini yok ettiği alanlardır. O zaman şöyle bir tanımlama yapabiliriz: Ekim Devrimi eşittir, “Tek yol devrim!” artı Sovyetler.
Yani birincisi, “Tek yol devrim” sınıfın yıkıcı gücünü açığa çıkartmaktır. İkincisi, Sovyetler ise sınıfın kurucu gücünü açığa çıkartmaktır. Sınıfın yıkıcı gücünü neyle açığa çıkaracağız? Partiyle… Peki sınıfın kurucu gücünü neyle açığa çıkaracağız? Sovyetler’le… Eğer biz bu diyalektiği kurabilirsek, yolumuz açık olabilir.
Peki Sovyet denilen olay nedir? Sovyet, deyim yerindeyse, doğrudan demokrasi veya işçi sınıfının meclisidir. Yani sıradan bir insanın, V. İ. Lenin’in deyimiyle bir aşçının bile devlet yönetimine katıldığı, sıradan bir insanın kendi kaderine hâkim olduğu organizasyondur.
Peki Sovyetler gökten zembille mi indi? Hayır! Sovyetler’in kökleri 1896-1897’deki başta Petersburg ve Moskova’da gerçekleşen kitle grevleridir. Peki bu kitle grevlerinde ne olmuştur? Üç temel örgütlenme ortaya çıkmıştır. Grev komiteleri, işçi yardımlaşma dernekleri ve işçi temsilcileri. Bu üç taban örgütlenmesi, taban örgütlenmelerinin karakteristik özelliğinden dolayı bir müddet sonra sönümlenir. 1905’in Ocak ve Şubat grevlerinde yeniden doğar ve ileride Sovyetler’in çekirdeği olur.
1905 Devrimi’nin başlangıcı ve çar efsanesinin sonudur. Ocak ve Şubat grevleri başlar. 150 bin işçi grevdedir. 1896’daki taban örgütlenmeleri yeniden doğar. Gelişmeler 1905 Devrimi’nin doğuşunu müjdeler. Ardından Mayıs grevleri yaşanır. Bu grevler ekonomik temellidir. Ekim grevleri ise işçi hareketinin siyasallaşmasını gösterir. Ve 1905 Sovyetleri doğar. İlk olarak Petersburg’da işçi Sovyeti kurulur. Sovyetler Rus işçi sınıfının yarattığı, dünya işçi sınıfına armağan ettiği organizasyonlardır.
Peki Sovyetler’in arka planı neydi? Arka planı taban örgütlenmelerine dayanıyordu. Taban örgütlenmeleri işçi sınıfının doğrudan, kendi yaratıcılığıyla ortaya çıkardığı örgütlenmelerdi. Sınıf mücadelesinin sertleştiği ve devrimci durumun olduğu koşullarda ne mi oluyordu bunlar; sovyetler’e dönüşüyordu…
Aynı deneyim 1917 Şubat’ında yeniden yaşandı. 1917 Şubat’ına yine Putilov Fabrikası’nda işten atılmalar ve grevler gündeme gelmişti. Ayrıca 1905 Kanlı Pazar’ının yıldönümü büyük bir gösteriye dönüşmüştü. 100 binler sokaktaydı. Bu gelişmeyi Dünya Emekçi Kadınlar Günü izlemiştir. Birden grev dalgası Rusya’yı sarar. Grevler genel greve, genel grev genel ayaklanmaya dönüşmeye başlar.
Kısaca Sovyetler hem 1905’te, hem de 1917’de yer altından aniden, kendiliğindenci bir şekilde ortaya çıkan, devrimin gerçek ve sahici yapılarıdır. Bir de aynı dönemlerde 1917’lerde ortaya çıkan ve pek üzerinde durulmayan bir işçi örgütlenmesi vardır. Adı Fabrika Komiteleri’dir. Fabrika Komiteleri yine sınıfın yaratıcı gücüyle ortaya çıkan yapılanmalardır. Sınıf bu komitelerin adını kendi koyar. Adı nedir? “Devrimin Çocuğu”dur.
Kısacası Ekim Devrimi’nde iki temel organı vardır: Sovyetler ve Fabrika Komiteleri. Peki bunlar neyi gösteriyordu? Nasıl bir komünizm istediğimizi, nasıl bir sosyalizm istediğimizi… Ve bu oluşumların hepsi sınıfın öz örgütlenmesi, sınıfın geleceği kurduğu örgütlenmelerdi. Kökleri nereye dayanıyordu? Taban örgütlenmelerine…
Ekim Devrimi’nin bir diğer boyutu 11. Tez’di. Peki 11. Tez neydi? 11. Tez “Tek yol devrim” demekti. Şimdi burada bir kimliği görürüz. Bu kimliğin adı V. İ. Lenin’dir.
O, parti anlayışını ortaya koyduğu ‘Ne Yapmalı?’ başlıklı yapıtta, Bolşevik Parti’nin teorik mimarisinin kurgular.
Örgütlenme ve çalışma tarzının esası fabrika komitelerine dayanmaktadır. Çalışma tarzı ise sınıfla bütünüyle organik bağ kurmaktır. Bu da işçi sınıfının yıkıcı gücünü açığa çıkarmak demekti.
İyi de sınıfın yıkıcı gücünü kim açığa çıkartacaktı? Parti açığa çıkartacaktı.
Peki sınıfın kurucu gücü neydi? Sovyetler’di.
Sovyetler neye dayanıyordu? Taban örgütlenmelerine dayanıyordu.[4]
 
I. AYRIM: SOVYET(LER) NEDİR?
 
Sovyet, konsey ya da şura tipi örgütlenmeler, o güne kadarki mevcut örgütsel araçların kitlelere yetmediği toplumsal altüst oluş dönemlerinde, sömürülen ve ezilen sınıfların yığın örgütleri olarak ortaya çıkarlar.
Sovyetler, yığınların zora dayalı iktidarını meşrulaştırma, merkezileştirme ve süreklilik kazandırma sürecinde, sınıf mücadelesinin geldiği aşama açısından tarihsel bir zorunluluk olarak kendini dayatır. Bu anlamıyla Sovyet tipi örgütlenmeler, sömürülen yığınların kendi güçlerini ortaya koyduğu devrim dönemlerinde, önceden tasarlanmadan, programlanmadan ortaya çıkarlar.
Ancak sovyetler hiçbir şekilde, sınıf mücadelesinin geriye çekildiği, toplumsal muhalefetin başını kaldıramadığı, toplumun demoralize olduğu dönemlerde yaratılabilecek iradi örgütlenmelere indirgenemez. Sovyetlerin ortaya çıkışının nesnel zemini, devrimci ya da ön-devrimci bir durumun varlığıydı. Bu, hem 1905-1917 Rus, hem de Alman ve Macar devrimlerinde böyle olmuştu.
Sovyetler işçi iktidarının temeliydi. İşçi iktidarı ise işçi sınıfı ve emekçilerin hem yönetimini hem de bütünsel planda dönüşümünü ifade ediyordu. Fakat sovyet örgütü bir sihirli değnek değildi.
Sovyetler bir iktidar organı olarak ortaya çıkmazlar, mücadelenin daha da radikalleşmesiyle iktidar organına dönüşürlerdi. Kitlesel öz-örgütlenmeler devrim dönemlerinde kitlelerin (sendikalardan ya da partilerden farklı olarak) milyonları kucaklayacak, daha geniş tabanlı örgütler kurulmasını talep ettiklerini ve talep etmekle kalmayıp kurduklarını gösterir.
Bu öz-örgütlenmeler ancak zaman içinde kendi gücünün farkına vararak bir öz yönetim organına dönüşür. Elbette bu dönüşümü sağlayacak olan, o kitle örgütünün içinde faaliyet yürüten devrimci partinin ya da partilerin ağırlık kazanmasıdır. Aksi takdirde sovyetler Rusya’da Şubat 1917 sonrasında Menşevik’lerin ve sosyalist-devrimcilerin egemenliğindeki sovyetler gibi ya da birinci dünya savaşı sonrası Almanya’da ortaya çıkan konseyler gibi işçi sınıfının kitle hareketini düzene eklemleyen uzlaşmacı kurumlara dönüşürler.
Sovyet türü örgütlerin “sihri”, parçası olduğu işçi iktidarının icraatlarında saklıydı. Sırf işçilerin iktidarı alması sonucunda, diğer koşullar büyük oranda devam ederken işçilerin yönetmeye etmeye sürekli heves göstereceklerini düşünmek hayalcilik olur. İşçi sınıfı ancak toplumsal hayatta gerekli diğer düzenlemeler yapıldığı sürece, toplumsal hayatın çekip çevrilmesine, yani siyasete aktif, örgütlü ve sürekli bir şekilde katılabilir. Bunun en temel şartı da çalışma saatlerinin azaltılması, yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve nitelikli eğitimin tüm topluma yayılmasıdır.
Bu olmadığı sürece, işçi ve emekçilerin toplumsal meselelerle daimi olarak ilgilenmelerini beklemek hayalcilik olur. Kitlelerin yolun tıkalı olduğunu, her adımda sermaye sahiplerinin önlerine dikildiğini görmeleri, aktif ve sürekli çabayla büyük kazanımlar elde edemediklerini yaşayarak öğrenmeleri öz yönetimin çekiciliğini kaybettirir; kitleleri öz yönetimi kendiliğinden bırakmaya iter...
Örneğin Rusya’daki işçi demokrasi, öz yönetim organları olan sovyetlere dayanıyordu. Fabrikalardan, işyerlerinden, askerlerden, mahallelerden seçilen konseyler toplanarak sovyetleri oluşturdular. Her an geri çağrılabilen bu delegelerin ücretleri ortalama işçi maaşını geçmiyordu.
Rusya’da işçi iktidarı kitlelerin her düzeyde siyasal yaşama katılmasını sağlarken, ayrıcalıkları ortadan kaldırdı ve siyaseti profesyonel siyasetçilerin işi olmaktan çıkardı. Siyaset kitlelerin günlük yaşamının bir parçası hâline geldi. İşçiler, sovyetler vasıtasıyla, aşağıdan yukarıya işçi devletinin demokratik örgütlenmesinin dışında onu her aşamasında belirlediler. Ekim Devrimi parlamenter sistemin kitlelere seçme hakkı tanıyan, yönetim sürecinin dışında tutan burjuva demokrasisinden üstünlüğünü kanıtladı. İşçi sınıfı iktidarı tüm ezilenlere de demokrasiyi getirdi.

 “SOVYETLER”[5]

Sovyet devleti, işçi ve köylü sovyetleri (ya da konseyleri) üzerinde kurulmuştur. Rus Devrimi’ne karakterini kazandıran bu konseyler, 1905’te, işçilerin ilk genel grevi sırasında, Petrograd’daki fabrikalar ve işçi örgütleri bir Merkezi Komite’ye temsilciler gönderdiklerinde ortaya çıktı. Bu Grev   Komitesi, İşçi Temsilcileri Sovyeti olarak adlandırıldı. 1905 sonbaharındaki ikinci genel grev için çağrı yaptı, tüm Rusya’ya örgütçüler gönderdi ve kısa bir süre için Çarlık hükümeti tarafından, devrimci Rus işçi sınıfının yetkili sözcüsü olarak muhatap alındı.
1905 devrimi yenilgiye uğrayınca, sovyet üyeleri ya gizlendiler ya da Sibirya’ya sürüldüler. Fakat bu tip bir örgütlenme, politik bir organ olarak öylesine şaşırtıcı ölçüde etkili olmuştu ki, tüm devrimci partiler İşçi Temsilcileri Sovyeti’ni bir sonraki ayaklanma planlarına dahil ettiler.
Tüm Rusya’nın bir deniz gibi kabarması karşısında, Çar’ın tahttan çekildiği, Grand Dük Mikhael’in tahta çıkmayı reddettiği ve gönülsüz Duma’nın devletin idaresini üstlenmek zorunda kaldığı Mart 1917’de, İşçi Temsilcileri Sovyeti tam tekmil ortaya çıkıverdi. Sovyet, birkaç gün içinde, ordudan gelen temsilcileri de kapsayıp genişleyerek İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyeti adını aldı. Duma Komitesi (Geçici Hükümet), bir tek Kerenski hariç, burjuvalardan oluşmuştu ve devrimci kitlelerle herhangi bir bağı yoktu. Savaşılacak, düzen sağlanacak ve cephe korunacaktı. Duma üyeleri bu görevlerin üstesinden gelebilecek durumda değillerdi ve işçilerle askerlerin temsilcilerine, diğer bir deyişle Sovyet’e başvurmak zorunda kaldılar. Sovyet, devrimin sorumluluğunu üstlendi, halkın eylemlerini koordine etti ve düzeni sağladı. Dahası, devrimi burjuvazinin ihanetine karşı koruma görevini de üstlendi.
Duma’nın Sovyet’e başvurmak zorunda kaldığı andan itibaren, Rusya’da iki hükümet oluştu ve bu iki hükümet, Bolşevik’lerin kontrolündeki sovyetlerin koalisyon hükümetini yıktığı Kasım 1917’ye kadar hâkimiyet mücadelesi verdiler.
Dediğim gibi, hem işçi temsilcileri sovyetleri hem de asker temsilcileri sovyetleri vardı. Bir süre sonra, Köylü Temsilcileri Sovyetleri de ortaya çıktı. Birçok şehirde, İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyetleri birlikte toplandılar; kendi Tüm-Rusya kongrelerini de ortak topladılar. Fakat Köylü Sovyetleri, gerici unsurların denetiminde ayrı toplandı ve Ekim Devrimi’ne, Sovyet hükümetinin kurulmasına kadar, işçi ve askerlerle birleşmedi.
Sovyet, doğrudan doğruya fabrikadaki işçilere ve kırlardaki köylülere dayanıyordu. Başlangıçta, İşçi, Asker ve Köylü Sovyetleri’nin delegeleri, farklı bölgelerin ihtiyaçlarına ve nüfusuna bağlı olarak değişen kurallarla seçildiler. Bazı köylerde, köylüler, her 50 seçmen için 1 temsilci seçtiler. Kışlalardaki askerler, birliğin büyüklüğü ne olursa olsun belirli sayıda delege çıkartırlarken; cephedeki askerler farklı bir seçim yöntemi kullandılar. Büyük şehirlerdeki işçilere gelince, onlar, delege sayılarını her 500 işçiye bir delege olarak sınırlamazlarsa sovyetlerin hantal hâle geleceğini hemen fark ettiler. Aynı şekilde, ilk iki Tüm-Rusya Sovyetleri Kongresi, kabaca her 25.000 seçmene bir delege kuralıyla toplandı, fakat gerçekte delegeler farklı büyüklükteki seçmen kitlelerini temsil ediyorlardı.
Şubat 1918’e kadar, sovyet delegelerini seçmek için herkes oy kullanabiliyordu. Hatta burjuvazi bile şayet örgütlenmiş ve sovyetlerde temsil edilmeyi talep etmiş olsaydı bu hak ona verilirdi. Örneğin Geçici Hükümet yönetimi esnasında, Petrograd Sovyeti’nde, burjuvazi de, doktorları, avukatları, öğretmenleri vb. kapsayan Meslek Sahipleri Sendikası’nın bir delegesiyle temsil edilmişti.
1918’in Mart ayında, ayrıntılı bir Sovyet Anayasası hazırlandı ve her yerde uygulanmaya başlandı. Sovyet Anayasası, oy kullanma hakkını, seçim günü 18 yaşını doldurmuş olan, yaşamını kendi emeğiyle sürdüren, yani üretici ve topluma yararlı olan ve emek örgütlerine üye kadın ve erkeklerle sınırladı. Kâr amacıyla işçi çalıştıranlar, çalışmadan kazanılmış gelirlerle yaşayanlar, tüccarlar ve özel şirketlerin temsilcileri, dini cemaatlerin önderleri, eski jandarma ve polisler, devrik yönetici hanedan, zihinsel özürlüler, sağır ve dilsizler, bencilce ve yüz kızartıcı suçlardan ceza almış kişiler, oy kullanma hakkından yoksun bırakıldılar.
Köylülere gelince, köylerdeki her yüz köylü, kaza (volost) sovyetine bir temsilci seçer. Kaza sovyetleri, ilçe (uyezd) sovyetlerine, onlar da şehirlerdeki işçi sovyetlerinden seçilmiş olan işçi delegelerinin de yer alacağı eyalet (oblast) sovyetine temsilci gönderir.
Petrograd İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyeti, bu sosyalist devlette kentsel yönetim birimlerinin nasıl işlediğine dair bir örnek oluşturabilir. Bu sovyet yaklaşık 1200 temsilciden oluşuyor ve normal şartlarda iki haftada bir genel kurul toplantısı yapıyordu. Aynı zamanda, kendi içinden, sovyette yer alan partilerin güçleri oranında temsil edildiği 110 üyeli bir Merkez Yürütme Kurulu seçmişti. Bu kurul, tüm politik partilerin ve sendikaların merkez komitelerine, işyeri komitelerine ve diğer demokratik örgütlere davette bulunarak bunlardan kendi bünyesine delegeler de almıştı.
Büyük şehir sovyetinin yanı sıra, semt sovyetleri de vardır. Bunlar, her semtte, şehir sovyeti için seçilmiş delegelerden oluşurlar ve şehrin kendilerine ait kısmını yönetirler. Doğal olarak bazı semtlerde fabrika yoktur ve dolayısıyla bu semtler şehir sovyetinde temsil edilmezler ve kendi semt sovyetleri de yoktur. Fakat sovyet sistemi olağanüstü esnektir ve o semtin aşçıları, garsonları, temizlik işçileri, bahçıvanları, taksi şoförleri vb. örgütlenip temsil edilmek istemeleri hâlinde delege göndermelerine izin veriliyordu.
Delege seçimleri, siyasi partilerin, tüm şehirde aldıkları toplam oy oranında tam olarak temsil edilmeleri anlamına gelen nispi (orantılı) temsil esasıyla yapılır. Oylanan siyasi partiler ve programlardır, adaylar değil. Adaylar, partilerin merkez komiteleri tarafından belirlenir ve başka parti üyeleriyle değiştirilebilirler. Aynı zamanda, belirli bir dönem için seçilmezler ve her an geri çağırılabilirler…
Yılda en az iki kez, Rusya’nın her yerinden Tüm-Rusya Sovyetleri Kongresi’ne temsilciler seçilir. Teorik olarak bu temsilciler, kırsal kesimlerde her 125.000, şehirlerde ise her 25.000 oy için bir delege olmak üzere doğrudan halk tarafından seçilirler; pratikte ise delegeler genellikle kırsal ya da kentsel sovyetler tarafından seçilir. Tüm-Rusya Merkez Yürütme Kurulu’nun girişimiyle ya da Rusya’daki emekçilerin üçte birini temsil eden sovyetlerin talebiyle, Kongre her an olağanüstü bir toplantıya çağrılabilir.
Yaklaşık 2000 delegeyi kapsayan bu kurul, başkentte, büyük bir sovyet biçiminde toplanır ve ulusal politikanın temellerini karara bağlar. Tıpkı Petrograd Sovyeti Merkez Komitesi gibi, kendi içinden, bütün demokratik örgütlerin merkez komitelerinden delege davet etme hakkına sahip bir Merkez Yürütme Kurulu seçer.
Bu genişletilmiş Rusya Sovyetleri Merkez Yürütme Kurulu, Rusya Cumhuriyeti’nin parlamentosudur. Yaklaşık 350 kişiden oluşur. Tüm-Rusya Sovyetleri Kongresi’nin toplantıları arasında kalan dönemlerde, en yüksek otorite Merkez Yürütme Kurulu’dur. Ancak o, son kongre tarafından çizilmiş olan sınırların dışına çıkamayacağı gibi, tüm eylemlerinde de yapılacak ilk kongreye karşı kesinlikle sorumludur. Örneğin, Merkez Yürütme Kurulu, Almanya ile barış antlaşması imzalama talimatı verebilir ve verdi de. Fakat bu antlaşmayı Rusya için bağlayıcı kılma yetkisi yoktur. Antlaşmayı onaylama yetkisi sadece Tüm-Rusya Sovyetleri Kongresi’ne aittir.
Merkez Yürütme Kurulu, kendi içinden, devlet işlerinin farklı dallarından sorumlu kurulların (komitelerin) başkanları olarak 11 komiser (bakanlara karşılık geliyor) seçer. Komiserler her an görevden alınabilirler. Merkez Yürütme Kurulu’na karşı sıkı sıkıya sorumludurlar. Aralarından bir başkan seçerler ve Sovyet Hükümetinin kuruluşundan bu yana, başkan -ya da başbakan- V. İ. Lenin’dir. Eğer Lenin liderlikte yetersiz kalsaydı, Rus halk yığınlarının temsilcileri aracılığıyla her an ya da doğrudan Rus halkının kendisi tarafından birkaç hafta içinde geri çağırılabilirdi.
Sovyetlerin başlıca işlevi, devrimi korumak ve pekiştirmektir. Sadece Tüm-Rusya Sovyetleri Kongrelerinde ve bütün ülke için değil, pratikte en yüksek otorite oldukları kendi bölgelerinde de kitlelerin siyasi iradesini ortaya koyarlar. Yönetimin bu tarzda yerelleşmesini mümkün kılan şey, merkezi hükümetin yerel sovyetleri yaratmış olması değil, tam tersine, yerel sovyetlerin merkezi hükümeti yaratmış olmasıdır. Bu bölgesel özerkliğe rağmen, yine de, Merkez Yürütme Kurulu’nun kararları ve komiserlerin emirleri tüm ülkede geçerlidir. Çünkü Sovyet Cumhuriyeti’nde, kendisine hizmet edilen, kesimsel ya da özel çıkarlar yoktur ve devrimin gayesi her yerde aynıdır.
Çoğunlukla orta sınıf aydınlar arasından çıkan, yeterli bilgiden yoksun gözlemciler, sovyetlerden yana, fakat Bolşevik’lere karşı olduklarını söylemekten hoşlanırlar. Bu bir saçmalıktır. Sovyetler, işçi sınıfının temsili için en mükemmel organlardır, bu doğru; fakat sovyetler aynı zamanda, anti-Bolşevik partilerin şiddetle karşı olduğu, proletarya diktatörlüğünün de silahlarıdır. Öyleyse, halkın proletarya diktatörlüğü siyasetine bağlılığının derecesi, sadece Bolşevik Parti -ya da şimdiki adıyla Komünist Parti- üyeliğiyle değil, aynı zamanda yerel sovyetlerin tüm Rusya’daki büyümesi ve etkinliğiyle de ölçülür.
Bunun en çarpıcı örneği, devrimin önderliğini yapmayan ve devrimle ilkel ve neredeyse tek ilgileri, büyük topraklara el konulması olan köylülerin durumudur. Başlangıçta, köylü temsilcileri sovyetinin, toprak sorununun çözümünden başka pratikte hiçbir işlevi yoktu. Bu sorunun çözülmesi, koalisyon hükümeti döneminde başarılamayınca -ve bu da Sosyalist Devrimci Partinin sol kanadı ile Bolşevik’lerin bu konudaki kesintisiz propagandasıyla ve devrimci askerlerin köylerine geri dönüşüyle birleşince- geniş köylü kitlelerinin dikkati, bu başarısızlığın ardında yatan toplumsal nedenlere yöneldi…
Sovyetler, köklü ekonomik değişikliklere yol açacak kararnameler çıkarabilmekte, fakat bunların bizzat yerel halk örgütlenmeleri tarafından hayata geçirilmesi gerekmektedir. Örneğin, topraklara el konulması ve yeniden dağıtılması işi, Köylü Toprak Komitelerine bırakıldı. Bu komiteler, Geçici Hükümetin ilk başbakanı Prens Lvov’un önerisi üzerine köylüler tarafından seçilmişlerdi. Toprak sorununda bazı uzlaşmalar kaçınılmazdı ve büyük arazilerin bölünerek köylülere dağıtılması bunlardan biriydi. Toprak sorununa bir çözüm bulunması kaçınılmazdı, büyük araziler bölünerek köylülere dağıtılmalıydı. Prens Lvov, köylüleri, sadece kendi tarımsal ihtiyaçlarını saptamakla kalmayacak, aynı zamanda gayrimenkulleri ölçecek ve değerlerini saptayacak Toprak Komiteleri kurmaya çağırmıştı. Fakat bu Toprak Komiteleri çalışmaya başladığında, toprak sahipleri onları tutuklattılar.
İktidarı ele geçiren sovyetlerin ilk işi, Toprak Kararnamesini yürürlüğe sokmak oldu. Toprak Kararnamesi, asla Bolşevik’lerin bir projesi değil, Sağ (ya da ılımlı) Sosyalist Devrimci Partinin programıydı ve birkaç yüz köylünün verdiği önergelere dayanarak hazırlanmıştı. Kararname, toprak üzerinde ya da Rusya’nın doğal kaynakları üzerinde özel mülkiyet hakkını ilelebet kaldırıyor ve Kurucu Meclis konuyu nihai bir biçimde çözünceye kadar, toprağı köylüler arasında paylaştırma işini Toprak Komiteleri’ne veriyordu. Kurucu Meclis’in dağılmasından sonra Kararname son biçimini aldı…

 
I.1) İŞLEVSEL TANIMI
 
Şura, Konsey, Sovyet ile doğrudan ilintili Komün; belirli bölgede toplu hâlde yaşamanın getirdiği gereksinimleri karşılamak üzere oluşturulan yerleşim ve yönetim birimleriyken; Latince “paylaşmak” kelimesinden türemiştir; “Beraber çalışıp, üretilen paylaşan topluluk” anlamına gelir.
Devrimci yükseliş dönemlerinde ortaya çıkar ve emekçilerin öz örgütlenmesinde ifadesini bulur.
Tıpkı Rusça’da “tavsiye” anlamına gelen “savietavatsya” kökünden sovyet(ler) gibi.
Sovyet, Çarlık Rusya’sında 1905 Devrimi sırasında oluşan ve Ekim Devrimi’nden sonra Sovyetler Birliği’nin siyasal temelini oluşturan konseylerde ifadesini bulmuştu.
Ekim Devrimi’nin bir provası sayılabilecek 1905’te ve daha sonradan da 1917’de kitle hareketinin bağrından çıkarak tarihin sahnesinde beliren sovyetler ezilenlerin kendi kendilerini özgürleştirmelerinin özgün aracı olmuştur. İlk başta “ekmek, barış ve toprak” taleplerini dayatmak üzere oluşturulmuş bu öz-örgütlenme yapıları, burjuvazinin kararsızlığını yansıtan Geçici Hükümet bu talepleri karşılamakta geciktikçe, toplum nezdinde kazandıkları meşruiyetle birlikte giderek bir işçi devletinin nüveleri oluşturmaya başlar, siyasal mücadelenin yanı sıra toplumsal hayatı da düzenleyen araçlara dönüşür. Atıl durumdaki fabrikaları, tramvayları, basını işler hâle getiren, yurttaşların güvenliğini sağlayan, ordu, demiryolları, posta ve telgraf gibi iktidarın esas unsurlarının önemli bir kısmının denetimini elinde bulunduran kurum sovyetlerdi. Devrim ise ilelebet süremeyecek bu ikili iktidar durumunun emekçiler lehine çözülmesiydi.
XXI. yüzyıl koşullarında toplumsal özgürleşmeyi, Ekim Devrimi’nin gerisine düşmeden, kitlelerin deneyimlerinden beslenen bir öz-özgürleşme projesi olarak tasavvur etmek isteyenlerin unutmaması gereken; “Kendiliğinden patlayan sayısız devrime tanık olunmuşsa da bugüne dek kendiliğinden başarıya ulaşanı görülmemiştir,” diyen Ernest Mandel’in vurgusudur.
Evet sovyet, konsey ya da şura tipi örgütlenmeler, o güne değin mevcut örgütsel araçların kitlelere yetmediği toplumsal altüst oluş dönemlerinde, sömürülen ve ezilen sınıfların yığın örgütleri olarak ortaya çıkarlar.[6]
Yani sovyetler, yığınların zora dayalı iktidarını meşrulaştırma, merkezileştirme ve süreklilik kazandırma sürecinde, sınıf mücadelesinin geldiği aşama açısından tarihsel bir zorunluluk olarak kendini dayatır. Bu anlamıyla sovyetler, sömürülen yığınların kendi güçlerini ortaya koyduğu devrim dönemlerinde, önceden tasarlanmadan, programlanmadan ortaya çıkarlar.
Bu çerçevede kitleleri doğrudan doğruya örgütlendiren sovyetler, proletaryanın en geniş; istisnasız bütün işçileri kucaklayan örgütlerdir. 
Sovyetler, kitlelerin devrimci savaşımının, siyasal faaliyetinin, kitleleri, ayaklandırmanın en güçlü organları, mali sermayenin ve siyasal uzantılarının sonsuz erkini kıracak en güçlü organlardır. 
August Bebel’e 1875 tarihli mektubunda Friedrich Engels’in, “Biz devlet sözcüğünün yerine, her yerde topluluk (gemeinwesen) gibi, Fransızca komünün karşılığı olan mükemmel eski bir Almanca sözcüğünün kullanılmasını önermekteyiz,” diye tanımladığı Paris Komünü tam da böyleyken; Karl Marx da şunları ekliyordu:
 “Komün, devletin kendisine karşı, toplumun bu doğa ‘üstü’ düşüğüne karşı bir devrimdi; halk tarafından ve toplumsal yaşamın kendisi tarafından gerçekleşen bir yeniden yaşama dönüştü. [Komün] devlet erkini egemen sınıfların bir fraksiyonundan diğerine verilmesi için gerçekleşen bir devrim değil, sınıf egemenliğinin bu iğrenç makinesinin kendisini yıkmak için gerçekleşen bir devrimdi… Komün, o devlet erkinin kararlı reddi ve bu nedenle de XIX. yüzyılın sosyal devriminin başlangıcıydı. Bu nedenle Paris’teki yazgısı ne olursa olsun, o dünyayı dolaşacaktır.”[7]
Nihayetinde sovyetler, V. İ. Lenin’in satırlarında şöyleydi:
“Tarihin de kanıtladığı gibi ordu, polis ve bürokrasi gibi bütün baskı araçları aynen kaldığı için, parlamenter burjuva cumhuriyetini monarşiye çevirmek oldukça kolaydır. Komün ve Sovyet ise bu araçları parçalar ve onu yok eder.”
“İşçi, asker ve köylü vekilleri Sovyetleri Cumhuriyeti, yalnızca demokratik kurumların daha yüksek bir biçimi değildir... Aynı zamanda, sosyalizme en ağrısız geçişi sağlayabilen biricik biçimdir.”
“Sovyetler cumhuriyeti, proletaryanın iktisadi kurtuluşunu ve sosyalizmin tam zaferini olanaklı kılan, uzun zaman aranmış ve sonunda bulunmuş siyasal biçimdir.”
“Rusya’da proleter devrimi, proletarya diktatörlüğünün temel biçimi olarak Sovyetleri geliştirmiştir...
Sovyetlerde de devrimci sendikalarda da çalışma, proletaryanın partisi, yani Komünist Parti tarafından sürekli ve sistematik olarak yönetilmelidir...
Proletarya diktatörlüğünün başlıca tarihsel biçimi olarak Sovyetlerin belirmesi Komünist Partinin proleter devrimdeki önder rolünü hiçbir biçimde küçültmemektedir...
Sovyetlerin tarihsel rollerini yerine getirebilmeleri için, Sovyetlere ‘uyum sağlamayıp’ onların burjuvazi ve resmi sosyal-demokrasiye ‘uyum sağlamalarını’ da engellemek üzere onlar üzerinde belirleyici bir etki uygulayacak kadar güçlü bir Komünist Partisinin varlığı, Sovyetleri bu komünist fraksiyon aracılığıyla yönlendirmeleri aksine gereklidir.”
 
I.2) ÖZ YÖNETİM VE DOĞRUDAN DEMOKRASİ
 
Sovyeti, bir öz yönetim ve doğrudan demokrasi olarak tanımlanmasından hareketle; “Yerel Özerklik”, “Bölgesel Özerklik”, “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”, “Ademi Merkeziyet”, “Yerelleşme”, “Ilımlı Merkezcilik”, “Bölgeli Devlet” olarak sunmaya kalkışmak ya da bunlardan esinlenen “model”leri birer “devrim”miş gibi sunmak doğru ve mümkün değildir.
Bununla bağıntılı olarak ve moda sunumu ile öz yönetimi, sovyetmişcesine(?) sunmaya(!) kalkışan tutum; Murray Bookchin’in “ekolojik toplum” iddiası üzerine inşa edilmiş, coğrafyamızda ise Kürt illeri için “özerk belediyecilik” ve “demokratik modernite” kavramıyla karşımıza çıka(rıl)n modeldir.
“Sosyalizmin yenilgiye uğradığı” savıyla, bu yaklaşımın ortaya çıkardığı umutsuzlukla kapitalizm içerisinde “kurtarılmış bölgeler” inşa ederek, “insani bir yaşam” yaratma iddiasına sarılır.
İçinde birçok çelişkiyi, bulanıklığı barındıran söz konusu yaklaşım, “dağda-kırda tarlanı yap, organik beslen” yaklaşımının da teorisidir. Kapitalizm ile doğa ve insan arasındaki çelişkiyi, böylece biçimde yok ettiğini iddia ederken; kapitalizmin sürdürülemezliğini “es” geçer...
Emekle sermaye arasındaki çelişkiyi yok saymasa da, bunun temel çelişki olamayacağını iddia eden öz yönetimciler; işçi sınıfının kapitalizme öykündüğü için sınıf olmaktan çıktığını iddia ederek; sayısal anlamda da işçiliğin bittiğini öne sürerler; “teknoloji çok gelişti, işler değişti” biçiminde konuşurlar. Öyle ki fabrikaları beyaz önlüklü birkaç teknisyen idare edeceğinden işçi sınıfının biteceğini savunurlar; vb’leri…
Bu durumda “iktidarı istemeyen”(!?) doğrudan demokrasi söylencelerine, Zapatista örneğine sarılırlar…
Ancak “iktidarı istemeyenler”in unuttuğu sovyetlerin de bir -sınıfsal- iktidar aygıtı olduğu ve bu kapsamda proletarya diktatörlüğü örgütlenmesinin de, emek iktidarı zemininde yükselen ve sovyet(ler) belirleyiciliğinde biçimlenen bir toplumsal yapıya denk düştüğüdür.
Bu doğrultuda sovyet tipi bir demokrasi imkânının önünü açan proletarya diktatörlüğü, aynı zamanda doğrudan (sosyalist nitelikte) bir demokrasi özelliğine sahiptir.
Böylesi bir yapıda işçi sınıfını tek bir partiye mahkûm etmek doğru değildir. Çok partililik, Sosyalist Cumhuriyet’te de mümkün ve gereklidir. Çünkü işçi sınıfı heterojen bir yapıya sahiptir; bundan ötürü geçiş döneminde komünist hareket farklı eğilimlere sahip olabilir.[8] 
Örgütlü bir siyasal iradenin (yani öncü partinin) önemini “es” geçmeyen Sovyetler, sınıfın bir öz-örgütlenmesi olduğu kadar, çeşitli siyasi akımlar arasında, -dünyayı değiştirip, iktidarı almak için- yoğun ve geniş yelpazeli bir mücadelenin mecrasını oluştururlar.
İşte tam da bu kapsamda doğrudan demokrasi, halkın egemenliğini bizzat ve doğrudan doğruya kullandığı demokrasi anlamı kazanır.
Korkut Boratav’ın altını çizdiği Mao Zedong pratiğindeki üzere:
“Sosyalizmi tanımlayacaksak, birinci olarak mülkiyet ilişkilerine bakarız. İkinci olarak, madem ki, kolektif mülkiyet söz konusudur; ‘Kolektifi kim temsil ediyor?’ sorusunu sormamız gerekir. Bu noktada sosyalist mücadeleler geleneği içinde bir yol ayrımı yaşanmıştır.
Sovyet Devrimi, ‘Bütün iktidar sovyetlere!’ sloganıyla başlamış, ama daha sonra işçi sınıfını ve dolayısıyla sovyetler iktidarını Parti’nin temsil edeceği görüşü egemen olmuştur. İşçi sınıfının egemenliği, böylece, Parti’nin toplum üzerinde kurduğu hâkimiyet ile hayat geçmiş olur.
Mao, Kültür Devrimi sırasında doğrudan doğruya bu savla cepheleşmiştir ve tabanı ayaklandırarak, bir anlamda ‘doğrudan demokrasi’ geleneğine geri dönmüştür. İşçileri, köylüleri, gençleri iktidara, yani ‘karargâh’a karşı ayaklandırarak, devletin ve Parti’nin merkezine hâkimiyet kurmuş olan bürokratik öğeleri ve sosyalizme aykırı eğilimleri baştan aşağıya tasfiyeyi veya doğru yola çağırmayı hedefleyen bir mücadele başlatmıştır. Birkaç yıl süren bu hareket çok büyük bir deneyimdir. Sonucu Mao’nun pek istediği gibi olmamıştır. Ama deneyimin kendisinin değeri yadsınamaz.”[9]
 
II. AYRIM: SOVYETLERİN ORTAYA ÇIKIŞI
 
İlk sovyet, 1905 yazında Rus Devrimi sırasında İvanovo-Voznozensk’de 70.000 grevci işçi tarafından seçilen temsilcilerden oluştu. Ekim-Aralık 1905 kesitinde Çarlık’ın baskılarına karşın, Çarlık ile savaşmak üzere büyük kentlerde işçi sovyetleri oluşturuldu; yönetimi büyük ölçüde ele aldı.
Otokrat Rus Çarı -Rusya’nın Japonya’ya karşı verdiği savaşta yenilmesinden sonra- 1905’de açlık çeken işçilerin yürüyüşüne ateş açtırdığında, geniş bir grev hareketi başladı ve büyük işletmelerin delegelerinin oluşturduğu Şura’lar (Rusça: Sovyet) grevlerin koordinasyonunu üstlenmek üzere kuruldular.
Başlangıçta Şura’lar hayli zayıftılar. Şura’larda örgütlü olan politik akımlar birbirlerine düşmüşler ve Çarlık devletini yıkmakta çekinceli davranmaktaydılar. Böylece Rus Devrimi’nin bu genel provası, Şura’ların yıkılmasıyla son buldu. Petersburg İşçi Şurası başkanı, genç devrimci Leo Troçki aynı diğer Şura aktivistleri gibi tutuklandı.
Bolşevik’ler, dünyada ilk örnek olan sovyetleri, devrimci iktidarın çekirdeği olarak değerlendirdiler. Menşevik’lerin görüşleriyse, bunları yerel yönetim organları sayma doğrultusundaydı. 1905 sonunda ezilen hareket 1917 Şubat Devrimi sırasında yeniden canlandı. Tarihsel oluşum sürecinde 1905 Devrimi, sadece eski iktidarı yıkmakla yetinmeyip yeni bir iktidar kurmak gerektiği gerçeğini, Paris Komünü’nden sonra bir kez daha gözler önüne serdi. İkili iktidarı ortaya çıkaran sovyetler, kitlelerin gücüne dayanması, devrimci zora başvurmasıyla sadece yıkma yeteneğini değil; aynı zamanda kurma yeteneğini de kanıtladı. Sovyetler, bir avuç azınlığın iktidarı olan ezen sınıfın diktatörlüğüne karşı, işçilerin ve tüm ezilen çoğunluğun diktatörlüğünü temsil ediyordu.
1905 Devriminin ortaya çıkardığı sovyet olgusu, devrimciler tarafından uzun bir dönem tartışıldı. Bu tartışma 1917 Devrimine kadar sürdü. Pek çok kişi, 1905’te hiç beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan bu olguyu, işçi sınıfının devrimci iktidar organları olmaktan ziyade, ayaklanma komiteleri veya sendikal tipte yapılar olarak değerlendirdi. Fakat bütün bu tartışmalarda Paris Komünü deneyimi gözden kaçırılıyordu. Komün, işçi sınıfının devrimci iktidarıydı ve bir iktidar organı olarak sovyetlerin öncülüydü. 1905’te sovyetler, tüm yığınları bir araya toplayarak, onlara yön vererek, sendikaları kendine bağlayarak, Çarlık devletini felç eden politik grevleri örgütleyerek, kendine bağlı milis kuvvetleri oluşturarak, siyasal iktidarı hedef alarak ve bu yönde karalı davranarak ikili bir iktidarın temellerini atmıştı.
1905 sovyetleri, 1917’dekinden farklı olarak, hiçbir partinin politik hegemonyasına girmemişti. Nitekim eksik olan şey, sovyetlere bir devrimci partinin önderlik etmesi, onu politik olarak kazanıp, partinin fikirlerini sovyetler arcılığıyla kitlelere kabul ettirmesiydi. Sovyetleri yok saymak, sadece ayaklanma komitelerine indirgemek, sendikal bir örgüt olarak görmek, son derece yanlıştı. V. İ. Lenin, sovyetlerin tarihsel rolünü kavrayanlardandı ve 1905’te şöyle yazıyordu:
“Sovyet, geçici devrim hükümetini sağlam bir çekirdekle donatmalı ve tüm devrimci partilerin ve tüm devrimci demokratların temsilcileriyle tamamlanmalıdır... Bu kadar geniş ve çeşitli bir bileşimden korkmuyoruz, hatta bunu diliyoruz, çünkü proletaryanın ve köylü sınıfının ittifakı olmadan, sosyal demokratlar ve devrimci demokratlar mücadelede yakınlaşmadan, büyük Rus Devriminin başarıya ulaşması olanaksızdır.
Belki yanılıyorum, ama... bana öyle geliyor ki İşçi Temsilcileri Konseyi, siyasal bakımdan bütün Rusya’nın geçici devrim hükümetinin bir çekirdeği olarak düşünülmeli ya da (farklı bir biçimde aynı kapıya çıkar) bir geçici devrim hükümeti yaratmalıdır.”[10]
Sovyetler, burjuva parlamentarizmin, bürokrasinin, düzenli ordunun, mahkemelerin karşısına, çoğunluğun diktatörlüğü olan ve doğrudan sömürülenlerin aşağıdan örgütlenerek yönetimine dayanan işçi demokrasisini çıkardı.
V. İ. Lenin, Mart 1906 tarihli ‘Kadetlerin Zaferi ve İşçilerin Partisinin Görevleri’ başlıklı yazısında, 1905 sovyetlerini, sömürülenlerin sömürücü azınlık üzerindeki diktatörlüğü olarak tanımlıyordu:
“Bu iktidar, nereden gelirse gelsin, başka hiçbir iktidar, hiçbir norm tanımıyordu. Yasanın dışında, güce dayanan, sınırsız bir iktidar, işte diktatörlük budur... Bu toplumsal ve siyasal nitelikleriyle, halkın devrimci unsurlarının filiz hâlindeki diktatörlüğüydü... Bu iktidar halk kitlesine dayanıyordu. Yeni iktidarla eski iktidarın organları arasındaki asıl fark, işte budur. Eski organlar, azınlığın, halk, işçi kitleleri ve köylüler üzerindeki iktidar organlarıydı. Bunlar ise halkın, işçilerin ve köylülerin azınlık üzerindeki bir avuç polisiye zorba ile üç beş soylu ve ayrıcalıklı memur üzerindeki iktidarının organlarıydı.”[11]
 
 
II.1) SOVYETLERİN “TARİH”İ
 
Paris Komünü’nün ikinci örneği XX. yüzyılın başında Rusya’da yaşandı. 1905’te kurulan Sovyetler, Paris işçilerinin yükselttiği özgürlük ve eşitlik bayrağını Rus topraklarına taşıdı.
1896 ve 1897’de başta Petersburg, Moskova ve diğer bazı sanayi merkezlerinde yaşanan grevlerde doğan işçi örgütlenmeleri Sovyetler’in ilk öncülü oldu.
Bu grevler kendiliğindenci bir karakterde doğdu. Grevlerin yayılmasıyla bir dizi işçi örgütlenmesi ortaya çıktı.
Grev kasaları ya da Grev Komiteleri bu yapılardan biriydi. Grev Komiteleri, 1890’lı yılların başında Rusya’nın batı bölgelerinde Yahudi işçiler tarafından oluşturuldu.
1896-1897 kitle grevlerinde Grev Komiteleri’nin Merkezi Rusya’da yeniden ortaya çıktığı görüldü. İlk başlarda misyonları grevlerdeki işçiler için fon oluşturmakla sınırlıydı. Daha sonra grevleri yöneten odaklara dönüştüler. Faaliyetlerini illegal olarak yürütmekteydiler. Komiteler en diri ve en mücadeleci işçiler tarafından oluşturuldu. Bu yönleri devrimci siyasal gruplarla işçi yığınları arasında volan kayışı işlevi görmelerini de sağladı. Otokrasinin tüm baskısına rağmen Grev Kasaları ve Grev Komiteleri varlıklarını korudu ve 1905’ten sonra kurulacak sendikalara temel oluşturdu.
1880-1890’lı yıllardaki ilk grevlerde, kendilerini temsil edecek hiçbir yapıya sahip olmayan işçiler, aralarından temsilciler seçti. Bu seçilen temsilciler işçilerin taleplerini fabrika yöneticilerine ve resmi mercilere ileten örgütlenmelerdi. 1896-97’de kitle grevlerinde de benzer bir gelişme yaşandı. 1901 Mayısı’ndan sonra Petersburg’ta işçi temsilcileri oluşumu daha da yaygınlaştı. İşçi Temsilcileri sürekli baskı görmelerine, gözaltına alınmalarına, tutuklanmalarına rağmen varlıklarını koruyabildi. Hatta giderek daha radikal işçiler, temsilci olarak seçilmeye başlandı.
1900’lere girilmesiyle işçi eylemleri ve direnişleri yayıldı. Ekonomik taleplerin yanında siyasi talepler de ileri sürülüyordu. Bu gelişmede işçiler arasında faaliyet yürüten devrimci ajitatörlerin büyük rolü oldu. Devrimci güçlerle işçi hareketinin kaynaşması karşısında Çarlık hükümeti hızla önlem alma ihtiyacı duydu.1903’te işçi-işveren ilişkilerini düzenleyen bir yasa çıkarıldı.
İşçi hareketi ile sosyalist gruplar giderek bütünleşmeye başlamıştı. Her grev, direniş ve gösteri işçilerle devrimcileri kaynaştırıyordu. Çarlık hükümeti bu durum karşısında tedirgin oldu. Yeni bir yönteme başvurarak işçi sınıfı ve devrimciler arasında oluşmaya başlayan bağı koparmak istedi. Çarlık, yeni bir stratejiyle toplumsal mücadeleyi felç etmek istedi.
Zubatovizm ya da polis sosyalizmi olarak anılan bu girişim Okhrana’nın (gizli polis) Moskova şubesi şefi Zubatov’un fikriydi. Amaç işçilerin mücadelesini, ekonomik mücadele içine hapsetmek ve işçileri siyasal mücadeleden kopartmaktı.
Zubatov 1901’de Moskova’da Metal İşçileri Yardımlaşma Derneği’ni kurdu. Yardımlaşma dernekleri kısa sürede önemli sanayi merkezlerine yayıldı. Derneklere üye sayısı iki yıllık bir zamanda 50 bin kişiye ulaştı.
Sosyalistler bir taraftan derneklerin niteliğini anlatıp, eleştirirken öte taraftan bu yapılar içinde örgütlenmeyi de ihmal etmiyorlardı. Yardımlaşma derneklerinin giderek politikleşmesi üzerine Zubatovist oluşumlar, Çarlık hükümeti tarafından tasfiye edildi.
1905’e doğru Çarlık Rusya’sında toplumsal gerilim giderek artmaktaydı. İşçi hareketi gelişirken, “halklar hapishanesi” olarak görülen Rusya’da farklı uluslar ayaktaydı. Köylülerin toprak talepleri yükselmişti. Rus-Japon savaşında Rusya’nın durumu kötüleşiyordu. Bu gelişmeler rejime karşı muhalefeti artırıyordu. Rejim her şeye karşın hiçbir yeniliğe sıcak bakmıyor ve giderek içine kapanıyordu. Ülkede siyasal bir kriz olgunlaşıyordu. Bu krizin patlaması için bir kıvılcım yeterli olacaktı.
Zubatovcu sendikacılıktan sonra, Petersburg’ta “hayırsever” bir din adamı görünümünde, eksantrik bir kişilik olan ve daha sonra Okhrana’yla çalıştığı ortaya çıkan Papaz Gapon devreye girdi. Gapon’un başında bulunduğu bir işçi derneği kuruldu. 1904’ün sonuna doğru bu derneklerin sayısı 11’e ulaştı. Her derneğin 23 bin civarında üyesi vardı.
1904 Aralık ayında Petersburg’taki Putilov Fabrikası’nda 4 işçi Gapon’un derneğine üye oldukları için işten atıldı. 3 Ocak 1905’te atılanların geri alınması için işçiler greve başladı. İşçiler yardım istemek için Gapon’un derneğine başvurdu. Yapılan toplantılar sonucunda işverene verilecek bir talepler listesi oluşturuldu. Talepler kısaca şöyleydi: Atılan işçilerin işe geri dönmesi, 8 saatlik işgünü, asgari ücretlerin yeniden belirlenmesi, sağlık önlemelerinin alınması.
Yapılan toplantılarda sosyalistler de etkin olmaya başladı. Özellikle Menşevik’ler öne çıkmıştı. Talepler listesi Gapon’un muhalefetine rağmen değiştirildi ve siyasal içerik kazandırıldı. İşçilerin toplanma özgürlüğü, köylülere toprak verilmesi, basın özgürlüğü, Rus-Japon savaşına son verilmesi, kurucu meclisin toplanması gibi siyasal talepler listeye eklendi. 135 bin kişi talepler listesini imzaladı.
9 Ocak 1905’te Gapon ve işçiler ellerinde kutsal resimlerle ve çarın portreleriyle Kışlık Saraya doğru yürümeye başladı. Kitlenin sayısı 200 bine ulaşmıştı. Ordu birlikleri yürüyüşçülere dağılmalarını söyledi. Göstericiler dağılmadı. Açılan ateş sonucunda binlerce kadın, erkek ve çocuk katledildi.
Kanlı Pazar, Rus halkı üzerine inanılmaz bir etki yarattı. Toplumsal muhalefet güçlendi. Kanlı Pazar “Küçük Baba” olarak görülen çar efsanesinin sonunu getirdi.
Özellikle işçi hareketi giderek yükseldi. Köylü hareketi gelişti. Yoksul, yarı toprak kölesi milyonlar öfkeyle ayağa kalktı. Ağustos ayında kurulan Köylü Birliği, Rus köylüsünün ilk siyasal örgütü oldu.
İşçi sınıfının Ocak-Şubat ayında gerçekleştirdiği grevlere katılım 150 bine ulaştı. On yılın en büyük grev dalgası yaşanıyordu. Kafkasya’da, Polonya’da, Batlık Kıyıları’nda işçi hareketi ve ezilen ulusların talepleri birleşerek siyasallaşıyordu.
Ocak-Şubat grevleri bir dizi işçi örgütlenmesi yarattı. Dalgasal bir şekilde gelişen ve yayılan grevlere hiçbir siyasal yapılanma ve oluşum müdahale edemedi ve yönlendirme olanağı bulamadı. İşçi hareketinin dalgasal yükselişi karşısında bütün siyasi oluşumlar atıl kalmıştı. Bu kendiliğindenci yükseliş beraberinde yine aynı özelliklere sahip bir dizi (Temsilciler Meclisi, İşçi Komisyonu, Grev Komitesi gibi) işçi örgütlenmesi yarattı.
Bu örgütlenmeler geçici karakterdeydi. Grev anlarında doğuyor, çalışma ve yaşam koşullarının düzeltilmesini hedefliyorlardı.
1905’in ilk Sovyet’i Rusya’nın Manchester’i olarak kabul edilen, tekstil sanayinin merkezlerinden biri olan İvanovo-Voznesensk’te kuruldu. Mayıs’ta başlayan 40 bin işçinin katıldığı grevde, işçiler 110 üyeli Sovyetler’in kurulduğunu ilan etti. Sovyet, Temmuz ayına kadar faaliyetlerini sürdürdü.
Ardından Kostroma’da 10 bin işçi greve çıktı ve Grevci Temsilciler Meclisi oluşturuldu. Bu iki örnek şehir çapında kurulan ve bütün işkollarını kapsayan sovyetleri temsil ediyordu. Eylül ayında Moskova’da matbaa işçileri grevinde Matbaa İşçileri Sovyeti kuruldu. Bu sovyet oluşumu da işkolu bazında bir örgütlenmeyi ifade ediyordu.
Bu arada çarlık hükümeti, seçimlerin yapılması Duma’nın toplanması için bir kararname çıkardı. Japonya’yla Ağustos ayının sonunda barış anlaşması imzalandı. Bu gelişmeler görünürde istikrarlı bir tablo çizse de, Ekim ayında kendiliğinden başlayan genel grev, bir devrim dalgasının habercisi oldu.
12 Ekim’de bütün sanayi kentleri ve işçiler genel grevdeydi. Genel grevin en yüksek noktasında Petersburg İşçi Temsilcileri Sovyeti kuruldu. Sovyet, işçi hareketinin mücadele ve örgütlenme zenginliğinin muhteşem örneklerinden biri oldu. Sovyet, Rus devrim hareketinin kritik bir momentini işaretliyordu.
O günleri fiilen Sovyet çalışması içinde yer alan Voline şöyle anlatmaktadır: “Grevin başlamasında hiçbir siyasal partinin, hatta hiçbir grev komitesinin rolü bile olmadı. İşçiler kendi kendilerinin ‘şefi’ olarak, gönüllü bir atılım içersinde fabrikaları ve şantiyeleri terk ettiler. Hareketi bir kenarından bile yakalama fırsatını bulamayan siyasi partiler tümüyle devre dışı kaldılar.”[12]
Sovyet genel grevle ortaya çıkan bir ihtiyaca cevap olarak doğmuştu. Başlangıçta Sovyet sınırlı bir görev ifa ediyordu. Birkaç gün içinde işçilerin genel siyasal temsilciliğini üstlenen bir örgüt mahiyeti kazandı. Hızla “işçi parlamentosuna” dönüştü. “Böyle bir dönüşüm ne önceden düşünülmüş ne de bilinçli önceden hissedilmişti.”[13] 
Moskova Sovyeti, Petersburg Sovyeti’nden sonra kurulan en önemli Sovyet’ti. 180 bin işçiyi temsil ediyordu ve 1905 ayaklanmasının ana yapılarından biri olarak hareket edecekti.
Yıl boyunca Rusya’nın birçok şehrinde sovyetlerin kurulması devam etti. Şehir sovyetlerinin dışında yaygın biçimde semt sovyetleri kuruldu. Örneğin Moskova ve Odessa’da şehir sovyeti, semt Sovyetleri’nin üzerinden şekillendi.
Şehir ve semt Sovyetleri arasından işlev ve işleyiş açısından hiçbir sorun çıkmadı. Doğal olarak kabul edilen işleyişe göre şehir sovyetleri genel ve politik sorunları çözüme bağlayacak kararlar aldı. Semt sovyetlerleri ise bu kararları yürürlüğe koyan bir misyonla hareket etti.
Sovyet toplantıları doğrudan demokrasinin somut pratikleri oldu. Son derece heyecanlı ve yoğun geçen bu toplantılar “sıradan” bir işçinin kolektif iradesini yansıtıyordu. Sovyetler faaliyetlerini örgütlü bir şekilde yürütmek için alt komisyonlar oluşturdu.
1905 Sovyetleri üzerine özel olarak duran V. İ. Lenin, devrime ilişkin Menşevik’lerin determinist yorumuna karşın volantirist bir yorum yapmaktaydı. Bu perspektif kendini Sovyet değerlendirmesinde de gösterdi. Onun, Sovyetleri “bir ayaklanma organı”, “devrimci yeni iktidarın çekirdekleri” olarak görmesi, bu anlayışa paralel bir çözümlemeydi. Bundan ötürü, Menşevik’lerin sovyetleri devrimci öz yönetim örgütlenmeleri olarak görmelerini sert bir dille reddetti.
V. İ. Lenin, ayaklanmanın başarıya ulaşması ve geçici devrim hükümetinin kurulmasıyla ancak devrimci öz yönetim örgütlenmesinin (geçici devrim hükümetinin bu misyonu üstlenmesiyle) gerçekleşebileceğini ileri sürdü. Kısaca, devrimci öz yönetimin ayaklanmanın başlangıcında değil, son bölümde kurulabileceğini vurguladı. Çünkü O partinin yönetici rolüne özel önem veriyor ve bu rolün altını çiziyordu. Menşevik’ler için Sovyetler işçi-kitle partisinin gelişiminde vazgeçilmez önem taşıyorlardı. Bolşevik’ler ise Sovyetleri, iktidara yönelik mücadele içersinde taktik bir araç oldukları ölçüde önemli görüyorlardı.
V. İ. Lenin 1905 Sovyetleri üzerine net açılımlar ve tanımlamalar yaptı. Fakat bütün bu açılımlara rağmen Sovyetlere yönelik kuramsal bir çerçeve ortaya konulmadı. Ağırlıkla Sovyetler üzerine yorumlar, politik ihtiyaçların gereği doğrultusunda yapıldı. 1906’da Petersburg Sovyeti’nin yıkılışından sonra V. İ. Lenin daha ihtiyatlı bir tutum içine girdi. Sovyetleri siyaset dışı örgütlenme olarak değerlendirip, mesafeli yaklaştı. Sovyetler üzerine kuramsal açılımlarını asıl olarak 1917’de ifade etmeye başladı. 1905 tanımlamaları ve izahları bir anlamda 1917’deki kuramsal açılımların nüvesiydi.
1907’de RSDİP’in 5. Kongresi’nde; partinin proleter kitleler içinde yeterli çalışma yapması ve yaygınlaşmasıyla Sovyet tipi örgütlenmenin gereksizleşeceğini açıkladı. Hatta bu tür örgütlenmelerin “anarko-sendikalizm” tehlikesini içinde barındırabileceğini ileri sürdü. V. İ. Lenin 1905-1906 yıllarında önemle üzerinde durduğu ve işçi demokrasisinin organları olarak gördüğü Sovyetler’i 1907’de partinin kitleler üzerinde etkili olmak için kullandığı araçlar olarak değerlendirmeye başladı.[14]
1907-1916 yılları arasında bu düşüncelerini korudu. Az sayıda yaptığı Sovyetler üzerine açılımlarında, “ayaklanma örgütleri”, “devrimci iktidarın organları” gibi tanımlamalarına devam etti. Kitle grevlerinin baş gösterdiği ve ayaklanmaların geliştiği ve başarı kazandığı dönemlerde Sovyet tipi kurumların yararlı olacağını belirtti.
Nisan Tezleri (1917) adlı çalışmasında, o zamana kadar teorik içeriği doldurulmamış Sovyet örgütlenmelerine ilişkin önemli çözümlemelerde bulundu. Ve Rus Devrimi’nin yönelimi olan Kesintisiz Devrim’in teorik çerçevesini açıkladı. 1905 Devrimi ve Sovyetler, 1917 Şubat’ına ve Ekim’ine ışık tuttu. İlk prova ve ilk deneyim 1905’te yaşandı.[15]
 
II.2) 1905 DEVRİMİ
 
Tekrar pahasına anımsarsak: Çarlık Rusyası’nın 1904-1905 yıllarında Batı Pasifik’te, Kore ve Mançurya coğrafyasında Japonya’ya karşı savaşı yitirmiş olması, ülkeyi derin bir ekonomik ve politik krize sürükleyecekti.
Tarihe “Kanlı Pazar” adıyla geçecek olan 9 (Batı takvimi ile 22) Ocak 1905 günü, Putilov fabrikası işçileri, bir Zubatov (ünlü polis şefi) sendikacısı olan Papaz Gapon’un öncülüğünde, “Çar babaları”ndan yardım istemek üzere St. Petersburg’daki Kışlık Saray’a -aileleri ile- barışçı biçimde yürüyeceklerdi ama, hiç ummadıkları biçimde makineli tüfeklerin ateşi ile karşılaşacaklardı.
Ölen ve yaralanan yüzlerce işçinin kanları karların rengini kızıla döndürürken, “Çar Baba” düşüncesi de işçilerin kafalarında son nefesini verecekti. Artık 1905 ihtilali başlamıştı, ve ihtilalin ateşi başta St. Petersburg ve Moskova olmak üzere işçilerin yoğun olduğu tüm merkezleri bir anda saracaktı.
Ağustos 1905’de, greve katılan işçilerin sayıları 70 bini bulacaktı ve bu sayı günün koşullarında son derece yüksekti. Ayrıca, Karadeniz Filosu’na bağlı Potemkin Zırhlısı’nın bahriyelileri ihtilalin saflarına katılacaktı.
Memurların, öğrencilerin, avukatların, mühendislerin, hekimlerin, diğer aydınların, demiryolu çalışanlarının katılımları ile grev, ülke çapında milyonların katıldığı bir genel greve dönüşecekti...
İşte tam bu ihtilalci sürecin başlangıcında, herhangi siyasi bir partinin müdahalesi olmadan, tamamen kendiliğinden, 13 Ekim (Batı takvimi ile 26 Ekim) 1905 günü St. Petersburg’un tüm fabrikalarında, atölyelerinde, ve tamirhanelerinde, Sovyet adını alacak olan halk meclisi için seçim yapılacaktı. Tamamen kendiliğinden doğmuş olan Sovyet Meclisi’nin Rusça’daki anlamı, “salık verme meclisi”, veya “çağrı meclisi” olmaktadır...
Kısa sürede aynı şekilde Moskova Sovyeti doğacaktı ve sovyetler kısa sürede tüm işçi merkezlerinde yayılacaklardı...
Moskova Sovyeti’nde, -Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin 1903 kongresinde doğmuş olan ve çoğunluk anlamına gelen V. İ. Lenin öndeliğindeki- Bolşevik hizbi iktidarı eline alacaktı...
St. Petersburg Sovyeti’nde ise Julius Martov önderliğindeki Menşevik (azınlık) hizbi ön planda idi...
İhtilalin yönetim merkezi hâline gelen sovyetlere kısa sürede “Asker Sovyetleri” ve “Bahriyeli Sovyetleri” de katılacaktı. Anlaşılmış olacağı gibi, bu sovyetler de kara ordusundan ve denizcilerden temsilciler bulunmaktaydı. Sonuçta, silahlı kuvvetlerden unsurlar da devrimin safında yerlerini almış oluyorlardı... Ordu politikanın dışında kalamazdı. Ordunun içindeki değişik unsurlar ya devrimden, ya da karşı-devrimden yana saf tutmak zorunda idiler...
1905 Devrimi 1917’nin “genel provası”ydı.
1917 Şubat ve Ekim Devrimleri’nin dayandığı temel örgütlenme, proletaryanın iktidar aygıtları, onun sınıf egemenliğinin politik araçları olarak Sovyetler, 1905’in ürünüydü. Yani Sovyetler, kapitalizmden komünizme geçiş sürecinin zorunlu kıldığı proletarya diktatörlüğünün Rusya özgülünde ortaya çıkan biçimiydi.
V. İ. Lenin, 1917’de, ‘Nisan Tezleri’nde, yeni bir devlet tipini temsil ettiklerinin anlaşılmadığından yakınırken, Sovyetleri böyle tanımlıyordu.
Bu yakınma, yalnızca Plehanov, Axselrod ve Julius Martov gibi Menşevik önderlere değil, Rusya’daki Bolşevik örgütün yöneticilerine de yönelikti. Dolayısıyla “anlaşılmazlığın” Sovyet devletinin kaderinde nasıl bir rol oynamış olabileceği önemli bir sorudur.
V. İ. Lenin, tarihin “demokratik devletin üstün tipini”, “Engels’in deyimine göre, bir çok bakımdan bir devlet olmaktan çıkan, ‘artık terimin gerçek anlamında bir devlet olmayan’ devleti” ortaya çıkardığını ve bu devletin “halktan ayrı ordunun ve polisin yerine, halkın kendisinin doğrudan ve dolaysız silahlanmasını geçiren Paris Komünü tipi bir devlet” olduğunu kaydeder.
“Rus Devriminin 1905’te ve 1917’de kurmaya başladığı devlet, işte bu tipte bir devlettir.” “Kendi tarzlarında bir demokrasiyi kendiliğinden yaratan halk yığınlarının girişkenliği üzerine” kurulan bir devlet.
1905 devrimi, “genel bir prova” olmanın yanısıra daha özel bir anlama sahiptir. Proletaryanın, pratik mücadele içinde nasıl kendi iktidar organlarını yaratma potansiyeline sahip olduğunun ve böyle bir girişkenlik içinde nasıl hızla politikleştiğinin, Paris Komünü’nden sonraki ilk önemli örneğidir bu devrim.
Gerçekten de 1905 Ocak ayının doruk noktasında 150 bin işçi grevdeydi. Ocak ve Şubat aylarındaki toplam işgünü kaybı geçen on yıldan grevlerde kaybedilen işgünü sayısından daha fazlaydı. Hareket 1905 Ekimine kadar ekonomik özelliğini korudu ve ancak bundan sonra otokrasi karşıtı bir nitelik kazandı. Şüphesiz bu süreçte madenlerde veya tekstil atölyelerinde çalışan, köyle bağları kuvvetli olan ve genelde ilk kez greve giden işçilerin Çar hakkındaki yanılsamalarını atmaları zaman almışken Petrograd’ın büyük fabrikalarından gelen metal işçileri Çar karşıtı sloganları büyük bir hevesle atıyordu.
Bu döneme kadar Rus işçi sınıfı içersinde çok az bir etkiye sahip olmuş olan sosyalist hareketler için bir müdahale fırsatı Çarlık rejiminin işçilerin sorunlarını hâlledebilmek için iki komisyon kurmaya karar vermesiyle ortaya çıktı. Komisyonlardan birinde dokuz meslek kesiminden ve seçim bölgesine bölünen başkentin işçilerinin arasından iki dereceli seçimle belirlenecek işçi temsilcileri yer alacaktı. Şubat ortasında toplanan ve büyük çoğunluğu ilerici işçilerden oluşan 400 genel seçmen, temelde hapse atılan genel seçmenlerin serbest bırakılmasıyla düşünce ve toplantı özgürlüğü isteyen bir bildiri hazırladılar. Bunun sonunda komisyon kısa sürede dağıtıldıysa da işçi sınıfına sadece düşünsel netliğini değil, aynı zamanda örgütsel birikimini de arttırdı.
Kitlesel grev dalgasının yarattığı siyasal özgürlük koşullarında işçiler yasadışı grev ve işçi komiteleri kurarak örgütlenmeye giriştiler.
“En azından konseylerin bölük pörçük ortaya çıktıkları hareketin ilk evresi için, grev komitesi ve sovyet arasında kesin bir ayrım yapmak olanaksızdır. (…) Dolayısıyla, sovyetlerin özünde, devrimci yollardan iktidarı hedef alan siyasal mücadele örgütleri olduğunu ileri sürerek, onlardan önce ya da onlarla aynı zamanda ortaya çıkan grev komiteleri, sendikalar gibi işçi kuruluşlarıyla sovyetler arasında netlik farkı olduğunu söyleyen bazı sovyet tarihçilerinin savlarının gerçeklere ne kadar az uyduğu görülür. Oysa, başlangıcında grev komitesi olan bir sovyetin daha sonra bir devrimci mücadele örgütüne dönüşmesi ya da sadece ekonomik taleplere yönelik olarak çalışması bir sürü etmene bağlıydı. Her durumda, sovyetlerin eylemlerinin belirleyici özelliği, ekonomik ve siyasal mücadeleyi hızlandırmak oldu.”[16]
İlk hedefi grevin yönetilmesini sağlamak olan Sovyet zamanla “önemli önemsiz her konuda tavır almayı üstlenen bir ‘işçi parlamentosu’ hâline geldi”[17] ve Ekim grevinden sonra sürekliliğini korumaya karar vererek bir kitle örgütüne dönüştü.
Emekçileri ekonomik çıkarları temelinde birleştiren sürekli kitlesel örgütler olarak sovyetler, kitle grevinin taleplerini karşılamadaki başarısızlığı karşısında ancak 1905’in sonuna doğru rejime karşı silahlı ayaklanmayı üstlenmeye niyetlendiklerinde devrimci sınıf örgütlerine dönüştüler.
Devrimci koşulların yeterince olgunlaşmış olmaması, iletişim bozuklukları, ve uluslararası koşulların elverişsizliği sonucu 1905 devrimi, gerisinde önemli deneyimler, ve işçi-asker-bahriyeli sovyetlerini mirasını bırakarak yenilgi ile sonuçlanacaktı... Ardından, başbakan Stolypin’in (Pyotr Arkadyevich Stolypin, 1862-1911) adıyla anılan karanlık bir gericilik dönemi, gericilik dönemi başlayacaktı...
 
II.3) EKİM DEVRİMİ
 
Nâzım Hikmet’in “yumuşak ve derin/ sesiyle lenin:/ ‘dün erkendi, yarın geç/ zaman tamam bugün,’ dedi.
yağlı çarklılarla yağlı işçiler:/ ‘bugün!’ dedi.
ölümü açlıktan öldüren siper:/ ‘bugün!’ dedi.
ağır/ çelik/ kara/ toplarıyla avrora:/ ‘bugün!’ dedi,/ ‘bugün!’ dedi,” dizelerindeki Ekim Devrimi ile V. İ. Lenin, “Tarihin en büyük buluşu yapılmış, proleter tip bir devlet yaratılmıştır,” diyordu.
Evet Ekim Devrimi’yle, “İlk kez burjuva olmayan bir devlet keşfedildi.”
Burjuvalara göre onlar; “baldırı çıplak”tılar. Yönetmeyi bilmezlerdi; yönetmek burjuvaların işiydi. Onlar burjuvazinin için çalışıp, burjuvalar için üretmeliydiler.
7 Kasım (eski takvime göre 24 Ekim) 1917’de bunun böyle olmadığına tanık oldu tüm dünya. Üreten ve yaratan baldırı çıplaklar devrimle iktidarı alaşağı edip “Biz yöneteceğiz” diyerek burjuvaların, kulakların saltanatına son verdiler.
Üreten ve yaratan onlardır! Neden yönetemeyeceklerdi ki?
Ekim Devrimi’ne ilişkin liberal aptallıkları bir kenara bırakırsanız;[18] Ekim Devrimi bu soruların ve daha yüzlerce sorunun tek bilimsel yanıttı; John Reed’in ifadesiyle, “Dünyayı Sarsan On Gün”dü…
Yani Bolşevik’lerin önderliğinde gerçekleşen devrim, sadece XX. yüzyılı biçimlendirmekle kalmamış, dünya çapında kitlesel bir zihniyet depremine de yol açmıştı.
“Tarihin en büyük buluşu yapılmış, proleter tip bir devlet yaratılmıştır. Yeryüzünde hiçbir güç sovyet devletinin yaratılmış olduğu gerçeğini yok edemez. Bu tarihsel bir zaferdir. Yüzlerce yıldır devletler burjuva modele göre yaratıldı ve ilk kez burjuva olmayan bir devlet keşfedildi. Yönetim aygıtımız bozuk olabilir; ama icat edilen ilk buharlı makinenin de bozuk olduğu söyleniyor. Hatta hiç kimse bu buharlı makinenin çalışıp çalışmadığını bilmiyor; ama önemli olan bu değil; önemli olan buharlı makinenin bulunmuş olmasıdır. İlk buharlı makinenin hiçbir işe yaramadığını varsaysak bile, somut gerçek, bugün artık buharlı makinelere sahip olduğumuz gerçeğidir. Yönetim aygıtımız çok bozuk olsa bile, onun yaratılmış olduğu gerçeği değişmez,” diyen V. İ. Lenin sonuna kadar haklıydı…
Ya da “Ekim Devrimi’nde büyük kitleler ‘sokaklara dökülmedi’. Büyük kitlesel yürüyüşler yapılmadı; çok sayıda işçi, asker, hatta sıradan vatandaş sokakları doldurmadı. Petrograd halkı, bunun yerine günlük normal işleriyle ilgilendi. Bir yere kadar, ayaklanma neredeyse kansız oldu; V. İ. Lenin’in kendisi de ayaklanmanın çok kolay olmasına hayret etti. Kışlık Saray’ın ele geçirilmesi sırasında elbette ara sıra ateş edildi, ama saraya ‘saldırı’, Sergey Ayzenştayn’ın yarı belgesel ekim filminde gösterdiği gibi, çarpışmalarla, açılan yoğun ateşler altında gerçekleşmedi. Bazıları kazara, sadece dokuz denizci ve altı saray muhafızı öldürüldü. (En etkileyici olay, asker ve seyirci kalabalığının sarayın devasa şarap mahzenini ele geçirip, kızıl muhafızlar ve birlikler onları dışarı çıkarana kadar çarın kaliteli şaraplarını alırken yaşandı.) Hükümet ayaklanmacı birliklere büyük bir uysallıkla teslim olmuştu. Çok zayıf bir direniş gösterdiler -hükümetin emrinde çok az askerî güç vardı- ve ADK’nin (Askerî Devrim Komitesi) ayaklanmayı tamamlaması için 30.000 kızıl muhafız, denizci ve asker yetmişti,”[19] diyen Murray Bookchin ise, devrimi bir ana indirgeyerek saçmalıyordu. Çünkü Ekim 1917, 1905’den bu yana süregelen sancılı bir sürecin zirvesiydi. Uzun ve acılı bir iç savaşa doğru uzayacak bir süreç.
Şimdi burada durup, Şubat ve Ekim Devrimi ile İkili iktidar konusunda bir parantez açmak gerek:
Malum devrimleri toplumların gündemine getiren, mevcut düzenin artık işleyemez hâle gelmesidir. Devrimler toplumun çöküşe geçmesi karşısında yığınların can havliyle gidişata müdahale etmesiyle başlar.
Çarlık rejimi, 1917’ye girildiğinde, savaşın getirdiği ağır yıkımlara dayanamayarak çökmeye başlamıştı. Rejim savaşa sürdüğü milyonlarca askerin iaşesini, donanımını artık sağlayamıyor, askeri cephede tutamıyordu. Cephelerde ağır zayiat veriliyor, bozgun havası yayılıyordu.
Muazzam miktarda işgücünün ekonomiden çekilip silah altına alınması, üretimde büyük düşüşlere yol açmıştı. Rus sanayi Avrupa’nın ürettiği makinelere, yedek parçalara, mamul ve yarı mamul mallara göbeğinden bağımlıydı. Savaş yüzünden Avrupa’dan mal gelişi aksadığı için sanayin çarkları zorlukla dönüyordu. Sonra, zaten yetersiz olan demiryolları şebekesine askeri sevkiyatın aşırı yük bindirmesinden ötürü ulaşım sık sık kesiliyor, hammadde, petrol, kömür temininde sıkıntılar yaşanıyordu.
Enflasyon, karaborsa, kıtlık gittikçe artıyordu. Halk yığınları umutsuzluk içindeydi. Ciddi bir açlık tehlikesi baş göstermişti. Şubat ayı ortalarında Petrograd’ta sadece on günlük un stoğu kalmıştı. Bunun üzerine şehir yönetimi ekmeği karneye bağlama kararı aldı. 16 Şubat günü kararın duyulması üzerine halk fırınlara, yiyecek satan yerlere hücum etti. Bir kaç saat içinde satılacak mal kalmayınca dükkânlar kapandı. Öfkeli kalabalıklar dükkânların camlarını kırdı, şehirde gerilim yükseldi.
Hatırlanırsa: Devrimin ilk kıvılcımı 21 Şubat’ta Putilov işçilerinin, işverenin lokavt ilan etmesi üzerine başlattıkları grevle çakıldı. Bu grevi kadınların 23 Şubat Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü’nde ekmek kıtlığını protesto etmek için sokaklara çıkması izledi. Bu gösteride 1907’de derlenen kızıl bayraklar yeniden ortaya çıktı.
Aynı gün Bolşevik’lerin öteden beri örgütlü olduğu Vyborg bölgesi işçilerinin grevi başladı. Grev kısa sürede Petrograd’ın diğer işçi semtlerine yayıldı.
Petrograd’ta devrimin kıvılcımını çakan, tekstil fabrikalarındaki kadın işçilerin sokağa çıkması oldu. Eski takvimle 23 Şubat’a rastlayan Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü’nde kadın işçiler sokaklara döküldüler. Gösterilere grevdeki Putilov işçileri de katıldı. “Ekmek İstiyoruz”, “Kahrolsun Otokrasi”, “Kahrolsun Savaş” sloganları şehre hızla yayıldı.
Kadın işçilerin başlattığı hareketin bu kadar büyüyeceğini hiçbir devrimci örgüt tahmin edememişti:
“Kadınlar gününün devrimi başlatacağı kimsenin aklına gelmemişti. Tek bir örgüt dahi o gün için grev çağrısı yapmamıştı. Hatta, en mücadeleci Bolşevik örgütlerden biri olan, işçi semti Viborg’daki komite grevlere karşı çıkıyordu. Bu işçi bölgesindeki liderlerden biri olan Kayurov’a göre, kitlelerin ruh hâli çok gergindi ve herhangi bir grevin açık çatışmaya dönüşme tehlikesi vardı. Komite, militan eylem için zamanın henüz olgunlaşmadığını düşündüğünden -parti yeterince güçlü değildi ve işçilerle askerler arasındaki ilişkiler zayıftı- grev çağrısı yapmamayı, onun yerine gelecekteki devrimci eylemler için hazırlanmayı kararlaştırmıştı.
“23 Şubat’ın arifesinde komitenin çizgisi buydu ve herkes bunu benimsemiş görünüyordu. Ama ertesi sabah, bütün direktiflere rağmen, kadın tekstil işçileri greve çıktılar ve destek vermeleri için metal işçilerine temsilciler gönderdiler. Kayurov, destek çağrısını Bolşevik’lerin ‘gönülsüzce’ kabul ettiklerini, Menşevik ve sosyalist devrimci işçilerin de onları takip ettiğini yazıyor. …
“Hiç kimse ama hiç kimse, 23 Şubat’ın mutlakiyete karşı kararlı kalkışmanın başlangıcı olacağını düşünmemişti. Perspektifleri belirsiz ama her hâlükârda sınırlı bir gösteri olacağı konuşuluyordu.
Şubat Devrimi, kendi devrimci örgütlerinin direnişine rağmen aşağıdan başlatılmıştır. Kendi başlarına inisiyatifi alanlar, proletaryanın en çok ezilen kesimi olan ve içlerinde hiç kuşkusuz pek çok asker eşinin de bulunduğu kadın tekstil işçileri olmuştur.
24 Şubat’ta Sovyetler yeniden ortaya çıktı. Petrograd’lı işçiler fabrikalarda Sovyet seçimleri yapmaya başladılar.
25 Şubat’ta genel grev ilân edildi. Petrograd işçisi meydanlara aktı. Çarlık hükümeti göstericilerin üstüne asker sürdü. Askeri birliklere gösterilerin bastırılması emrini verdi. Ama işçilerin karşısına çıkarılan askerlerde itaatsizlik baş gösterdi. Hükümet bunun üzerine polisi harekete geçirdi. İşçilerin direnişi geliştikçe, askerler de göstericilere katılmaya ve polisle çatışmaya başladılar. Petrograd’a çok yakın olan Kronştadt adasındaki Baltık deniz üssünde isyan çıktı. İsyancı bahriyeliler gemileri ve adadaki kasabayı ele geçirdiler.
26 Şubat’ta pek çok yerde göstericilere ateş açıldı. Ölenler ve yaralananlar oldu. Aynı gün, içlerinde Petrograd Komitesi’nin üyelerinin de olduğu yüzlerce işçi tutuklandı. Çarın emrine uymayıp isyana katılan askerler tutuklanarak Peter ve Paul kalesine kapatıldı.
Başbakan Prens Goliçin, rejimin tavizsizliğini göstermek için, 26 Şubat’ta Çar adına Duma’yı kapattı. Duma, karara uyup uymama arasında bocaladı, bir ara çözüm olarak 27 Şubat sabahı “Duma Geçici Komitesi”ni kurdu. Komite, başkentte düzeni yeniden sağlamak ve kamu kurumlarıyla yeniden temasa geçmek görevini üstlendi.
27 Şubat’ta ayaklanma askeri birliklere sıçradı.26 Şubat’ta işçilere ateş açan Volinski alayı, bir daha işçilere ateş açmama kararı aldı. Birçok askeri birlikte askerler kışlaları terk ederek işçilere katıldılar. 28 Şubat’ta işçilerin ve askerlerin katıldığı ayaklanma en tepe noktasına ulaştı. Silahlı işçi ve askerler, Peter ve Paul kalesini işgal ettiler. Yakalayabildikleri hükümet üyelerini tutuklamaya başladılar.
Bolşevik parti Petrograd örgütü, devrim başladıktan sonraki ilk bildirisini ancak 27 Şubat günü çıkarabildi. Bildiri, “İşçi sınıfı ve devrimci ordunun görevi, yeni rejimi, yeni cumhuriyet rejimini yönetecek bir geçici devrimci hükümeti kurmaktır” çağrısı yaptı.
27 Şubat akşamına doğru güçler dengesi hızla değişti, generallerin Çar İkinci Nikola’nın arkasında duramayacağı belli oldu. Duma’nın çalıştığı Tauride Sarayı artık Petrograd Sovyeti’nin işgali altındaydı. Duma Komitesi’nin önde gelen üyesi Milyukov, binayı doldurmuş olan ayaklanmacıları, halkın güvenini kazanacak bir hükümet kurma taahhüdüyle yatıştırmaya çalıştı. Duma Komitesi başkanı Rodziyanko, daha sonra, “Duma bu sorumluluğu yüklenmek istemeseydi, tutuklanacak ve üyelerin tümü ayaklanan askerlerce öldürülecekti” diye yazacaktı.[20]
Duma Komitesi, Petrograd Sovyeti ile iktidar pazarlığına girişti. 2 Mart sabaha karşı anlaşma sağlandı. Anlaşmaya göre Petrograd Sovyeti, demokratik reformları yapmak, ilhakçı olmayan bir barış için çalışmak kaydıyla, kurulacak geçici hükümeti destekleyecekti. Bu arada İkinci Nikola’ya tahttan vazgeçtiğine dair bir kağıt imzalatıldı ve 3 Mart’ta Prens Lvov başkanlığında geçici hükümet ilân edildi.
Geçici hükümet, ancak Petrograd Sovyeti’nin müsaade ettiği kadar yetki kullanabiliyordu. Hükümetin savaş bakanı Guşkov’un general Aleksiyev’e yolladığı meşhur mektup, bu durumu şöyle tespit eder:
“Geçici hükümet hiçbir gerçek yetkiye sahip değildir. Buyrukları, ancak İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyeti’nin iradesine uygun olduğu ölçüde yerine getirilmektedir. Gerçek iktidarın en önemli unsurlarını, askeri kıtaları, demiryollarını, posta-telgraf ulaşımını elinde tutan odur. Geçici hükümetin, Sovyet’in onun varlığını kabul ettiği ve bu varlığa izin verdiği ölçüde var olduğu açıkça söylenebilir.”[21]
Şubat ile Ekim arasında, devrim dalgası bir sele dönüştü. 1917 Şubat Devrimi ile, sermayenin küresel iktidarına karşı Rusya coğrafyasından bir meydan okuma başlatmıştı. İşçiler, mülksüzler, ezilenler, kır yoksulları, mevcut düzenin yığınsal çapta pratik eleştirisini yapmak suretiyle yepyeni bir dünya yaratma işine koyulmuşlardı. Rusya, sermayenin böylece hırpalanmakta olan sapkın toplumsal iktidarı ile yığınsal mücadelenin yaratmakta olduğu insana ait toplumsal iktidarı yan yana barındıran bir geçiş dönemine girmişti.
Sovyetler, fabrika komiteleri, mahalle konseyleri, kolektifler, inisiyatifler, adları ne olursa olsun hepsi, kendi kaderlerini kendi ellerine almaya çalışan yığınların yaratmakta olduğu otonom iktidar organlarıydılar. Sovyetler, işçilerin yanı sıra askerlerin ve kır emekçilerinin de müdahale organları olarak bütün ülkeye yayılıyordu. Ülkeyi sarmakta olan sovyet ağının, devlet iktidarını elinde tutan geçici hükümete karşı ezici üstünlüğü, her kesimden halk kitlelerinin meydanlardaki fiili gücünü temsil etmesinden geliyordu.
Sovyet toplantıları herkesin katıldığı, fikir alışverişinde bulunduğu, eğilimlerin berraklaştığı açık forumlar olarak işliyordu. İşçilerle askerler yan yana tartışıyor, herkes farklı kesimlerin farklı sorunlarını birbirlerinden doğrudan öğreniyordu. Böylece mücadelenin yaşamın her alanını kapsayan çok boyutlu niteliği daha iyi kavranıyor ve genel mutabakatlar ortaya çıkıyordu. Sovyet toplantılarında varılan mutabakatlar, derhâl mücadeleye yansıyor ve toplumsal pratik hemen dönüşmeye başlıyordu.
Çarlığın çöküşüyle birlikte emir komuta zincirini kıran bir milyondan fazla asker köyüne geri dönmüştü. Kırdaki iktidar boşluğunu hızla köylü sovyetleri doldurmaya başlamıştı. Köylüler mevcut toprak mülkiyeti düzeninin yığınsal olarak pratik eleştirisini yapmaya, yani toprakları bölüşmeye girişmişlerdi.
Evet 1905 devrimindeki gibi, ilk kez Petrograd’da ortaya çıkan işçi vekilleri Sovyetleri, kısa sürede askerleri ve köylüleri de içine alarak ülkenin tümüne yayıldı ve Rusya’nın tek gücü hâline geldi. Artık iktidar fiili olarak işçi ve asker Sovyetlerinin elindeydi.
Ancak fiili iktidarın Sovyetlerde oluşu, iktidar sorununun çözümü için yeterli değildi. Sovyetlerin, Rusya’nın tek siyasi iktidarı olmasının önündeki başlıca engel bizzat Sovyetlerin toplumsal bileşimi ve bu bileşime egemen olan siyasetin, siyasi iktidarın niteliğine ilişkin görüşleriydi. Sovyetlerde askerler ve köylüler, işçilerden daha büyük bir temsil olanağına sahiptiler. Bunun nedeni sadece köylüğün nüfus içindeki çoğunluğu oluşturması değil, Sovyetlere temsilci seçimindeki orantısızlıklardı. Örneğin Petrograd’da 150 bin askere karşın, 450 bin işçi olmasına rağmen, askerlerin Sovyetlerdeki temsilci sayısı işçilerin iki katından fazlaydı. Aynı dengesiz durum işçiler için de geçerliydi. Tüm fabrikaların yüzde 87’sini oluşturan büyük fabrikaların delege sayısı, yüzde 13’ü oluşturan küçük işletmelerdeki delege sayısıyla neredeyse eşitti (488’e karşı 422). Daha da önemlisi, siyasi olarak Sovyetlerde Menşevik ve Sosyal Devrimciler (SD) ezici bir üstünlüğe sahiplerdi. Petrograd Sovyetlerindeki 1600 delegeden sadece 40’ı Bolşevik’ti.[22]
Duma’da bir geçici burjuva hükümetin kurulmasını olanaklı hâle getirerek ikili iktidarın oluşmasına yol açan bizzat Sovyetlerin bu bileşimi ve bileşime egemen olan Menşevik ve Sosyalist Devrimci görüşlerdi.
Menşevik ve Sosyalist Devrimciler’e göre Rusya’daki devrim, bir burjuva demokratik devrimdi; dolayısıyla iktidar olma sırası da burjuvazide olmalıydı. Sovyetlerin iktidarı alması yanlıştı; onun görevi demokratik bir güç olarak iktidarı dışarıdan etkilemekti.
Menşevik’lerin Sovyetlerdeki en etkili liderlerinden biri olan Tsereteli, iktidarla ve Sovyetlerin rolüyle ilgili görüşlerini şöyle özetliyordu: “Burjuvaziyle bir uzlaşmaya varılması zorunludur. Devrimin izleyebileceği başka bir yol yoktur. Tüm iktidarın elimizde olduğu ve bir parmak hareketiyle hükümeti alaşağı edebileceğimiz doğru; ancak bu, devrimi bozguna uğratmak anlamına gelir.”[23]
Sovyetlerin 2 Mart 1917 tarihli toplantısında, “devrimi bozguna uğratmamak” adına Menşevik ve Sosyalist Devrimci (SD) çoğunluk oylarıyla iktidar Geçici Hükümet’e devredildi…
V. İ. Lenin Bolşevik Parti’de bu tartışmaların olduğu dönemde Zürih’teydi, tartışmaya Zürih’ten, uzaktan mektuplar dizisiyle katılmaya çalıştı. Ancak V. İ. Lenin’in mektupları uzakta olması, ülkedeki durumu tam olarak görememesi ve Menşevik’ler ile oluşan olumlu havayı dinamitleyeceği gerekçesiyle Pravda yazı kurulu tarafından sansür edildi. V. İ. Lenin’in 7 Mart’ta yazdığı ilk mektup Pravda’da ancak 21 Mart’ta yayınlandı.
Bolşevik Parti’deki bu kafa karışıklığı ve savrulmalara yol açan şey, Rusya’da devrimci sürecin özgünlüğü nedeniyle -iktidar ikiliği- devrimin hâlâ burjuva demokratik aşamada olduğu yanılsamasıydı. Bolşevik Parti’deki bu kafa karışıklığı ancak V. İ. Lenin’in Petrograd’a gelmesiyle dağılmaya başladı.
V. İ. Lenin 22 Martta 32 kişiden oluşan bir Bolşevik grupla Almanya’dan mühürlü bir trenle Rusya’ya döndü. Bu tren 1917, 3-4 Temmuz olayları sırasında V. İ. Lenin’in Menşevik’ler tarafından Alman ajanı olmakla suçlanmasına ve hakkında tutuklama kararı çıkarılmasına yol açacaktı. Ancak bu yolu izleyerek Rusya’ya dönen sadece O değildi. 5 Mart’ta Menşevik liderlerden Julius Martov da aynı yolu izleyerek Rusya’ya döndü. Bu yolculukta 58 Menşevik, 48 Bund’cu, 34 SD, 18-25 Anarko komünist, 22 partisiz olmak üzere 257 kişi Julius Martov’la birlikteydi.
3 Nisan 1917 akşamı Petersburg Finlandiya Garı’na ulaşan V. İ. Lenin, Bolşevik’ler tarafından karşılandı ve kalabalığa bir konuşma yaptı. Rus Devrimi’ni selamlayarak başladığı konuşmasını “Bugün değilse yarın tüm Avrupa emperyalizminin çökmesi her an beklenebilir. Sizler tarafından gerçekleştirilen Rus Devrimi, bu süreci başlattı ve yeni bir devrin başlangıcı oldu. Yaşasın dünya sosyalist devrimi,” sözleriyle tamamladı.[24]
5 Temmuz’da V. İ. Lenin, Sovyet oturumlarının yapıldığı Tauride sarayında Bolşevik, Menşevik ve bağımsızların oluşturduğu bir sosyal demokrat topluluğa seslendi. Bu toplantıda ilk kez Nisan tezlerini okudu. Tezler sadece Menşevik’ler de değil, Bolşevik’lerde de şok etkisi yarattı. Eski Bolşevik Bogdanov; “sayıklama, bir delinin sayıklamaları” diye bağırarak V. İ. Lenin’in konuşmasını kesti, başka bir eski Bolşevik Goldanberg; V. İ. Lenin’in, “30 yıldan beri boş olan Avrupa tahtına, Bakunin’in tahtına adaylığını koydu”ğunu söyledi. V. İ. Lenin sataşmalara aldırmadan salondan çıktı.[25]
5 Nisan akşamı tezler Bolşevik yöneticilerin toplantısında yeniden okundu; Molotov, Kolantai, ve Şliapnikov dışında hiç kimse V. İ. Lenin’i desteklemedi. Bu V. İ. Lenin’in Parti içindeki ikinci büyük yalnızlığıydı. Birincisini, 1903 RSDİP 2. Kongresindeki Menşevik- Bolşevik bölünmesinde yaşamıştı. Ancak bu yalnızlık birincisinden daha az etkili oldu ve daha kısa sürdü. İki hafta sonra Parti’nin büyük çoğunluğu V. İ. Lenin’le birlikteydi.
V. İ. Lenin ‘Birinci Uzaktan Mektubu’nda, Şubat Devrimi’nin bir mucize olmadığını, bu devrimin gerçekleşmesinin arkasında 1905 devrimci deneyiminin ve emperyalist savaşın büyüttüğü devrimci durumun olduğunu, savaşın devrimde “rejisörlük rolü üstlendiğini” belirtip; Rusya’da, biri burjuvazi ve burjuvalaşmış toprak sahipleri, diğeri işçi ve asker Sovyetleri olmak üzere ikili bir iktidarın oluştuğunu, ikinci iktidarın içinde bulunduğu bilinç ve örgütsel gerilik nedeniyle iktidarı kendi elleriyle burjuvaziye teslim ettiğini, iktidarın burjuvaziye geçişi -sınıfsal el değiştirmesi- anlamında devrimin birinci aşamasının “tamamlandığı”nı, sosyalist devrimin gündemde olduğunu, devrimin bu ikinci aşamasında sınıfların durumu ve sınıflar arası ilişkilerin bir değişime uğradığını, devrimin bu yeni aşamasında, proletaryanın, biri “Rusya’da nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan düzinelerce milyon yarı-proleter ve kısmen küçük-burjuva unsurlar kitlesi”, diğeri, “bütün savaşan ülkelerin ve bir bütün olarak tüm ülkelerin proletaryası” olmak üzere iki müttefike sahip olduğunu vurguladıktan sonra işçilere şu çağrıyı yaptı; “İşçiler, Çarlığa karşı iç savaşta proleter kahramanlık mucizeleri yarattınız, devrimin ikinci aşamasında zaferinizi hazırlamak için proletaryanın ve tüm halkın örgütlenmesinde mucizeler yaratmalısınız.”[26]
V. İ. Lenin mektuplarında değindiği bu noktaları ‘Nisan Tezleri’nde daha da ayrıntılandırdı. Onun tezine karşı çıkanların dayandıkları ana nokta; 1917 Şubat Devrimi’nin öngörüldüğü gibi (“proletaryanın ve köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğü”) biçiminde gerçekleşmediği, bu devrimin önüne koyduğu hiçbir sorunu çözemediği, dolayısıyla henüz “burjuva demokratik devrimin tamamlanmadığı” teziydi ve konuya ilişkin V. İ. Lenin şunları diyordu:
“Her devrimin temel sorunu, iktidar sorunudur. Bu sorun aydınlatılmadıkça devrimde kendi rolünü bilinçli bir biçimde oynamak ve hele devrimi yönetmek söz konusu edilemez.”[27]
“Bugünkü Rusya’ya özgü olan şey, proletaryanın bilinç ve örgütlenme düzeyinin yetersizliğinden ötürü, iktidarı burjuvaziye vermiş olan devrimin birinci aşamasından, iktidarı proletarya ve köylülüğün yoksul katlarına devredecek olan ikinci aşamasına geçiştir.”[28]
“Şubat - Mart 1917 devriminden önce devlet iktidarı, Rusya’da eski bir sınıfa, başında Nikola Romanov’un bulunduğu feodal toprak soylularına aitti.
Bu devrimden sonra, iktidar başka bir sınıfa, yeni bir sınıfa, burjuvaziye ait bulunuyor.
İktidarın bir sınıftan ötekine geçişi, sözcüğün salt bilimsel anlamında olduğu kadar, politik ve pratik anlamıyla da bir devrimin birinci, başlıca ve esas belirtisidir.
Burjuva devrimi, ya da burjuva demokratik devrim, Rusya’da, bu bakımdan tamamlanmıştır.”[29]
V. İ. Lenin’in tezlerine ilişkin parti içinde ilk oylama 7 Nisan’da Petrograd Parti komitesinde oldu. Bu oylamada tezler ikiye karşı on üç oyla reddedildi. 14 Nisan’da Petrograd bölgesi Bolşevik’ler toplantısında tezler yeniden tartışıldı. Toplantıya katılanların büyük çoğunluğu Onun karşı olmasına rağmen, Geçici Hükümet’in desteklenmemesine dair önergesi 6 aleyhte 33 oyla kabul edildi.
Hem Bolşevik partide hem de SD ve Menşevik’lerde V. İ. Lenin’in tezlerine karşı çıkış şu iki noktada düğümleniyordu; birincisi, V. İ. Lenin’in “bütün iktidar Sovyetlere” çağrısının bir silahlı ayaklanma çağrısı olduğu, ikincisi de bu çağrının doğrudan sosyalizme geçişi öngördüğüydü. V. İ. Lenin bu çağrının doğrudan ve hemen bir ayaklanma çağrısı anlamına gelmediğini, “Rusya’da iktidar ikiliğine yol açan koşulların -proletaryanın sayısal zayıflığı, sınıf bilinci ve örgütlenmedeki yetersizliği”- ortadan kaldırılmadan yani, Sovyetleri geçici burjuva hükümete mahkûm eden, SD ve Menşevik’lerin sovyetlerdeki üstünlüğüne son verilmeden Sovyetlerin iktidarı alamayacağını vurguladı.
Ona göre iktidar ikiliği uzun süre devam edemezdi; Çünkü; “Bir devlet içinde iki devlet erki varolamaz. Onlardan biri çekilmek zorundadır, ve tüm Rus burjuvazisi daha şimdiden var gücüyle, İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyetleri’ni olası bütün araçlarla her yerde bir kenara itmeye, zayıflatmaya, bir hiçe indirgemeye ve burjuvazinin mutlak egemenliğini kurmaya çalışıyor.”[30]
Burjuvazinin Sovyetleri ortadan kaldırma girişimi, ancak Sovyetlerde devrimci bir değişimin gerçekleşmesiyle önlenebilirdi. Bunu sağlayacak olan Sovyetlerde çoğunluğu kazanmaya yönelik sabırlı ve kararlı bir propaganda ve ajitasyon faaliyetiydi.”Görünüşte bu “sadece” Propagandist çalışmadır. Gerçeklikte ise en yüksek dereceden pratik devrimci çalışmadır, çünkü dış engeller nedeniyle değil, burjuvazi ona karşı şiddet uyguladığı için değil (Guçkov şimdilik sadece asker kitlesine karşı şiddet kullanma tehdidinde bulunuyor), bilakis kitleler körü körüne bir güvenin esiri oldukları için duraklamış olan, boş laflar içinde boğulan ve yerinden kıpırdamayan devrim başka türlü ilerletilemez.”[31]
Devrimin ilk dört ayında Bolşevik’ler, sovyetler içinde azınlıktaydı. Ancak gerek Rusya’da, gerekse uluslararası alandaki gelişmeler Bolşevik’lerden yanaydı. Rusya’da devrimci kriz derinleşerek sürüyordu. Menşevik ve SD’lerin desteğini arkasına alan burjuva Geçici Hükümet işçi, asker ve köylülerin istemlerinin hiçbirine çözüm üretememiş, tersine Sovyetleri etkisizleştirmeye çalışmıştı.
Boş vaatlerle yetinmeyen işçi, asker ve köylüler Bolşevik’lerin önerdiği önlemleri kendi alanlarında fiilen uygulamaya geçtiler.
Uluslararası durum da Bolşevik’lerin lehineydi. Orduda dağılma ve devrimcileşme sürüyordu. Cephede Rus ve Alman askerler arasında kardeşleşmeler, burjuvaziyi rahatsız edecek boyutlardaydı.
Kısaca V. İ. Lenin’in, devrimin “rejisörü” dediği savaş, uluslararası durumu devrimcileştirmeye devam ediyordu. Öte yandan Geçici Hükümet müttefiklerin (İngiltere ve Fransa) baskısıyla yeniden savaş hazırlıklarına başlamıştı. 20 - 21 Nisan’da sovyetleri iktidarı almanın eşiğine kadar taşıyan kitlesel gösteriler bu koşullarda ortaya çıktı.
3 Haziran’da toplanan sovyetlerin Tüm-Rusya Kongresi, SD ve Menşevik üstünlüğünü teyit etse de, genel eğilimin Bolşevik’lerin güçlenmesinden yana olduğunu gösterdi. Kongreye katılan 822 delegenin 285’i SD, 248’i Menşevik’ti. Bolşevik’lerin delege sayısı ise 105’ti. Bu Kongre’nin tarihsel önemini belirleyen şey ise, Sovyet Başkanı Menşevik Tsereteli’nin “Şu anda hiçbir parti iktidarı bize verin diyecek durumda değildir. - Rusya’da böyle bir parti yoktur”, sözlerine V. İ. Lenin, “Evet, vardır” yanıtını verdi. Kongre Bolşevik’lerin iktidarın Sovyetlere geçmesini öngören önergesini reddederek bir kez daha Geçici Hükümet’e olan desteğini tazeledi. 250 üyeli bir Yürütme Komitesi (Tüm-Rusya) (VTsIK) seçildi. Bu organda Bolşevik’ler 35 üye ile temsil edildi.[32]
V. İ. Lenin, hızla Bolşevik’ler lehine değişen toplumsal ve siyasal gelişmeleri dikkate alarak Eylül 1917’de MK’ya krizin olgunlaştığı ve hemen silahlı bir ayaklanmanın hazırlıklarına başlanması için harekete geçilmesi gerektiğini belirten üç mektup yazdı. ‘Bolşevik’ler İktidarı Ele Geçirmelidir’ mektubunda İşçi ve Asker Sovyetleri’nde çoğunluğun Bolşevik’leri desteklediğini vurgulayarak, silahlı ayaklanma hazırlıklarına başlanmasını önerip ekledi:
“Bolşevik’ler şimdi, iki başkentte İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyetleri’nde çoğunluğu elde ettikten sonra, devlet iktidarını kendi ellerine alabilirler ve almalıdırlar. Alabilirler, çünkü iki başkent halkının devrimci unsurlarının aktif çoğunluğu, kitleleri beraberinde götürmeye, düşmanın direnişini aşmaya, onu bizzat yenmeye, iktidarı ele geçirmeye ve korumaya yeter.”
“Bolşevik’lerin “biçimsel” çoğunluğunu beklemek saflık olur. Hiçbir devrim bunu beklemez. Kerenski ve ortakları da beklemiyor, Petrograd’ın teslimini hazırlıyorlar. Tam da Demokratik Konferans’ın acınası yalpalamaları, Petrograd ve Moskova işçilerinin sabrını taşırmak zorundadır ve taşıracaktır! İktidarı şimdi ele geçirmezsek tarih bizi affetmeyecektir.
Aygıtımız mı yok? İşte aygıtımız: Sovyetler ve demokratik örgütler. Uluslararası durum tam da şimdi, İngiltere ile Almanya arasında ayrı barışın öngününde bizden yanadır. Tam da şimdi halklara barış sunmak muzaffer olmak demektir.
Moskova’da ve Petrograd’da iktidar aynı zamanda ele geçirilmelidir (kimin başlayacağı önemli değil; hatta belki de başlangıcı Moskova yapabilir). Mutlaka ve hiç kuşkusuz muzaffer olacağız.”[33]
‘Marksizm ve Ayaklanma’ başlıklı mektubunda Marksist bir partinin ayaklanma sorununa nasıl yaklaşması, başarılı bir ayaklanma için nelerin yapılması gerektiğini belirttikten sonra, Rusya için ayrıntılı bir ayaklanma planı ortaya koydu.
‘Kriz Olgunlaşmıştır’ başlıklı üçüncü mektubunda, İtalya ve Almanya’daki mücadele ve ayaklanmalara dikkati çekerek, devrimin dünya çapında olgunlaştığını vurguladı. İşçi ve asker ayaklanmalarına Eylül’de eklenen köylü isyanlarıyla Rusya’da silahlı bir ayaklanma için koşulların olgunlaştığını belirterek partiye şu çağrıda bulundu:
“Kriz olgunlaşmıştır. Rus Devrimi’nin tüm geleceği tehlikededir. Bolşevik Partinin şerefi tehlikededir. Sosyalizm için uluslararası işçi devriminin tüm geleceği tehlikededir.
O hâlde ne yapmalı? Olanı söylemek, Merkez Komitemiz ve Parti önderliği içinde Sovyetler Kongresini beklemekten yana, iktidarın derhâl ele geçirilmesine karşı, derhâl ayaklanmaya karşı olan bir eğilim ya da düşüncenin varlığı gerçeğini kabul etmek gerekir. Bu eğilim ya da düşünce yenilgiye uğratılmalıdır.
Aksi hâlde Bolşevik’ler ebediyen rezil olacaklar ve Parti olarak işleri bitik olacaktır.
Çünkü böyle bir anı kaçırmak ve Sovyetler Kongresi’ni ‘beklemek’ ahmaklığın dik âlâsı ya da ihanetin dik âlâsı olacaktır. Alman işçilerine ihanetin dik âlâsı. Onların devriminin başlamasını bekleyemeyiz!!
Köylülere ihanetin dik âlâsı. Her iki başkent Sovyet’i elimizde olmasına rağmen köylü ayaklanmasının bastırılmasına göz yummak, köylülerin her türlü güvenini yitirmek ve haklı olarak yitirmek demektir,… Sovyetler Kongresini ‘beklemek’ ahmaklıktır, çünkü bu kongre hiçbir sonuç vermeyecektir, hiçbir sonuç veremez!”[34]…[35]
Nihayet 25 Ekim sabahı (7 Kasım) V. İ. Lenin’in yönetiminde ayaklanma başladı ve Kışlık Sarayı’nın etrafı sarılarak yönetim ele geçirildi. 25-26 Ekim’de V. İ. Lenin’in başkanlığında sovyet hükümeti kuruldu ve bu tarihten Şubat-Mart 1918’e kadarki süre içinde (4-5 ayda) sovyet iktidarı hızla tüm Rusya’ya yayıldı.
Halk Komiserleri Kurulu’nun aldığı ve uyguladığı ilk kararlarda 1871 yılındaki ilk işçi iktidarı denemesi olan Paris Komünü’nün etkisi hissedilirken; ilk adımda
i) Tüm bankalar kamulaştırıldı; ii) Fabrikaların denetimi sovyetlere geçti; iii) Banka hesaplarına el kondu; iv) Kiliselerin bütün mal varlıklarına el kondu; v) İşçi asgari ücretlerine zam yapıldı ve sekiz saatlik işgünü kabul edildi; vi) Bütün dış borçlar iptal edildi; vii) Barış ilan edildi; viii) Topraklar kamulaştırıldı. Vb’leri…
Bu bağlamda denilebilir ki Ekim Devrimi, dünyanın en büyük olayıdır ve bu konuda Rosa Luxemburg da şunlara dikkat çekiyordu:
“Uluslararası proletaryanın Rus Devrimi’nin kaderinde sahip olduğu son derece büyük sorumluluğu kavramamızı sağlayabilir. Öte yandan, ancak bu zeminde proletaryanın kararlı uluslararası hareketinin önemi anlaşılabilir. Böyle bir ortak hareket olmaksızın bir ülke proletaryasının en yüksek enerjisi, en büyük fedakârlıkları bile çelişkiler ve hatalar girdabına kaçınılmaz biçimde saplanıp kalacaktır.”[36]
 
II.4) SOVYET DENEYLERİNDEN DERSLER
 
Devrimci bir yükseliş yaşayan tüm ülkelerde, işçi sınıfının hızla yükselen eylemliliği, kendi öz-örgütlenmelerini, şuralar, konseyler, komünler, komiteler ya da sovyetler adı altında yaratır. Yani öz örgütlenmeler devrim dalgasının ritmiyle senkronizedir ve tüm dünyada da böyle olmuşken; bundan çıkarılacak dersler de bir hayli fazladır.
Bilindiği üzere: “Rusya’daki Sovyet iktidarı şimdiden bütün dünya işçilerinin desteğini kazanmış bulunuyor. Halkı, Bolşevizm’den ve Sovyet iktidarından söz etmeyen bir tek ülke yok” diyen V. İ. Lenin; işçilerin kendi öz-örgütlenmeleri aracılığıyla kendi iktidarlarını kurmuş olmaları demek olan sovyet sistemine paha biçilmez bir önem atfederek ekliyordu:
“Proletarya diktatörlüğü! Bu sözcükler, şimdiye değin, yığınlar için anlaşılmaz sözcüklerdi. Sovyetler sisteminin dünyada ışıldaması sayesinde, bu anlaşılmaz sözcükler bütün modern dillere çevrildi; diktatörlüğün pratik biçimi, işçi yığınları tarafından bulunmuştu. Bu biçim, Rusya’daki sovyetler iktidarı sayesinde, Almanya’daki Spartakist’ler ve öbür ülkelerdeki, örneğin, Büyük Britanya’daki işyeri komiteleri gibi benzer örgütler sayesinde, büyük işçi yığınları için anlaşılır bir duruma geldi. Bütün bunlar, proletarya diktatörlüğünün devrimci biçiminin bulunduğunu, proletaryanın şimdi egemenliğini uygulamaya yetenekli olduğunu gösteriyor.”[37]
Sovyetler devrim dönemlerine has ayaklanma organları olmanın çok ötesine geçerek iktidar organları hâline gelmişti. Proletarya diktatörlüğü ya da aynı anlama gelmek üzere işçi devleti de, iktidarın doğrudan ve yalnızca bu meclislerin elinde olması demektir. Paris Komünü’nün ardından 1917 Ekim Devrimi’yle de onaylanmıştır ki, komün, sovyet, konsey, şura vb. öz-örgütlenmelere dayanmayan hiçbir iktidar işçi iktidarı anlamına gelemez. Ne var ki, buradan yola çıkarak, konsey tipi örgütlenmeleri fetiş hâline getiren ve onların önemini vurgulamak adına devrimci partinin gerekliliğini küçümseyen anarşizan yaklaşımlar baştan aşağıya yanlıştır.
Nitekim Rus Devrimi’nde ortaya çıkan sovyetler, uzun bir süre boyunca Menşevik’ler ve Sosyalist Devrimciler gibi oportünist akımların denetiminde kalmışlardı. Bu akımların etkisi altında işçi kitlelerini uyutmanın, aldatmanın ve burjuva hükümetlere payanda hâline getirmenin bir aracı olarak iş görüyorlardı. Onların işçi devrimi doğrultusunda ayaklanma organları hâline gelmesi ve ardından da bizzat iktidar organları olarak öne çıkmaları yalnız ve yalnızca Bolşevik’lerin enerjik çabalarıyla mümkün olmuştur. Bolşevik’ler olmasaydı, işçi sınıfının bu muazzam önemdeki örgütlenmeleri ancak tarihçilerin ilgi alanına giren unutulmuş deneyimler olarak kalacaklardı.
Bu temel gerçeği görmek için Ekim Devrimi’ni takiben Avrupa’da gelişen devrimci yükselişin en önemli uğraklarına kısaca bir bakmakta fayda var.
Kasım 1918’de patlak veren Alman Devrimi’nde önemli bir rol oynayan işçi konseyleri, aslında Nisan 1917 ile Ocak 1918 arasında gerçekleşen iki grev dalgasıyla şekillenmiş ve hiç ortadan kalkmaksızın giderek güçlenmişlerdi. Rusya’da patlak veren Ekim Devrimi hiç kuşkusuz, sovyetlerle çok benzer yapıda olan bu işçi konseylerinin önüne, tıpkı Rusya’da olduğu gibi ayaklanma ve iktidar organı olma rolünü koyuyordu. Ekim 1918’de Alman genelkurmayının savaşa devam kararına karşı isyan eden 20 bin denizci kendi konseylerini kurdular, tıpkı Rusya’daki asker sovyetleri gibi. Takip eden günlerde 1918 Kasım’ında ayaklanma tüm sanayi kentlerine yayılmaya, işçi ve asker konseyleri kurulmaya ve iktidar fiilen bu konseylerin eline geçmeye başlamıştı. 8 Kasım 1918’de İşçi, Asker ve Köylü Konseyleri, Bavyera Cumhuriyeti’ni ilan etmişlerdi. Ertesi gün 9 Kasım 1918’de Berlin’de hüküm süren düzen sona erdi! İşçi sınıfının yiğit önderi Karl Liebknecht, İmparatorluk Sarayı’nın balkonundan sosyalist cumhuriyeti ilan ediyordu. Ama aynı saatlerde monarşinin yıkılmasına yol açan Alman Devrimi’nin sosyalist bir çizgiye girmesini önlemek için, SPD (Alman Sosyal-Demokrat Partisi) önderi Scheidemann da burjuva cumhuriyetini ilan ediyordu.
Gelişen süreç Rusya’daki Şubat Devrimi’ne benziyordu ama ondan bir adım daha ilerideydi aslında. Denilebilir ki, Alman Devrimi 1917 Rus Devrimi sürecindeki Mayıs-Haziran aylarındaki koşullara doğmuştu. Resmi iktidar doğrudan, sosyalist geçinen Alman oportünistlerinin eline geçmişti; Konseylerdeki işçiler devrimci bir coşkuyla harekete geçmişlerdi ve Rus Devrimi’nin heyecanını da hissediyorlardı, ancak çoğu oportünistleri hâlâ sosyalist ve hatta devrimci olarak görüyor ve SPD önderliğini izliyorlardı. İşçi hareketinin devrimci sol kanadını temsil eden Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht önderliğindeki Spartakist’ler Birliği’nin geniş işçi kesimleri üzerindeki etkisi son derece sınırlıydı. Ama bundan da önemlisi, Spartakist’ler Birliği, oportünist çizgiden örgütsel bir kopuşu gerçekleştirmek için çok geç kalmış ve bu nedenle küçük de olsa sağlam ve disiplinli bir örgütsel varlığı inşa etmeye fırsat bulamadan devrimci durumla karşı karşıya kalmıştı. Bu durum Spartakist’lerin kimi yalpalamalar geçirmesine, eşgüdümlü ve merkezi olarak hareket edememesine ve sonuç olarak gelişen devrimci durumun yenilgisine yol açacaktı.
Ocak 1919’da, işçi kitlelerinin artan hoşnutsuzluğu giderek bir ayaklanmaya dönüştü; kendiliğinden, plansız ve programsız başlayan ayaklanma kaçınılmaz sonla karşılaştı. Spartakist’ler ayaklanmayı zamansız bulmalarına rağmen onu denetimleri altına alamamışlar, ama kendilerini feda etmeyi göze alarak kitleleri yalnız bırakmamışlardı. Bu ayaklanma, birçok yönüyle Rus devrim süreci içerisindeki Temmuz günlerini hatırlatıyor. Bir farkla ki, Bolşevik’ler kitlelerin zamansızca ileri atılmasını tam olarak engelleyememiş olsalar bile, kendilerinin ve devrimci işçi hareketinin düzenli bir geri çekilişini sağlayacak örgütlülüğe, disipline, merkezi işleyişe ve her şeyden önce hızla yeraltına çekilme deneyimine sahiplerdi. Oysa Alman komünistlerinin ne böyle bir örgütü ne de böyle bir deneyimi vardı. Spartakist ayaklanması bizzat oportünistler tarafından kanla bastırıldı.
Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht, ayaklanmanın bastırılmasıyla yakalanıp katledildiler. Kasım 1918’de başlayan Alman Devrimi başarıya ulaşmak için tek bir şey hariç her şeye sahipti; eksik olan, sağlam, kararlı, disiplinli, merkezi işleyişini oturtmuş, deneyimli ve her türlü mücadele yöntemini ustalıkla birleştirme becerisine sahip bir parti örgütüydü. İlerleyen yıllarda Alman komünistleri, her ne kadar kendi partilerini kurup geliştirmiş olsalar da, en parlak önderlerinin kaybından doğan boşluk doldurulamadı ve 1921 ve 1923’deki devrimler de yenilgiyle sonuçlandı.
Ekim Devrimi’nin yarattığı fırtınadan nasibini alan ülkelerden biri de Avusturya idi. Bu ülkede daha 1915’ten itibaren çeşitli işyerlerinde ortaya çıkan komiteler, Ekim Devrimi’nin zaferinin ardından hızla yaygınlaşarak konseyler biçimini almıştı. Ekim Devrimi’yle konsey tipi örgütlenmelerin iktidar organları olması gerektiği fikri hızla tüm Avrupa gibi, Avusturya’ya da yayılmış ve Avusturya işçi konseyleri böylelikle somut bir örnek temelinde hareket etme fırsatını bulmuşlardı. 1918 Ocağında, işçi sınıfı savaş karşıtı grevlerle ileri atıldı. Grev dalgası içinde Viyana’da da işçi konseyleri kurulmuş ve bu konseyler ekonomik taleplerin yanı sıra siyasal talepler de ileri sürmüşlerdi. Bu ilk grev dalgası içerisinde, Avusturya-Macaristan monarşisi de çöktü. 11 Kasım 1918’de cumhuriyet ilan edildi. Buna rağmen işçiler mücadeleye devam ettiler, sosyalist devrim yolunda ilerlemek ve Rus örneğini takip etmek istiyorlardı.
Ne var ki, tıpkı Alman oportünistleri gibi Avusturyalı oportünistler de tüm enerjilerini ve işçi sınıfı üzerindeki otoritelerini böylesi bir gelişmenin önünü kesmeye hasretmişlerdi. Dahası, Avusturya’da, oportünist parti şaşırtıcı bir biçimde savaştan parçalanmadan çıkmayı başarmış ve dolayısıyla anlamlı bir sol kanat ya da komünist gruplanma ortaya çıkmamıştı. Ocak 1919’da onun yönlendirmesi sonucu grevler bitirildi ve konseyler geri çekilmeye başladılar. Böylece 1918-1920 sürecindeki Avusturya işçi konseyleri de, hem konseylerin sahip olduğu devrimci potansiyeli hem de gerçekten devrimci siyasal bir önderlik olmadıkça işçi sınıfının bu ileri örgütlenme biçimlerinin tek başına bir çözüm oluşturamayacağını kanıtlayarak tarihe karıştılar.
Ekim Devrimi’nin etkileri, Macaristan’da çok daha belirgin biçimde ortaya çıkmış ve diğer örneklerle karşılaştırıldığında çok daha ileri gidilebilmişti. Rus Ekim Devrimi Macar emekçilerin savaştan, kıtlıktan ve bunalımdan çıkış arayışlarına yol göstermiş ve büyük bir sempatiyle karşılanmıştı. Asker ve köylü ayaklanmalarının ardından 1 Ocak 1918’de Budapeşte’deki kitle greviyle birlikte tabandan gelişerek yükselen işçi konseyleri hızla ileri atıldılar. Haziran 1918’deki genel grevle birlikte konseyler hem daha da yaygınlaşmış hem de artık merkezi bir yapı oluşturarak işçi hareketini kendi etrafına toplamış durumdaydı. Cepheden dönen askerler de asker konseylerini kurmuşlar ve işçi konseyleriyle birlikte hareket etmeye başlamışlardı. Milyonlarca işçiyi kapsayan sokak gösterileri ve kitle grevleri içerisinde konseyler silahlanma kararı aldılar ve silahlandılar da. Askerlerin de ayaklanmasının ardından 16 Kasım 1918’de cumhuriyet ilan edildi. Beş gün sonra Macar Komünist Partisi kuruldu, sol sosyalistler ve Ekim Devrimi’nden etkilenen yığınlar komünistlere katıldılar.
Komünistlerin etkisi hızla artıyor ve ileri sürdükleri doğru talepler, yoksul köylüler de dahil olmak üzere tüm emekçi kesimleri kendi saflarına çekiyordu. Şubat 1919’dan itibaren bütün büyük kentlerde işçi konseyleri yönetimi ele geçirmeye, fabrikalara el koymaya ve öz yönetimi yaygınlaştırmaya başladılar. Komünist Partinin (KP) fabrikalara ve büyük topraklara el koyulması, Sovyet Devletiyle dayanışma ve yardımlaşmanın sağlanması, tüm iktidarın konseylerin elinde toplanması, burjuva ordunun yerine işçi milisinin geçirilmesi başlıklarını taşıyan programı, işçi konseyleri tarafından içtenlikle benimseniyordu. Tüm bunlar burjuvazinin KP’ye karşı büyük bir terör dalgasını da beraberinde getirmesine rağmen terör dalgası ters tepti. Sosyal-demokrat partinin tabanında da komünistlere doğru büyük bir kayış başlamıştı. Savaştan yenilgiyle çıkan bu ülke üzerinde artan emperyalist baskılara karşı anlamlı ve kararlı bir duruş sergileyen tek partinin de KP olması sonucu belirledi. 21 Mart 1919’da Macar Sosyalist Konseyler Cumhuriyeti ilan edildi. Tüm iktidar artık konseylerin elindeydi.
Komünistler kendi programlarını yalnızca konseylere değil, görünüşte sosyal-demokratlara da benimsetmişlerdi. Ne var ki bu sonuncu nokta aynı zamanda Macar Devrimi’nin yenilgisine yol açacak bir tuzağı da içinde barındırıyordu. Komünistlerin tüm taleplerini ve programını kabul eden sosyal-demokrat oportünistler KP ile birleşme kararı almışlardı ve konsey cumhuriyetinin ilan edildiği gün bu birleşme sağlanmıştı. Birleşen iki parti Macar Sosyalist Partisi adını almıştı. Sosyalist devrim silahlı bir ayaklanmayla değil, barışçıl bir yoldan gerçekleşmişti.
Başlangıçta V. İ. Lenin tarafından da sevinçle karşılanan bu durum gerçekte büyük bir açmazı içinde taşıyordu. Nitekim 1919 Macar Komününe karşı emperyalist ülkelerin saldırıları giderek artmış, Rus Kızıl Ordusu da iç savaşla meşgul olduğundan yardıma gelememiş ve sonunda sosyal-demokratların sağ kanadının ihanetiyle onların denetimindeki birliklerin karşı-devrim saflarına geçmesi sonucu Komün 1 Ağustos 1919’da yenilgiye uğramıştı. Macar komünistleri, sosyal-demokratlarla onun içindeki sağ kanadı tasfiye etmeksizin birleşmekle büyük bir hata yapmışlardı. (Almanya’da komünistlerin temel hatası oportünizmle yollarını örgütsel olarak da ayırmakta çok geç kalmış olmalarıyken, Macaristan’da tam da en belirleyici anda oportünizmin manevralarına aldanıp onunla birleşmek felâketi beraberinde getirmişti.)
Ekim Devrimi’nin sağladığı sosyalist atılımın etkileri yalnızca Almanya, Avusturya, Macaristan gibi savaştan yenik çıkmış ülkelerde değil, savaştan galip çıkan ülkelerde de görülür. Bu ülkeler arasında konsey hareketinin ve devrimci yükselişin en fazla öne çıktığı ülke İtalya’ydı.
Savaşın galiplerinden olsa bile İtalya büyük bir yıkımla karşı karşıyaydı ve savaşın hemen ardından ciddi bir toplumsal çözülüş yaşadı. Gerek kuzeyin sınaî olarak gelişmiş bölgelerindeki İtalyan işçileri, gerekse de orta ve güney İtalya’nın yoksul köylüleri, bu yıkımın ve Ekim Devrimi’nin etkisiyle mücadeleye atılmışlardı. 1919’un başlarından itibaren işçi hareketi yükselişe geçmişti. 1920 yaz aylarında başlayan genel grev dalgası tüm ülkeyi sarmış, beraberinde her yerde işçi konseylerini ortaya çıkartmıştı. Bu konseyler birçok fabrikayı işgal etmişler, üretimin yönetimini ellerine almışlardı. Ne var ki diğerlerinde olduğu gibi İtalya’da da, işçiler devrimci bir önderlikten tümüyle yoksun durumdaydılar.
İtalyan işçi sınıfının tüm girişkenliğine rağmen, fabrika konseyleri hareketi İtalyan Sosyalist Partisi tarafından ekonomizmin ve sendikalizmin dar sınırlarına hapsedildi. 26 Eylül 1920’de grev dalgası ve fabrika işgallerine son verildi. Konseyler anlamsızlaşarak ve işlevsizleşerek sönüp gitti. Yoksul köylü hareketinin toprak işgalleri hareketinin de yenilgiye uğramasıyla İtalyan işçi sınıfı faşizm belâsıyla karşı karşıya kaldı.[38]
 
III. AYRIM: KARL MARX’IN UYARISI
 
1850’de Karl Marx (Friedrich Engels ile) ‘Merkez Komitesi’nin Komünist Birliğe Çağrısı’nda, “Topluluklar için özgürlük, öz yönetim, vb. gibi demokratik sözlerle yanlış yola saptırılmalarına fırsat vermemelidirler. Ortadan kaldırılacak bunca ortaçağ kalıntısının hâlâ bulunduğu, kırılması gereken bunca yerel ve bölgesel inatçılığın bulunduğu bir ülkede, her köyün, her kentin ve her eyaletin, ancak merkezden gelen güçle tam yol ilerleyebilecek olan devrimci eylemin önüne yeni bir engel çıkartmasına hiç bir koşul altında izin verilmemelidir,” vurgusuyla sovyet, konsey, öz yönetim tipi örgütlenmeler konusunda yaşamsal önemdeki uyarısını dillendirir.
 
III.1) BİLİNÇ ÖĞESİ = ÖNCÜSÜZ OLMAZ!
 
Karl Marx’ın merkezci uyarısıyla, kendiliğindenlik ile bilinç öğesi tartışmaları arasında belirgin bir bütünlük söz konusudur.
Bilindiği gibi işçi sınıfının devrimi nesnellik ile öznelliğin, yani bizim dışımızdaki koşullarla irademiz dâhilinde olan öğenin buluşması demektir. İşçi sınıfını iktidara taşıyacak ve ardından sınıfsız bir dünyanın kurulmasına giden yol böyle bir devrimi şart koşar.
V. İ. Lenin’in, “Politik sınıf bilinci işçiye ancak dışarıdan verilebilir, yani ekonomik mücadelenin dışından, işçilerle işverenler arasındaki ilişki alanının dışından verilebilir. Bu bilginin elde edilebileceği tek alan, bütün toplumsal sınıfların ve katmanların devlet ve hükümetle olan ilişkilerinin alanıdır, bütün sınıflar arasındaki karşılıklı ilişkilerin alanıdır,”[39] formülünü ortaya koyduğundan beri; sosyalist hareket içinde ciddi ihtilaf konusu olmuş “kendiliğinden mücadele ve dışarıdan bilinç” terimleriyle ifade edilen tartışma, işçi sınıfının bu bilince ve örgütlülüğe nasıl ulaşacağı; bu bilincin nasıl bir nitelik ve örgütlülük düzeyine denk düşmesi gerektiği sorularına kafa yorar…
Kendiliğinden mücadele, her şeyden önce işçi sınıfının en temel mücadelelerini anlatmak için kullanılır. İşçi sınıfının ilk mücadeleleri olup, aslında kapitalist sistemin işçilerde doğrudan uyandırdığı tepkinin bir sonucu olarak gelişir. İşçi sınıfı, sermayenin kendisine bindirdiği yükün bir sonucu olarak, kısmi kalan mücadelelere, karşı koyuş eylemlerine sık sık girişir, bu tür mücadelelere itilir. Bu mücadele, öznel müdahâlenin değil, deyim yerindeyse, denizdeki dalga gibi nesnelliğin bir ürünü olarak doğar. Başka bir deyişle, kendiliğinden mücadele, öncelikle, çelişkilerle dolu kapitalizmin doğrudan yol açtığı başlangıç mücadelesidir.
Bu başlangıç mücadelesinin de belli bir bilinç gerektirdiği açıktır. İşçilerin patronla olan sorunlarını tek tek, kendi başlarına hâlletmeye çalışmak yerine, ya da daha da kötüsü hâlletmekten geri durmaları yerine, kolektif bir şekilde çözme yoluna gitmeleri kuşkusuz ki bir sınıf bilincine işaret eder. İşçi sınıfının kendiliğinden ya da ilkel, yani ilk mücadelesi olması bakımından grev ve direnişler ve genel olarak ekonomik haklar için yürütülen diğer mücadeleler kendiliğinden mücadelenin bu tanımının kapsamına alınabilir. İşçi sınıfının ilk adımları ya da emekleme evresi olan bu eylemlere ona uygun olarak çoğunlukla güçsüz bir sınıf bilinci düşer. Dolayısıyla işçiler bu ekonomik mücadeleye giriştiklerinde, V. İ. Lenin’in tabiriyle, mücadele henüz yalnızca “sınıf mücadelesinin zayıf bir rüşeymidir.”[40] Bu bakımdan kendiliğinden mücadele de kendi çapında bir bilinç öğesi taşır.
Ne var ki bu bilinçlilik düzeyi, işçi sınıfının kurtuluşu için yeterli değildir. Kendiliğinden mücadele ve dışarıdan bilinç tartışmasının oturduğu yer işte tam burasıdır.
Bu noktada, daha fazla ilerlemeden önce “kendiliğinden” kelimesinin anlamı üzerinde düşünmek şarttır: “Kendiliğinden”, kelime anlamı olarak, dışarıdan bir müdahale sonucu değil, kendi içsel dinamikleri sonucunda oluşmuş olmayı ifade eder.
Kendiliğinden hareket tam da (önderliği olsun olmasın) hareketin bir önderliğin doğrudan yönlendirmesiyle değil; kendi doğallığında, kendi doğal önderleriyle gerçekleşmesini yahut öne çıkan önderleri olmadan gelişmesini anlatır.
Örneğin 1905 Devrimi kendiliğinden gelişmiş bir harekettir. 9 Ocak 1905’te kitlelerin Çar’a taleplerinin yazılı olduğu bir dilekçe sunmak üzere saraya yürüyüşüyle başlayan hareket, müstebit Çar’ın askerlerinin kitlelere kurşun yağdırmasıyla Çarlık düzenini sorgulayıcı bir harekete dönüşür. Hareketin ya da yürüyüşün başında Papaz Gapon vardır ve kendi çapında gayretli bir şekilde mücadeleye ön ayak olur. Ama hareket ona ya da onun önderliğine mal edilemez. Aynı şekilde, bu kitlelerle yıllardır temas hâlinde olan çeşitli sosyalist partilerin rolü de hareketin kendiliğinden niteliğini değiştirmez. Harekette belirgin ya da belirleyici olan önderlikler değil, onların yokluğudur.
Kendiliğinden eylemlerde de eylemin kimin tarafından örgütlendiğini bilmeyiz ya da örgütleyici faktörün belirgin veya belirleyici olmadığını biliriz.
Kendiliğindenlik, gelişen harekette dışarıdan müdahâlenin ya da önderliğin etkisinin belirleyici ya da belirgin olmamasıyken;[41] elbette işçi sınıfının devrimi yapabilmek ve sosyalizmi kurabilmesi için devrimci bir partiyle kucaklaşması gerekir. İşçi sınıfının böyle bir parti olmadan doğru yolda ilerlemesi mümkün değildir.
Devrimci önderliğin müdahalede bulunmadığı, başka bir deyişle müdahalesinin belirgin veya belirleyici olmadığı örneklerde de işçi sınıfının sendikal mücadelenin ve bilinçliliğin sınırlarını aşabildiğini görüyoruz. V. İ. Lenin açısından mücadelenin kimin tarafından başlatıldığının, ne aşamaya geçtiğinin son tahlilde önemi yoktur. Şu ya da bu başlangıç daha makbul olabilir; ama aslolan kimin başlattığı değil, kimin devam ettirdiğidir.
V. İ. Lenin’e göre, parti işçi sınıfı için elzemdir, ama işçiler parti olmadan hareket etmekten aciz oldukları için değil, mücadeleleri hangi aşamaya ilerlerse ilerlesin, önlerindeki engellere, önlerine koymaları gereken hedeflere ve burjuvazinin manevralarına dair net bir fikirden yoksun kalacak oldukları için…
O hâlde öncüsüz bir sovyet, konsey ya da öz yönetim tipi örgütlenmeler sonuç alıcı olmaktan uzaktır.
Çünkü “Sosyalizme geçişte proletarya diktatörlüğü kaçınılmaz, ama bütün sanayi işçilerini içine alan bir örgüt tarafından gerçekleştirilmez... Parti... proletaryanın öncüsünü emer ve bu öncü proletarya diktatörlüğünü gerçekleştirir... Proletaryanın diktatörlüğü o sınıfın bütününü kucaklayan bir örgütle gerçekleştirilemez... Bütün proletaryayı içine alan bir örgütlenme proletarya diktatörlüğünü doğrudan gerçekleştiremez. O yalnızca sınıfın devrimci enerjisini emen bir öncü tarafından gerçekleştirilebilir... Proletarya diktatörlüğü kitlesel bir proleter örgüt tarafından gerçekleştirilemez,”[42] diyen V. İ. Lenin’de “aşağıdan gelen” her şeye güzelleme yoktur.
‘İki Taktik’teki saptamaya göre, sosyal demokrasi, Paris Komünü’nden sonra gericiliğin Avrupa’da kazandığı güç nedeniyle, sadece “aşağıdan gelen” eylemlere dayanan savunmacı bir yaklaşım geliştirmişti. Ama artık devrimci bir döneme girilmişti ve bu dönemde işçi sınıfının öncü partisi, sınıfı dönüştürmek için ülke siyasetinde ağırlık sahibi olmayı hedefliyordu. Yani öncü partinin görevi, işçi sınıfının devrimine önderlik etmekti.
Tersi de doğrudur: İşçi sınıfının önderlik edebilmesi için, sınıfı siyasal iktidar mücadelesine kazanacak, onu bu mücadele içinde eğitecek bir öncüye gereksinimi “olmazsa olmaz”dı.
Yenilgiyle sonuçlanan 1905 devrimini bir gericilik dönemi ve ardından 1914 yılında başlayan Birinci Emperyalist Savaşı izledi. Savaş, uluslararası “sosyal demokrat” harekette bir bölünmeye yol açtı. İkinci Enternasyonal üyesi partilerin önemlice bir bölümü milliyetçilik batağına saplanarak kendi burjuva sınıflarını desteklerken, aralarında Bolşevik’lerin de bulunduğu devrimci partiler, işçi sınıfını devrim mücadelesine çağırmak üzere savaşa karşı çıktılar. 
Ancak 1917 Şubat Devrimi, Bolşevik’lerin (ya da Menşevik’lerin) mücadelesinin değil, savaşın yıkıcı sonuçlarına yönelik toplumsal tepkilerin bir ürünü oldu. Devrim patlak verdiğinde, sosyal demokrasi, fazlasıyla zayıf düşmüş durumdaydı. 
Bu koşullar altında akla ilk gelebilecek strateji, 1905’te yapılamayanların hayata geçirilmesiydi. Nitekim V. İ. Lenin’in ‘Nisan Tezleri’ni ortaya atmasından önce, Bolşevik’lerin çoğunluğu, ‘İki Taktik’te savunulan “İşçi sınıfı ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü” sloganını öne çıkarma yanlısıydı. 
Ama bu kez koşullar farklıydı. Burjuva demokratların önderlik ettiği bir geçici hükümet kurulmuştu. İlk olarak 1905 Devrimi döneminde ortaya çıkmış olan işçi, asker ve köylü sovyetleri yeniden kurulmuş, ama bunlar iktidarı geçici hükümete bırakmıştı. 
V. İ. Lenin’e göre, halk, iktidarı burjuva demokratlara bırakarak “hata yapmıştı” ve Bolşevik’lere düşen görev, hata yaptıklarını halka anlatmaktı! 
1917 Şubat’ında Bolşevik’ler, 1905 Ocak’ına göre, çok daha zayıf durumdadır. Ama Rusya bir kez daha devrimci bir döneme girmiştir ve V. İ. Lenin, devrimin nereye akacağını kestirmeye çalışmak yerine, bu yeni devrime nelerin öğretilmesi gerektiği sorusuna yanıt aramıştır. 
Savaşı sona erdirme iradesine bile sahip olmayan geçici hükümetin başarısız olacağı açıktır. Bu durum aynı zamanda burjuva demokrasisi ile yolların tümüyle ayrılmasını mümkün kılmıştır. Henüz “sosyalizm”den söz etmek için erken olsa bile, işçi sınıfının artık kendi iktidarı için mücadele etmesi gerekmektedir. 
Peki, işçi sınıfı buna hazır mıdır? V. İ. Lenin’in ‘Nisan Tezleri’ne ilişkin notlarında verdiği yanıt şu şekilde: “Sorun, işçilerin hazırlıklı olup olmadığı değil, nasıl ve ne için hazırlanmaları gerektiğidir.” 
Bu noktada, partinin içine dönen V. İ. Lenin, acil olarak kongre toplanmasını, partinin programının ve adının değiştirmesini, bunların da ötesinde yeni bir enternasyonalin kurulmasını ister.
Onun parti programına ilişkin değişiklik önerileri, eski “asgari program”da yer alan burjuva demokratik taleplerin kaldırılmasına ve işçi sınıfı iktidarı hedefinin netleştirilmesine yöneliktir. Diğer taraftan, yalnızca milliyetçilik batağına saplanan Avrupalı “sosyal demokrat” partiler değil, burjuvaziyle uzlaşmayı tercih eden Menşevik’ler yüzünden de kirlenmiş olan “sosyal demokrasi” adından vazgeçilmesini isteyen V. İ. Lenin, ‘Komünist Parti’ adının alınması gerektiğini vurgular.
Yeni bir enternasyonal çağrısı ise, Rusya’daki devrimci durumun dünya ölçeğindeki bir ayrışmayı mümkün kılacak ölçüde büyük olanaklar barındırdığını hissettirmeye yönelik bir adımdır. Bunlarla birlikte, ‘Nisan Tezleri’nde “Bütün iktidar sovyetlere” denmiştir. 
Ancak bu “talep” değil, mücadele çağrısıydı. Sovyetlerin yönetim organları, iktidarı almak istemeyen siyasi unsurlar tarafından doldurulmuştu. Sovyetler, ancak Bolşevik’lerin elinde, iktidarı isteyen organlar hâline gelebilirdi. Öyle de oldu... 
Devrimci dönemler, tarihin akışının hızlandığı dönemlerdir. Çok kısa süreler içinde çok büyük sıçramalar yaşanabilir. Nitekim 1917 Şubat’ında en zayıf siyasi öznelerinden biri olan Bolşevik’ler, aynı yılın Ekim ayında iktidarı almayı başardı.
Geçerken anımsatalım: Şubat 1917’de devrim başladığında Bolşevik’lerin yalnızca 10 bin üyesi vardı. Kasım 1917’ye gelindiğinde ise üye sayıları 250 bine çıkmıştı. Bolşevik Parti’nin liderliğinde iktidara el koyan işçi sınıfının büyük bir çoğunluğu bu partiyi desteklemişti. Çünkü Bolşevik’ler devrimin başarıya ulaşması için iktidara el koymak gerektiğini ve sosyalist örgütün bunun gerçekleşmesi için çok önemli olduğunu biliyorlardı.
Bu tutum onları diğer iki büyük sol partiden, yani Sosyalist Devrimci’lerden ve Menşevik’lerden ayırıyordu. Hem Sosyalist Devrimciler hem de Menşevik’ler devrime katılmışlardı ancak onlar işçi sınıfının iktidarı ele geçirebilecek kapasitesi olduğuna inanmıyorlardı. Onların vizyonu kapitalist parlamenter bir demokrasinin kurulmasıyla sınırlıydı. Ancak Bolşevik’ler işçilerin kurduğu konseylerin, yani sovyetlerin bir işçi hükümetinin temelini oluşturabileceğini savundu. Sonuçta Bolşevik’lerin tutumu Devrimci Sosyalistlere veya Menşevik’lere göre çok daha netti.
Sosyalist Devrimciler ve Menşevik’ler geçici hükümete katılıp sovyetler karşısında ona destek verdiler, işçi hareketi bu hükümetin ötesine geçtiğinde bile tutumları değişmedi.
Bolşevik’ler ise büyüyen işçi hareketinin safındaydı ve böylece işçilerin radikal talepleriyle bağ kurup geniş kitleleri Sovyet iktidarı sloganına kazanabildiler. Bolşevik’lerin başarısının nedeni yalnızca doğru fikirlere sahip olmaları değildi. Bolşevik’lerin işçi hareketine liderlik edebilmesinin nedeni işçi hareketinin bir parçası olmalarıydı. Bolşevik’lerin üyelerinin çoğunluğu işçiydi ve fabrikalarda ve işyerlerinde diğer işçilerle yan yana mücadele etmişlerdi. Onlar bu mücadele içinde işçi sınıfının güvenini kazandıkları için harekete öncülük edebildiler. İşçiler 1917’de radikalleştiklerinde giderek daha fazlası Bolşevik’lere katıldı. İşçi sınıfı içinde daha güçlü bağlara sahip oldu ve işçi kitleleriyle daha sıkı bağlar geliştirdi.
Evet, devrimcilerin tek işinin devrimci durum beklemek olduğu sonucu çıkarılamaz. 1900’lü yılların başından itibaren yürüttükleri mücadele olmasaydı, herhangi bir toplumsal meşruiyetleri bulunmasaydı, devrimi yapabilecek bir kadro birikimine sahip olmasalardı, doğru strateji, Bolşevik’leri iktidara taşımaya yetmezdi. 
Tersi de geçerli: İşçi sınıfını iktidara taşıma stratejisi olmasaydı, ortada Bolşevik bir örgüt de olmazdı... 
 
IV. AYRIM: VE…
 
Sovyetler Birliği ile Reel Sosyalist Ülkeler Topluluğu’nun likidasyonu ardından, burjuvazinin başlattığı çok yönlü ve kapsamlı ideolojik saldırının yarattığı tahribat, işçi sınıfı hareketinde devasa bir yenilginin önünü açtı.
Bu yenilgi sadece geleneksel işçi örgütlenmelerine, devrimci parti ve örgütlere yüz çevirmeyle ve sol adına liberal eleştirilerle sınırlı kalmadı. Materyalist dünya görüşü, sınıf mücadelesi ve devrim teorisi, iktidar sorunu, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki antagonist çelişki vb. reddedildi. Burjuva mülkiyete son verme, strateji ve programların dışına itildi ya da sadece söylemde kaldı.
Proletaryanın yerini “yeni sosyal hareketler”, devrim kavramının yerini “toplumun transformasyonu” aldı. Sınıf analizi bir yana bırakılarak, etnik, ulusal, mezhepsel, dinsel, cinsel vb., burjuva toplumunda horlanan ve dışlanan kesimlerin “kimlik sorunları” öne çıkarılarak, bunlar mücadelenin politik özneleri olarak propaganda edildi. Bu gruplar ve kimlikler üzerinde politika üretilerek güç olunmaya çalışıldı.
Alabildiğine belirsizleşen “devrim” kavramı, özellikle sol liberal ve reformist küçük-burjuva kesimlerin ortaklaştığı “eşit ve adaletli” toplumsal yapı, “anayasal güvence”, “radikal demokrasi” vb. üzerinden formüle edildi. Sıra dışı toplumsal olaylar “devrim” olarak nitelendirildi. Toplumsal-siyasal içeriğinden ve sınıf niteliğinden yalıtılmış bir “devrim” kavramı üzerinden teorik deformasyon alabildiğine derinleştirildi.
Tüm bunlar Marksizm-Leninizm’in ya da sınıf hareketinin veya komünizm ülküsünün inkârına kadar uzandı…
Ancak “Hayatımızı sürdürebilmek için devamlı aşağılanıyoruz, küçük düşürülüyoruz. Buna öfkelenmiyorsan, sen nasıl insansın?” sorusunu dillendiren Ken Loach’un, “Kapitalizm hiçbir zaman istikrar sağlayamayacak” saptamasıyla, “İnsanlar giderek daha çok farkına varıyorlar, dünya böyle sürüp gidemez. Artık bir şeyleri değiştirmek zorundayız,” diye formüle ettiği “Seher Vakti”nde[43] egemenler açısından artık söylenecek yalanın kalmadığı bir ufuktayız…
Kolay mı? XXI. yüzyıl büyük bir ekonomik, sosyal ve siyasal krizle başladı. Bugün insanlığın büyük bir bölümü, günümüz dünyasındaki devasa toplumsal zenginlik birikimine rağmen, akıl almaz bir yoksulluk ve sefalete mahkûm edilmiştir.
Tarihin hiçbir döneminde yoksulluk ve zenginlik arasındaki uçurum bu denli derin olmamıştır. Günümüz dünyasında 3 milyara yakın insan (ki dünya nüfusunun neredeyse yarısı demektir bu!) yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. ABD tüketim maddeleri tekeli WalMart’ın yıllık ortalama geliri dünyadaki birçok ülkeden daha fazladır (sadece 50 ülke bunun dışında kalmaktadır).
Emperyalist güçler arasında kızışan rekabet ve savaşlar, doğanın tahribatı, artan baskı, tırmanan işsizlik, sosyal hakların tasfiyesi vb., günümüz kapitalist dünyasının en sıradan, en çıplak gerçekleridir. Buna karşı dünyanın hemen tüm ülkelerinde farklı boyutlarda gelişen tepkiler ve sosyal hareketlilikler, büyüyen sınıflar mücadelesi dinamiklerinin ifadesidir. Bunlar önceden kestirilmesi zor olan, fakat eninde sonunda kendini ortaya koyacak olan sosyal patlamaların ön işaretleridir.
Bugün siyasal gelişmeleri önden belirlemek zor, fakat gelişmelerin yönünü titizlikle izlemenin önemi yeterince açıktır. Kimi toplumsal olayların sınıf çatışmalarında “katalizör” rolü oynayabildikleri asla unutulmamalıdır.
Bugün ne tür siyasal olayların “katalizör” rolü oynayacağını önceden kestirmek zor olsa da, gelişmeleri hesaba katan devrimci bir ideolojik, politik ve örgütsel hazırlık her zamankinden önemlidir.
Bu kapsamda Ekim Devrimi (dersleriyle de) günceldir ve hâlâ da tüm görkemiyle yol göstermektedir![44]
 
27 Ekim 2017 15:46:58, İstanbul.
 
N O T L A R 
[1] İşçi Gazetesi’nin 4 Kasım 2017 tarihinde İstanbul’da örgütlediği ‘Ekim Devrimi’ konulu panelde yapılan konuşma… 19 Kasım 2017 tarihinde Sosyalist Meclisler Federasyonu’nun Ankara’da düzenlediği ‘Meclis Örgütlenmelerinin Önemi’ başlıklı etkinlikte yapılan konuşma…
[2] Ursula K. Le Guin.
[3] Yakup Kepenek’in, “Düşünsel yakınlık” vurgusuyla kurduğu “İki Büyük Devrim: Ekim ve Cumhuriyet” denklemi marazidir! “Nasıl” mı? Gerçekler nasıl tahrif edilirmiş; okuyun bakın!
“Ekim Devrimi’nde egemenlik işçi sınıfının oluyordu. Egemenliğin kaynağını gökten yere indiren Cumhuriyet Devrimi’nde de egemenlik milletindi. 
Ekim Devrimi hem antiemperyalist, hem de antikapitalistti; Cumhuriyet Devrimi antiemperyalistti; ancak antikapitalist değildi; daha doğrusu nesnel olarak olamazdı; çünkü bu ülkede ne gelişmiş bir kapitalist kesim ne de işçi sınıfı vardı. 
Ancak Cumhuriyetin düşünce temelinde çok güçlü bir halkçılık yer alır. Kurtuluş Savaşı sürecinin antiemperyalist ya da ulusal bağımsızlıkçı duruşu ve onu tamamlayan halkçılık anlayışı, Cumhuriyetin temel taşlarıdır. Yansımaları eğitimden kadın erkek eşitliğine, üretimden kültüre uzanan Cumhuriyet halkçılığının, Çarlık Rusyası’nda sosyalist düşüncenin gelişmesinin de etkisiyle güçlenen halkçılık ideolojisinden esinlendiği de bir gerçektir. 
Dahası var; Atatürk’ün kurduğu ve Cumhuriyetten sonra ikinci eserim diyerek sağlam ideolojik temellere yerleştirdiği CHP’nin altı ilkesinden ikisi, ulusal bağımsızlıkçılık anlamında milliyetçilik ve halkçılıktır.” (Yakup Kepenek, “İki Büyük Devrim: Ekim ve Cumhuriyet”, Cumhuriyet, 23 Ekim 2017, s.13.)
[4] Volkan Yaraşır, “Ekim Devrimi, Sınıf Hareketi ve Devrimci Parti”… https://volkanyarasir.jimdo.com/2008-ve-öncesi-makaleler/volkan-yaraşir-ekim-devrimi-sınıf-hareketi-ve-devrimci-parti/
[5] John Reed, “Sovyetler İşbaşında”, Ekim 1918… http://Marksist.net/ceviriler/sovyetler_isbasinda.htm
[6] “Ve eviniz yakılırsa yeniden yapın… Tahılınız yakıldıysa yeniden ekin. Çocuklarınız ölürse daha çok doğurun. Sizi ovalardan kovarlarsa dağlarda yaşayın ama yaşayın. Hep liderler arıyorsunuz, hatasız güçlü adamlar. Hiç yok, sadece sizin gibiler var. Yaşarlar, değişirler, bırakırlar, ölürler. Liderler yok, sadece siz varsınız. Güçlü bir halk, süren tek güçtür.” (Emiliano Zapata.)
[7] Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 1977.
[8] Ekim deneyimi iktidarı fethetmenin gerekli bir koşul olduğu kadar, bunun tek başına yeterli olmadığını da gösterirken; çoğulculuk, öz yönetim ve parti içi demokrasi meselesinin, sosyalizm projesi için ne denli vazgeçilmez olduğunun gösterir bize.
[9] Emrah Maraşo-Onurcan Ülker, “Korkut Boratav: Mao’nun Yaptığı Doğrudan Demokrasi Anlayışına Dönüştür”, Bilim ve Ütopya, Eylül 2012… https://www.bilimveutopya.com.tr/mao-korkut-boratav-soylesi
[10] V. İ. Lenin, aktaran: Oskar Anweiler, Rusya’da Sovyetler, Çev: Temel Keşoğlu, Ayrıntı Yay., 1990, s.122-123.
[11] yage, s.124-125.
[12] B. M. Voline, Rus Devrimleri, çev. Ramazan Macit, Babil Yay., 2000, s.38.
[13] Oskar Anweiler, Rusya’da Sovyetler, Çev: Temel Keşoğlu, Ayrıntı Yay., 1990, s.82.
[14] yage, s.127.
[15] Volkan Yaraşır, “1905 Devrimi ve Sovyetler”, 11 Nisan 2012… http://volkan-yarasir.blogspot.com.tr
[16] Oskar Anweiler, Rusya’da Sovyetler, Çev: Temel Keşoğlu, Ayrıntı Yay., 1990, s.72.
[17] yage, s.82.
[18] “Ekim Devrimi I. Dünya Savaşı’nın üçüncü yılında gerçekleşti. ‘Savaş’, yani olağan hayatın sona erdiği, kendine özgü kuralları olan bir ‘düzen’in (ya da düzensizliğin) egemen olduğu bir ortam. Bu savaşa ‘Düvel-i Muazzama’ kategorisinden katılan ülkeler arasında Rusya herhâlde ‘pejmürde’si, çeşitli lojistik alanlarda en hazırlıksız olanıydı - örneğin, askerlerine çizme ya da palto tedarik etmek gibi birtakım temel ihtiyaçlar alanında…
 ‘Düşman’dan çok ‘sefalet’in belirleyici olduğu bu savaş yıllarında kitlelerin kendilerini kurtarmak için ayaklanmaktan (yani bir ‘devrim’ yapmaktan) başka çareleri kalmamıştı. Ayaklanma başarısız kalır, bastırılırsa ne olacağının cevabı da kendini belli etmişti: Kornilov! Ve ‘Devrim’ oldu…
Bolşevikler’in önemli handikaplarından biri, ellerindeki teoriye fazla güvenmeleridir. Marx’ın tarih felsefesinin insanlık tarihinde olanları ve olacakları deşifre edecek anahtar olduğuna kesinlikle inanmışlardı…
‘Yeni bir dünya’ kurmak çok büyük bir amaç, çok iddialı bir hedef. Varılmak istenen yer ne kadar yücelirse, başarısızlık riski de o kadar büyür - ‘hayal kırıklığı’ da büyük olur. Ekim Devrimi’ni kendi hedeflerinden saptıracak çok şey oldu.” (Murat Belge, “Ekim Devrimi”, 2 Ekim 2017… http://www.birikimdergisi.com/haftalik/8535/ekim-devrimi#.WfXO4yZryP8)
[19] Murray Bookchin, 1905’ten 1917’ye Rus Devrimleri, Çev: Ali İhsan Başgül, Dipnot Yay., s.293.
[20] Aktaran: Marcel Liebman, Rus Devrimi: Bolşevik Zaferinin Kökenleri, Aşamaları ve Anlamı, Çev: Samih Tiryakioğlu, Ayrıntı Yay., 2017, s.127.
[21] Aktaran: yage, s.137.
[22] Tony Cliff, Lenin, Cilt: 2, çev: Tarık Kaya-Bernar Kutlu, Z Yay., 1994, s.123.
[23] yage, s.112.
[24] Edward Hallett Carr, Bolşevik Devrimi, Cilt: I, Çev: Orhan Suda, Metis Yay., 1989, s.82.
[25] yage, s.83.
[26] V. İ. Lenin, Seçme Eserler, Cilt 6-Devrim Yılı 1917, Çev: Saliha N. Kaya- İsmail Yarkın, İnter Yay., 1995, s.25.
[27] V. İ. Lenin, Ekim Devrimi Dosyası, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 1999, s.42.
[28] V. İ. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, Çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1969, s.10.
[29] yage, s.19-20.
[30] V. İ. Lenin, Seçme Eserler, Cilt 6-Devrim Yılı 1917, Çev: Saliha N. Kaya- İsmail Yarkın, İnter Yay., 1995, s.61.
[31] yage, s.63.
[32] Edward Hallett Carr, Bolşevik Devrimi, Cilt: I, Çev: Orhan Suda, Metis Yay., 1989, s.92-93.
[33] V. İ. Lenin, Seçme Eserler, Cilt 6-Devrim Yılı 1917, Çev: Saliha N. Kaya- İsmail Yarkın, İnter Yay., 1995, s. 223-225.
[34] yage, s. 232-241.
[35] Mustafa Sağlam, “1917- 1945 Ekim Devrimi-I”, 6 Şubat 2017… http://www.sozveeylem.com/marksizm-ve-sinif-mucadelesi-ii-1917-1945-ekim...
[36] Rosa Luxemburg, Rus Devrimi, Çev: Cangül Örnek, Yazılama Yayınevi, 2009, s.19-22.
[37] V. İ. Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü, Çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1977, s.119
[38] Oktay Baran, “Enternasyonalizm, Konseyler ve Parti”, Marksist Tutum, No:32, Kasım 2007… http://Marksist.net/oktay_baran/ekim_devriminin_yankilari.htm
[39] V. İ. Lenin, Ne Yapmalı?, Çev: Arif Berberoğlu, Evrensel Basım Yayın, 2011, s.99.
[40] V. İ. Lenin, Collected Works, Volume: 4, Progress Publishers, Moscow, 1977, s.215.
[41] Sinan Karasu, “Kendiliğindenlik ve Dışarıdan Bilinç Üzerine (1. Bölüm)”, 30 Aralık 2015… http://www.militan.net/?p=5323
[42] V. İ. Lenin, Collected Works, Volume: 32, Progress Publishers, Moscow, 1977, s.20-21.
[43] “Seher, karanlıktan aydınlığa çıkışın ilk anlarıdır. Umuttur ve seher her gün yeniden var eder kendini. Karanlık kendini sonsuz zannederken, aydınlığı yok ettiğini düşünürken, ilk darbeyi seherden alır. O anda bitiverir karanlık, aydınlık başlar seherle.” (Nazan Özcan, “Selahattin Demirtaş: Biz Zindanı Özgürleştirdik Siz de Dışarıyı Zindan Etmeyin”, Cumhuriyet, 9 Ekim 2017, s.11.)
[44] “100. yılına giren Ekim Devrimi’ni, hele de ‘tarihin sonu’ afra tafrasıyla ilan edilen ‘1989 Berlin Duvarı’nın yıkılışından’ sonra beliren gelişmelerle değerlendirmek, bugün yaşamsal önem taşıyor. 
Bolşevik Devrimi’nin üzerinden 100, Berlin Duvarı’nın yıkılışından da 30 yıl geçmiş. Bugün insanlık ‘Duvar’ın yıkılışından bu yana yeniden büyük bir geri salınıma girmiş. Aşırı sağcılık-ırkçılık yükselmiş, vahşi kapitalizm en kötü krizlerinden birine yuvarlanmış... 
Şimdi bu iki tarihi bugün yan yana getirip, uzun soluklu kıyaslamalar yapmak olası. Ama Putin Rusyası’na baktığımızda, 1917 Ekim Devrimi’nin hâlâ hiçbir nesnel değerlendirmeye olanak vermeyen kertede yakın geçmişte cereyan ettiğini görüyoruz... 
‘Kızıl Ekim’, nesnel kriterlerle, salt Rusya’yı değil, dünyayı kalıcı biçimde değiştiren bir kilometre taşı ve dönüm noktası…
Camus’nün ‘Ekim Devrimi’ni, ‘XX. yüzyılın kilit olayı’ diye tanımlaması bu nedenle boşa değil. Ama gelin görün ki, bu derece belirleyici öneme sahip bir olay, anavatanı Rusya’da düşünülebilecek en alt düzeyde organizasyonlarla anılıyor. 
Neden? Çünkü demokratik tartışmanın olmadığı tüm ülkelerde olduğu gibi, Putin Rusyası’nda da ‘tarih’, ancak ‘Reis’in işine geldiği gibi ‘araçsal’ yazılıyor. 
Bu ‘araçsal’ bakışla Putin, devrimin sadece ‘birlik, beraberlik’ masalı şeklinde anlatılmasından yana. Çünkü ‘Reis’, ‘1917’de, bugünkü gücünü pekiştirmeye yarayacak ‘kült bir sembol’ bulamıyor. 
Kurşuna dizilen son Çar II. Nikola, mevcut devlet başkanı için çok zayıf bir referans; halihazırda Moskova’nın en lüks alışveriş merkezi ‘Gum’un karşısında yatan Lenin ise ‘devrimci’ niteliğiyle kurulu düzene tehdit sayılan bir kimlik. 
Bu seçici ‘resmi tarih’ algısı Rusları bölüyor; kimi ‘Ekim’i dış güçler sponsorluğunda yapılan bir ‘darbe’ ve de bugünkü ‘renkli devrimlerin anası’ şeklinde yorumluyor; kimi ‘büyük güç’ olma yolunda bir basamak olarak görüyor. 
Soğuk Savaş yıllarında tartışıldığı her ortamda büyük polemiklere yol açan ‘Ekim Devrimi’ velhasıl, anavatanı dahil, hâlâ serinkanlılıkla değerlendirilemiyor. ’Kızıl Ekim’in gerçeğine ulaşmak için kim bilir insanlığın belki de bir yüzyıl daha beklemesi gerekiyor.” (Nilgün Cerrahoğlu, “Rus Devrimi’ni Kim Hatırlıyor?”, Cumhuriyet, 26 Ekim 2017, s.17.)
 

Kategori: