Haydar Karataş ile yaptığım Söyleşi

İsmail Güner kullanıcısının resmi
Yazarken acı çekerek yazıyorum… Haydar Karataş, Gece Kelebeği’nin ardından On İki Dağın Sırrı adlı tarihi romanıyla bu yaza damgasını vuran yazarlardan biri oldu. Yazarın iki kitabı var. İkisi Dêrsîm’le, 1938′de yaşananlarla alakalı… Gece Kelebeği’nde her şeyi küçük bir kız çocuğunun gözünden anlatıyor. On İki Dağın Sırrı’ndaysa, hadiselerin öncesiyle ilgileniyor… Dêrsîm’in toplumsal belleğini işleyerek ve hafızasını tazeleyen romanlarıyla edebiyat alanına yeni bir soluk katan Haydar Karataş’la bir söyleşi…

 

İsmail Güner: – İsterseniz şöyle başlayalım. özellikle son yıllarda yaptığınız çalışmalarınız ilgi gördüğünü biliyoruz, okuyucumuzda bilmesi açısında soruyorum nerelisiniz? Neden yazmaya başladınız veya yazıyorsunuz?

Haydar Karataş: İç-Dêrsîm’de doğdum. bir dağ köyünde dünyaya geldim. Neden yazmaya başladım; tabii bir yazar niye yazmaya başlar; derdi olduğu için yapıyor bu işi öyle diyeyim size! Bir hobi olarak bu işi yapmıyorum onu söyleyeyim… Yazarken acı çekerek yazıyorum. Daha çok içinde büyüdüğüm toprakların derdini dillendirmeye çalışıyorum. Her yazarın yaptığı budur biraz.

- Önce üçlemenin ikinci cildini bitirdiniz? İsminden başlayalım, neden “Perperik-a Söe” yani “Gece Kelebeği” ve daha sonra “On iki Dağın Sırrı?

Şöyle; “Gece Kelebeği” 1938 sonrasını anlatıyor. 1938 olayların kendisini değil! 1939′dan 1952 arası dönemde geçiyor olaylar. Bunun sebebi; herkes ölümlerle Dersim 38’i ölçmeye çalışır; oysa geride kalmanın travması çok daha derin! Bu geride kalanlar yani, katledilmekten kurtulanlar (çoluk-çocuk ve kadınlar) bunların yaşadığı travmayı anlatıyorum. “Gece Kelebeği” de orada geçen kız çocuğunun oyuncağının ismidir. Anne kız çocuğuna anlatacağı hikaye ve masalları bu feci olaylar esnasında “Perperik-a Söe“’ye anlatır.

haydarkaratas-kitaplariOn İki Dağın Sırrı” ise 1936 öncesi, yani Osmanlı-Rus savaşı 1876 harbiyle Cumhuriyet’in kurulması ve sonrası ulus devletin geçiş süreci içindeki Dêrsîm toprağını anlatıyor. Aslında burada Alevi toplumunu Ermenilerle olan ilişkilerini, bu olayları biraz 1938 öncesine götürmek, 1938 toplumunu algılamak, Alevi toplumu kendini hep travmaları üzerinden anlatıyor, Osmanlı döneminde onların bir hayat biçimi vardı. O sebeple adı “On İki Dağın Sırrı”!

- Sevgili Haydar tarihsel romanların dili nasıl olmalı?

Tarihsel roman dediğimiz şeyin dili; romanın ruhudur aslında! Yani sizin anlattığınız romanın dili; dilsel yapısı ve ruhsal algısı O, romanın dilini ifade ediyor zaten. Yani nasıl giyiniyorlar, gelenek ve görenekleri nasıl; bu gelenek-görenek konuşma biçimleri nasıl, davranış biçimleri, bunlar onun dilini ifade ediyor. Bunu tarif ederken zaten onun dilini ortaya çıkarmış oluyorsunuz. Yoksa tarihi romanlarda özel bir dil yoktur!

- Dêrsîm’in tarihi kökleri size göre nereye dayanır? Romanlarınızda Ermeni vb. halklardan söz ediyorsunuz…

Benim yazdığım romanların tarihi arka boyutunu incelediğiniz zaman Dêrsîm’in inanç eksenli bir toplum; yani etno-dinsel bir toplum olduğu görülür, ulusal, etnik kökenli bir toplum değil! Çok karmaşık bir yapıya sahip; içinde Ermenilerin olduğu, Türkmen Alevilerin olduğu, Kürt Alevilerin olduğu ve Zaza Alevilerin bulunduğu bir bölge; bir pota görevi görmüş, Kuzey Amerika Kıtasını düşünün; buraya göç eden bütün Avrupalılar bugünkü modern Amerika ulusunu oluşturur. İç-Dêrsîm’de de devletle sorun yaşayan, devletin katliamından kaçanlar Dêrsîme sığınmışlardır ve burada edindikleri ziyaret kültü aidiyet kimliği etrafında bir arada aynı kaderi yaşamışlar.

- Üçüncü cildin konusu hakkında biraz ipi ucu verebilir misiniz?

Tabii daha önceki röportajlarımda söylediğim gibi; üçüncü cilt sürgün dönüşlerini anlatıyorum. Yani sürgüne gidip on yıl sürgünde kalan ve daha sonra Dersime dönmelerini ve karşılaştıkları yıkım; yani gidip gelenlerle yerinde kalanlar arasındaki uyum sorununu ve toprak mülkiyeti sorununu, için kavga ve çelişkilerini anlatıyor.

- Peki bu sürgünler hangi tarihte dönüyorlar?

Bu sürgünleri 1950 sonrası Dêrsîme dönerler. Ve bu süreçler 1960-70′lere kadar sürer. 1970′lerde devrimci grupların gelmesiyle roman son bulur. Çünkü, artık tarihsel yapı değişiyor.

- Bir söyleşinizde diyorsunuz ki; ‘Roman okurunu piyasacılık geleneğine teslim etti’ bunu biraz açar mısınız?

Şöyle diyeyim; bugün Türkiye’deki roman piyasasını oluşturan; birincisi, bu beyaz Türklerin oluşturduğu bir edebiyat var Türkiye’de. İstanbul merkezli bir edebiyattı bu! Yani “İkinci Yeni” dediğimiz “Garip Akımı” dediğimiz (yani şiirde de böyle) İstanbul eksenliydi. Buna Türkçe yazılan edebiyat demek lazım. Edebiyatımızı Anadolu’ya Orhan Kemal ve Yaşar Kemal götürmüştür. Ve Anadolu’ya yerleştirmiştir. Edebiyatımız Anadolu’ya gittiği zaman biz orda Kürdü, Alevi’yi, Çerkezi ve Ermeni’yi görmeye başlarız. İstanbul edebiyatında bu yoktur! Bu tamamen beyaz Türk’ün anlattığı bir edebiyattır. Bu kesimin oluşturduğu roman piyasası algısı var. İşte çok satan kitaplar! Ve bu gittikçe kitabı sokaktan kopararak sadece elit bir kesime hitap eder. Küçük yayınevlerini boğmak anlamında da söylüyorum… Hep politikacıları eleştiririz, oysa Türkiye’de yeni bir edebiyat olgusunun gelişmesi lazım, Edebiyatımızı Anadolu’ya götüren, ora hikayesini dahil eden Orhan Kemal, Yaşar Kemaller gibi yeni bir devrime, ihtiyaç vardır. Buna Kürt edebiyatını da dâhil etmek lazım! Alevi edebiyatını dâhil etmek lazım, Ermeni edebiyatını dâhil etmek lazım; ne yazık ki, bugün hâlâ Türkiye’de roman ödülleri, edebiyat ödüllerini verenler; Türk etnik kökeninden gelen ve Türk etnik kimliğinin yanında Türk ve Müslüman roman kahramanı olan eserlere ödüller vermektedirler. Edebiyatımızın bir devrime ihtiyacı var.

- Şu an Zürih’de yaşıyorsunuz, gününüzü nasıl geçiriyorsunuz, Avrupa yaşamına nasıl bakıyorsunuz? Ülkeye dönmeyi düşünüyor musunuz?

Şöyle söyleyim; ben yatılı okullarda büyüdüm sonra bunun on yılını hapiste geçirdim. Bütün arkadaşlarım orada, benim acılarım Türkiye’de. Her insan kendi acısıyla yaşlanmak ister. En azında benim açımdan böyle; ben, orada acılarımla yaşlanmak isterim… Şu an Türkiye’ye gidemiyorum. Fakat kendimi bir yabancı gibi de görmüyorum. Yani sınırlıyım ve sürgün hayatı yaşıyorum. Ancak içinde yaşadığım dünya da ben, kendi romanlarım için yaptığım araştırmalar içinde yaşıyorum. Böyle çok kendimi göçmen gibi de hissetmiyorum. Kederime geri dönmeyi düşünüyorum.

-Bu üçlemeyi yazarken, sözlü anlatımların dışında hangi kaynaklardan yararlandınız?

Bugün de gördüğünüz gibi, seminerde de anlattım; orda da çıkardığınız gibi daha çok misyonerlerin bölgelere ilişkin tuttuğu raporlardan yararlandım. Çünkü yazılı kaynaklar daha çok oraya her gidip gelen gözlemcilerin insanları tarif etmesi ve romanlarıma büyük bir kaynaklık (yani roman kahramanlarımı seçerken) ediyor. Diğer roman kahramanlarım kendi çocukluğumdan; tabii oradan bilgisini alıyorum ama kendi çocukluğumdan; babam ve annemin anlattıklarından ve buradan da insan tiplemelerini seçiyorum.

- Sonradan öğrendiğiniz bir dille yazıyor olmak edebiyat açısından zorlukları oldu mu?

Tabii ben, yazmaya geçerken; bir paragraf içerisinde dahi zamanların geçişkenliği ve kahramanların yapısı ve kahramanların anlatım tarzına baktığımız zaman bunun anadilim Zazaca’dan geldiği anlaşılır! Ancak ben, Türkçe ifade ediyorum. Şöyle düşünün; Dostoveyski’yi Türkçeye çevirmek gibi bir şeydir bu! Dostoveyski’yi okuduğunuz zaman Rus toplumunu orada görürsünüz. Türkçe okurken dahi orda St. Petersburg’u, Moskova’yı görmüş olursunuz. Benim romanlarımı da okuyanlar derler ki; “Sanki biz romanlarını Zazaca okuduk”. Dêrsîm’de yaşıyormuş gibi insanları gördük! O, ruh yansıyor aslında.

- Yaşadığınız ülke de, yani İsviçre’de, karşılaştığınız sorunlarınla ilgili mesajlarınızı alabilir miyim?

Şöyle söyleyim; Batı toplumun aidiyet kimliklerinin daha farklı sorunları… Burada çevremde gördüğüm, arkadaşlarımla gittiğim bir yemekte, bu akademisyenler olsun, yazar arkadaş kesimi olsun, sıradan insanlar olsun, şuna sıklıkla denk gelirim; Burada en büyük şey aşk sorunu kalmış! Yani bunlar istinassız acılarını, geçim sıkıntısı denilen, gelecek sıkıntısı denilen, mesela yarın öldüğüm zaman çocuğumun geleceği ne olacak gibi sıkıntıları geride bırakmışlar. Bunun güvencesi devlette! Toplumun sosyal yapısı yeni bir biçime girmiş, sorunlarımız da farklılaşmış. Ancak insanın maneviyat araması, birisiyle beraber yaşaması, birisini sevme duygusu, bu arayış sürüyor. Çağımızın ortak yani maneviyat arayışıdır, o dünyanın her yerinde sürüyor.

 

- Son olarak okuyucu ve dostlarınıza vermek istediğiniz bir mesajınız var mı?

Teşekkür ederim. Hani bir politikacı değilim; mesaj veremem! Ama insanın kıymetini bilmek gerektiğini düşünüyorum. Bu dünyada insanlar fani öyle ki, insan bazen düşmanına dâhi ihtiyaç duyuyor. Konuşacak bir arkadaşınız yok, ben bu dönemleri yaşadım ve defalarca hücrelerde yalnız kaldım. Diyorsunuz keşke düşmanım burada olsa da, onunla kavga etsem! Dünya ne yazık ki böyle bir yer.

- Zaman ayırıp bizimle böylesi güzel bir söyleşi gerçekleştirdiğiniz için, dostlarımız ve okuyucularımız adına size çok teşekkür ediyoruz. Ve güzel bir düzeyi yakaladığınızı görüyor ve sizi kutluyoruz. Hakk yardımcınız, Hızır yoldaşınız olsun!

 

Teşekkür ediyorum. Sağ olun…

Söyleşi Yazarı: İsmail Güner

Kategori: