Çocuk Kalbi

Abuzer Yalçın kullanıcısının resmi
Tüm dünyayı çocuklar yönetse nasıl bir yer olurdu acaba? Her halde bugünkünden kötü olmazdı, olamazdı. Çünkü tüm çocuklar temizdir. Dünyayı ve çocukları doymak bilmez hırslarımızla biz büyükler kirletiyoruz. Ya çocuklar yönetmeliydi dünyayı ya da yönetenlerin içindeki çocuk asla büyümemeliydi.

Ayhan ve Okan sınıfın iki afacanıdır. Ele avuca sığmaz bu iki çocuk diğer tüm çocuklar gibi temizdir, bir o kadar da yaramaz. Bir çocuğun yaramazlığından ne çıkar? Neyse mesele şu ki bizim bu iki kafadar ilkokula beraber başlamış ve bugün altıncı sınıfa kadar beraber okumuşlardır.
            Ortaokul ikinci sınıflara -yani altılara- haftada üç dersten ücretsiz kurs açılmıştı. Ayhanların sınıfının kurslarından ikisi hafta içi üçüncüsü olan matematik ise hafta sonuydu. 
            İşte bu matematik kursunun birinde en arka sırada oturan Ayhan ile Okan yine dersten bihaber başka âlemlere dalmışlardı. Okan özenle hazırladığı bilgi notunu uzun boylu matematik öğretmenine çaktırmadan Ayhan’a uzattı. Ayhan notu açtı ve okudu. Notta: ”Kanka babamdan yirmi lira aldım. Çıkışta berbere gideceğim. Beraber gider oradan da internet kafeye gideriz.” diye yazıyordu. Ayhan kâğıdı avucunun içinde buruşturdu ve başıyla“olur” anlamında bir işaret yaptı.
            Bitiş zilinin çalmasıyla ikisi de yerinden fırladı. Tüm öğrenciler adeta parçalanmış bir atar damardan fışkıran kan misali sınıfı terk ediyordu.
            Bazı sınıfların kursu hala devam ederken yedinci sınıfların kursu bitmiş ve tüm sınıf eve doğru yola çıkmıştı. Ayhan ile Okan ise eve gitmek yerine okulun az yukarısında bulunan yeni mahalle camisinden sağa dönerek şehrin merkezine doğru yola koyulmuşlardı.
            Yolda iki kafadar arasında koyu bir sohbet açılmıştı.
            “Kanka biliyor musun geçenlerde sekizlerden bazı öğrencileri müdür tuvalette sigara içerken yakalamış.”
            “Biliyorum, öğrenciler aralarında konuşurlarken onlara şahit oldum. Okan sana bir şey söyleyeceğim ama kimseye söyleme olur mu?”
            “Tamam, söylemem.” Elini dudağına götürdü, “ağzımı bantladım” gibilerden bir işaret yaptı.
            “Yemin et. Vallahibillahisöylemem de.”
            “Vallahi de billahi de söylemem. Hadi merak ettim söyle ne söyleyeceksen.”
            “Ben sigara içtim”
            “Ne, ne yaptın sen?”
            “Sigara içtim! Bak yemin ettin ama…”
            “İyi de neden böyle bir şey yaptın? Sigara çok kötü bir şey, hem biliyor musun sigara içenler kanser oluyormuş.”
            Ayhan utanmıştı. Sessizce yola devam ettiler. Suriyelilerin açtığı bakkal dükkânınınönünden geçtiler. Vitrin Arapça yazılardan seçilmiyordu. Az ilerdeki marketten sağa döndüler ve işte berber karşılarındaydı. Hemen içeri girdiler. Berber Ahmet Usta bu iki genci görünce elindeki spor sayfası açık gazeteyi bıraktı.
 
            “Usta ben tıraş olacağım.” dedi Okan. “Amerikan tıraşı. Olmazsa alaburus da olabilir. Ama üstlerden çok almayın. Olur mu?”
            Çocuğun adeta büyümüşte küçülmüş gibi kurduğu bu cümleler Berber Ahmet’i güldürmüştü. Oturması için koltuğu gösterdi. Okan hemencecik koltuğa oturdu. Berber gerekli eşyaları hazırladı ve hızlı bir şekilde tıraşa başladı.
            Tıraş esnasında klasik sorular soruldu.“Baban kim? Nerde okuyorsunuz? Senin baban nerde çalışıyor? Böyle güzel oldu mu delikanlı?” gibilerden uzayıp gidiyordu işte sorular. Berberde iş biter bitmez internet kafe tartışması başladı.
            “Okan hangi internet kafeye gideceğiz?”
            “Bilmem, doğan İnternet Kafe’ye mi yoksa Yıldız İnternet Kafe’ye mi gidelim?
            “Yıldız İnternet Kafe’ye gitmeyelim onun bilgisayarları donuyor. Okan keşke Ulaş’ı da çağırsaydık.” dedi birden.
            Ulaş, Okan ve Ayhan’ın en yakın arkadaşıydı. Bu üçlü arkadaş çetesi bir nevi üç silahşorlar gibiydiler. Uzun yılların arkadaşı olan üçlüden Ulaş ağır bir rahatsızlık geçiriyordu.
            “Hadi gidip Ulaş’ı da alalım. Hem sağlığı nasıl onu da öğreniriz.”
            Okan’ın bu sözünden sonra geldikleri yoldan tekrar döndüler. Hemencecik mahalleye vardılar. Ulaşların evi Okanların evinin az yukarısındaydı. İki katlı eski bir binanın alt katında oturuyorlardı.
            Kapıya gelince Ayhan zili çaldı. Kapıyı önce açan olmadı. Tekrar zili çalıp beklemeye başladılar. Az sonra Ulaş’ın annesi kapıyı açtı. Karşısında oğlunun arkadaşlarını görünce yüzünde çoktandır olmayan bir gülümseme belirdi.
            “Teyze Ulaş evde mi? Beraber internet kafeye gidebilir miyiz?” dedi Okan.
            Kadının bir anda gözleri dolar gibi oldu.
            “Çocuklar Ulaş hasta gelemez.”
            “Ama teyze lütfen çok durmayız vallahi bir saat. Söz bir saat sonra eve geri getiririz. “
            “Çocuklar Ulaş lösemi hastası yani kan kanseri ve dışarı çıkması yasak. Ama isterseniz siz içeri gelin az oturun hem onunda sizi görünce bir miktar morali yerine gelir.”
            Çocuklar löseminin ne demek olduğunu anlamamışlardı. Ama kanserin ne demek olduğunu biliyorlardı. Göz göze geldiler. Sonra birden Okan’ın işareti ile ikisi de ayakkabılarını çıkarmak için yeltendi. Ulaş’la zaman geçirme fikri ikisinin de hoşuna gitmişti. Ulaş’ın annesi içeri girmeden Ulaş’la tokalaşmamaları gerektiğini çünkü mikrop kapabileceğinden söz etti onlara. Ayrıca hastalığını sormamalarını ve mümkün olduğunca onun hoşuna gidecek komik şeylerden bahsetmelerini tembihledi.
İki çocuk önlerinde Ulaş’ın annesi içeri girdiler. Ulaş yalnız başına TV’de çizgi film seyrediyordu. Ancak hatırladıklarından daha küçük göründü ikisinin de gözlerine. Ayhan ve Okan’ı görünce gözlerinin içi parladı Ulaş’ın.
 
 
            İki çocuk önce ne söyleyeceklerini bilemediler. Çok garipsemişlerdi Ulaş’ın halini. Hele de saçlarının tamamının dökülmüş olması çok garipti. Sessizliği Okan bozdu:
            -“Ulaş nasılsın?” dedi.         
            “İyiyim Okan. Evde çok canım sıkılıyor ama annem dışarı çıkmama izin vermiyor. Hastalığımdan dolayı mikrop kapabilirmişim.”
  “Sen de çıkma.” Dedi Ayhan. “Annenin sözünü dinle.”
   Gülüştüler.
            Okuldan, derslerden, öğretmenler hakkında yaklaşık yarım saat konuştular. Bu arada Ulaş’ın annesi de çocuklara meyve suyu ve gofret ikram etti. Son iki aydır ilk kez Ulaş’ın yüzü bu kadar gülüyordu. Çocuklar artık gitmek için müsaade istediler. Ulaş az daha kalmalarını isteyecekti ama annesi izin vermedi.
            Çıkarken kapı ağzında yine bir sohbet açıldı.
            Ulaş:
            “Okan saçların ne güzel olmuş. “
            “Teşekkür ederim.”
            “Keşke benim de saçlarım olsa. Ama tedavim bitince yeniden çıkacakmış. Doktor öyle söyledi değil mi anne?”
            Annesi biraz da yutkunarak cevap verdi Ulaş’a.
            “Evet, oğlum hele sen bir iyileş.”
            Okan birden söze atıldı:
            “Elbette çıkar yeniden saçın. Sen iyileşmene bak. Sanki bizde var da ne oluyor?”
            İki arkadaş sokağa çıkmışlardı. Ama moralleri çok bozuktu. İkisinin de okul çıkışı içinde olan istek yoktu. Sessizce yürüyorlardı. Ayhan’ın sorusu ile sessizlik bozuldu:
            “Ne yapalım şimdi? Benim internete gitme isteğim kalmadı.”
            Okan daha kötüydü. Gözleri yaşarmıştı.
            “Benim de isteğim kalmadı.”
            “ Senin saçlarını çok kıskandı. Yazık çocuğa ya sence ölür mü?”
            Soru öylece havada asılı kalmıştı. İkisinin de yüreği soruya cevap vermeye yetmedi. Az sonra Okan’ın aklına güzel bir şey gelmiş gibi gözlerinin içi parladı. Ayhan’a dönüp sordu.
          “Ayhan Ulaş bizi gördüğü için mutlu oldu değil mi?”
            “Evet. Biz yıllardır arkadaşız.”
            “Onu daha fazla mutlu etmeye. Yanında olduğumuzu, onun yalnız olmadığını göstermeye var mısın?”
 
            “Nasıl yani? Ne yapacağız?”
            “Tekrar berbere gidip saçımızı kazıtalım. Tıpkı Ulaş gibi bizde kel olalım.”
            “Nasıl yani? Ama okulda bizimle dalga geçerler.”
            “Kim ne derse desin arkadaş. Benimle misin değil misin? Ulaş bizim dostumuz.”
            Hızlıca geldikleri yoldan tekrar berbere döndüler. Berberden ikisinde saçını kazımasını istediler. Önce makine ile saçlar sıfıra verildi. Ardından sakal tıraşı için kullanılan köpük ve ustura nöbeti devraldı. Artık ikisinin de kafasında tek tel saç kalmamıştı. Öylece birbirlerine baktılar. İkisinin de yüzünde hem bir garipseme hem de bir mutluluk vardı.
            Okan cebinde kalan tüm parayı berbere teslim etti. Beraber tekrar Ulaş’ın evine doğru yola çıktılar. Ayhan arada bir abarttıklarını düşünüyor. İlle de okul gelince aklına pişmanlığı büsbütün artıyordu. Okuldaki diğer öğrencilerin dalga geçmesinden korkuyordu.
            Çok kısa sürede Ulaş’ın evine vardılar. Bu sefer bir yandan zili çalıyorlardı bir yandan da kapıyı tekmeliyorlardı. İçerden Ulaş’ın annesinin sesi işitildi. Böyle kapıya vuran kimdi acaba? Kadın sinirli şekilde kapıyı açtı. Karşısında bir saat önce yolcu ettiği iki çocuğu bulunca şaşırdı. Üstelik kafalar ayna gibi kazıtılmış şekilde geri dönmüşlerdi. Şaşkınlığı büsbütün arttı.
            “Teyze Ulaş’a onun yalnız olmadığını göstermek için geldik. Üstelik böyle yarın okula da gideceğiz. İsterse herkes dalga geçsin. Ulaş iyileşip tekrar okula gelene kadar böyle gidip geleceğiz okula.”
                        Kapının önündeki konuşmalar içeride televizyon karşısında olan Ulaş’a kadar gitmişti. Ulaş da ne olduğu anlamak için kapının önüne geldi. Bir anda iki arkadaşını öyle görünce küçük bir şok geçirdi. Üzerindeki şoku atlatınca kahkaha atmaya başladı. Ulaş’ın ardından Okan da gülmeye başladı. Ayhan olup bitene bir anlam verememiş ve hâlâ okulda -başta Oğuzhan ve Emre olmak üzere- tüm çocukların dalga geçmesinden nasıl kurtulacaklarını düşünüyordu. 
            Gülme faslı bittiğinde Okan’ın ağzından tek bir cümle döküldü:”Kanka yalnız değilsin.” Bu cümlenin ardından Ulaş önce biraz mahcuplaştı ama bu seferde üzülmesine Ayhan izin vermedi:”Sen yine iyisin ya biz okula gidince ne yapacağız? Vallahi akşama kadar bizimle dalga geçecekler.” dedi. Kapı önünde olanlar bu sefer hep bir ağızdan bir kahkaha tutturdular.
            Sonunda Ulaş’ın annesi iki çocuğu da içeri aldı ve hep beraber akşam yemeği yemeyi teklif etti. Ayrıca annelerini arayıp kendisinin izin alacağını da ekledi. Çocuklar içeri geçmiş sohbete dalmışken anne eline telefonu aldı ve önce Ayhan’ın annesini sonra da Okan’ın annesini aradı ve tüm yaşananları kâh ağlayarak kâh umut dolu gözlerle anlattı. Tabi ahizenin karşısında dinleyen de ağlıyordu.
            Sonunda konuşmayı bitirdi. Gözlerini bir an için tavana dikti ve kollarını göğe doğru açıp:”Şükürler olsun sana yarabbi, inşallah oğlumu bana bağışladığın günü de görürüm! Allah’ım sen şifa ver ne olursun.”
            Sözlerini tamamlayıp gözünün yaşını sildi. Yerinden doğruldu. Göz ucuyla çocukların ne yaptığına baktı. Onlar artık kendi âlemindeydi. Hastalığı falan unutmuş başka konulardan konuşuyorlardı.
            Gülümsedi. Ardından mutfağın yolunu tuttu. Şimdi bu çocuklara çok güzel bir akşam sofrası kurmanın zamanı idi. Daha henüz mutfağa girmeden hangi yemekleri yapacağının telaşı içine girmişti bile.
                                                        Abuzer YALÇIN

Kategori: 

Bunları Okudunuz mu?

05/09/2016 - 03:52
05/01/2016 - 18:47
09/02/2013 - 17:12
09/02/2013 - 13:55
09/01/2013 - 19:45