Erzincan'dan Öteye Bir Kırmanc Alevinin Yaşam Yolculuğu
Kürt sorunu, Alevi sorunu, çözülmemiş Ermeni sorunu derken, Mustafa Özbey, görmezlikten gelinen Kırmanc kimliğiyle ortaya çıkmış ve biz de varız demiş.
Kürt sorunu, Alevi sorunu, çözülmemiş Ermeni sorunu derken, Mustafa Özbey, görmezlikten gelinen Kırmanc kimliğiyle ortaya çıkmış ve biz de varız demiş.
Arkadaşı Sinan Sümer’in, MHP'li Bakan Cengiz Gökçek'in koruması Süleyman Ezendemir'in kurşunlarıyla katledilmesini protesto edecek gösteriye katılmak için çıkmıştı baba evinden.
Tek bir amaçları vardı: Arkadaşlarının katlini herkese duyurmak ve onu son nefesini verdiği yerde anmak. Ama bu tepki bile çok görülmüştü onlara, ateş emrini alan askerler üzerlerine ateş açarak gelmeye başlamışlardı. Çıkan hengâmede er Zekeriya Önge vurularak ölmüş, korsan gösteriye katılanlardan 24 kişi yakalanmıştı. Yakalananlar arasında 17 yaşında genç bir devrimci çocuk da vardı. Adı Erdal Eren’di.
Komünistler ölmeden önce mutlaka Müslüman mezarlığında bir parsel arsa / mezar yeri satın almalı ve dolayısı ile illa “bu dünyada bir mülk sahibi” olmalı mıdır?
Kargadan başka kuş, mezara gömülmek dışında başka “cenaze kaldırma” ve “yitirilene veda” biçimi yok mudur?
Bugün gazetede okudum:
Komünist Ovacık belediye başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu, değerli yazarımız Vedat Türkali’ye bir mektup göndermiş:
“Halkların kardeşliğine, barışa ve bu dünyanın gelip geçiciliğine vurgu yapmak istiyoruz”
demiş.
Durur muyuz, kendimizi hemen dışarıya attık. Babamın bir dizine ben, diğer dizine Nuralp yattı. Birazdan başımızı okşayacaktı. Elleri sıcacıktı; sevgiyle atıyordu. Annem elinde çay tepsisi ile görününce yerimizden olduk, rahatımız kaçmıştı. Ama kurabiyeler her şeyi unutturdu. Babam elini omzuma koydu.
“Xece nine ne olursun benim kuyruğumu bana geri ver, ben işimi hep bu kuyruğum ile yapıyorum” demiş.
Nine, tilkiye “Git içtiğin sütümü getir, sana kuyruğunu geri veririm” demiş.
Tilki gider ayak keçiye yürümüş. Yalvarmış yakarmış. “Keçi kardeş. Bana biraz süt ver. Sütü getirip nineye vereceğim. Nineden kuyruğumu geri alacam. Kuyruğum ile işimi yaparım” demiş.
Keçi: “Tilki tilki pis tilki git bana biraz yaprak getir. Yaprağı yiyecem bana süt gelsin. Şu iriyarı memelerime süt dolsun ki sana süt vereyim” demiş.
Ve son kez baktım çocukluğumun küçük cennetine"
Bir yanda bizim biz olmamızı sağlayan iç dünyamız. Diğer tarafta iç dünyamızı unutturacak kadar bize hakim dışarıdaki yaşamımız. Bize düşen hayat ödevi ise bu ikisini uyum içinde götürerek yaşamı devam ettirmek…
Dünyanın dört bir yanında artık insanlar gruplar halinde gezmektense, tek başlarına yollara koyulmaya başladılar.
“Acısı Kadın”daki kareler de böyledir; “Biletçi”, “Zıkkım”, “Acı Muz”, “Eskiyen”, “Asya’nın Öyküsü”, “Kökü Kuruyasıcalar” … çoğunlukla kadınların, kadınlık halleriyle bir bütün olarak yaşadığı ayrıntıların resmi gibidir. Hayatın ağır yükünü sırtlanan o kadınlar; anamız, kızımız, kardeşimiz ya da avradımızdır. Onların hikâyelerinin çoğunun ya orta yerinde, ya kıyısında ya da örgüsünün bir ilmeğinde kadın veya erkek olarak bizler de yer almaktayız.
Ağır hasta tutsaklar defalarca yaptıkları açıklamada kimseye minnet etmeyeceklerini, gerekirse zindanda ölümü kucaklayacaklarını belirtmişlerdir. Hastalık, edebi eser üretmeye engel değildir. Daha önce “Caney” adlı şiir kitabı ile şiir severlerin karşısına çıkan ve İHD’nin ağır hasta tutsaklar listesinde olan Halil Güneş yeni şiir kitabı “AŞKAOS” ile şiir severlerin karşısına çıktı. Şu anda Diyarbakır D Tipi Cezaevinde kalan Halil Güneş'le mektup aracılığıyla kitabı üzerine kısa bir röportaj gerçekleştirdik.
Bütün “mitolojik” denen söylenceler birer tarih anlatımından başka bir şey değildir ve bir toplumsal dönüşüm sonucu yerleşmişlerdir. Mitolojiye firen her kahraman, aslında yeni bir tarih yazan ve yeni bir düzenin kuruluşuna öncülük eden bir devrimciden başka bir şey değildir. İnsanlık henüz soyut düşünme geleneğinin olmadığı zamanlarda bu dönüşümleri somut imgelerle anlatmıştır.