
Ailemin de onayını alınca başladım işe. Yazmaya yazdım ya, ilk baştaki yazılarım genel olduğu için problem çıkmadı. Kendimi anlatmaya başlayınca “Şimdi ne gereği var bunların" demeye başladılar. Üzüldüm, moralim bozuldu. “Peki, dedim “sileyim öyleyse…“ Aslında dilim öyle dese de elim silmeye varmıyordu. Yüzümde okunuyordu mutsuzluğum. Anlatmaya çalıştım, “Bakın bunu yapmak istiyorum, hem kendimi buna alıştırmışken nasıl vazgeçerim“ dedimse de memnuniyetsiz yüzleri ikna edemedim. O an yaşadığım zorluğu, içimde kopan fırtınayı, gürül gürül akan suların, uçsuz bucaksız kırların, fırtınalı denizlerin, derin vadilerin, yüksek dağların tepesine çıkıp haykırmak istiyordum.
Yazma işine, annemin ölüm yıldönümünden dolayı yazdığım küçük bir yazıyla başlamıştım. Aslında herkesin hissettiği duyguları ben sadece kaleme almış çevremle paylaşmıştım. Benim için bir başlangıçtı bu. İnternetle yeni tanışmış, henüz arkadaş bile edinememiştim. Arayış içinde olduğum bir sırada, arkadaşların sayfalarında geziniyor, ilginç bulduğum her şeye yumuluyordum. Günlerden bir gün internette dolaşırken köyümün sitesine (Sakarat Emirler) girdim. Daha önce de ziyaret etmiş birkaç beğeni de bulunmuştum. Ama bu defa gözüme bir kitap ilişti; Kırmızı Fare. Ne var ki, isminden dolayı biraz itici geldi bana. Çünkü biz kadınların korkulu rüyasıdır fareler. Bundan olmalı önyazısını bile okumadım. Ama ne zaman o siteye girsem, dönüp dolaşıp o kitapta duruyordum.Derken önsözündeki “Maraş“ sözcüğü dikkatimi çekti. Cümle şöyle idi: “Dünyanın neresine giderseniz gidin Maraş’tan göç etmiş birine denk gelirsiniz. O Tokyo’da bir taksici, Pekin Meydanı’nda bir dönerci, Londra’da deli divane bir derviştir...” Hemen de okumaya koyuldum. Okuyunca da vakum gibi çekti beni. Kitap; insanın belleğinde derin izler bırakan, içini acıtan, insanım diyenin ilgisiz kalmayacağı, yakın tarihimizin bir ayıbından söz ediyordu; Maraş Katliamı’ndan. Hoşuma giden bu önsözü hemen paylaştım. Sonra bu kitabı nerde bulabileceğimi araştırdım. Kitap baskıya yeni verilmişti. Ankara’da AVM de buldum onu. Akıcı, sade bir dille yazılmıştı. Aldı beni eskilere götürdü. Bilmediğim, duymadığım bir tarihe. Oradan da Maraş’a... O kanlı can pazarına...
Ali Rıza Aksın’ın Kırmızı Fare’sini okumayı seven, meraklı dostlara tavsiye ederim. Çünkü ben de bile yazma isteği doğurduğuna göre, gerisini varın siz düşünün. Bundan sonra ne yazmak istiyorsam içimden geldiği gibi tüm doğallığıyla paylaşmaya devam edeceğim. Birileri kızıyormuş, umurumda bile değil.
10. 09.2014 Ankara
Çakıl Taşı