
Zine birden telaşlandı. İçini derin bir üzüntü kapladı. Yüreği korkuyla karışık bir heyecanla atmaya başladı.
“Korkma Zine, okulun reviri var, doktoru var… Hadi bana eyvallah.”
Yeni yeni atıştıran kar tanelerini havada tozutan, buz gibi esen poyraz yeli, adeta ıslık çalıyordu.
Hüso, kafasına örttüğü ceketini çenesinin altında elleriyle birleştirmiş bir halde hızlı adımlarla yoluna devam etti.
Bu kışta kıyamette Pazarcık’a gitmek kolay bir şey değildi. Üstelik sabahın erken saatlerinde Antep’e giden köy otobüsünün dışında bir araç da yoktu. O da komşu köyde kalkıyordu. Mecburen sabah olmasını bekleyecekti. Zine tekrar eve girdi. Merdan’ın karnını doyurmaya devam etti.
“Merdo, Merdo ablan hastalanmış!” dedi.
Merdan, kara gözlerini kaldırıp annesine boş boş baktı. Hem dört yaşındaki bir çocuk annesine ne anlatabilirdi ki!
Zine, Merdan’ın yüzünü sildi pakladı. Yanağına anne sıcaklığında bir öpücük kondurduktan sonra, geçip sedire oturdu. Dışarıyı izlemeye koyuldu. Esen rüzgârda hızla uçuşan kar tanelerini izledi. Uzaklara daldı. O sırada Merdan gelip annesinin kucağına oturdu. Zine onun saçlarını okşadı. Babasız oluşuna içerledi. Kocası erken denilebilecek bir yaşta, sirozdan ölüp gitmiş, dokuz çocuğun tüm yükü, evin sorumluluğu omuzlarına binmiş, çaresizlik ve yoksulluk belini bükmüştü. Yoksa gözünden sakındığı Safiye ve Hatice’yi yatılı okula verir miydi hiç? Üstelik yaşları henüz yedi sekizken.
Oturduğu yerden çocuklarına seslendi:
“Safiye ya da Hatice hastalanmış. Yarın sabah erkenden, kardeşinizi Merdan’ı yanıma alıp Taşdemir köyüne gideceğim. Orada Pazarcık’a giden otobüse bineceğim. Ben yokken eve ve hayvanlara göz kulak olun. Allah’tan başımıza bir şey gelmezse akşama dönerim.”
Taşdemir Köyü, Halilobası’na yürüme mesafesindeydi. Ve otobüsü olan en yakın köydü. Zine, geceden hazırlığını yaptı. Horozlar öter ötmez kalkıp hazırlandı. Merdo’yu kalın kalın sardı. Gökyüzü hafif aydınlanınca Merdo’yu sırtına alıp evden çıktı. Geceden kar yağmamıştı ama hava buz kesiyordu. Zine, gece dondan sertleşen engebeli patika yoldan, sırtında Merdo ile hızlı adımlarla yürüyordu. Kuytularda nefesleniyor, tekrar ilerliyordu. Bu kez de kuzeyden esen poyraz Zine’nin suratına bir kamçı gibi çarpıyordu.
Yolda bir iki kez ayağı kaymış ama son anda tökezlenmekten kurtulan Zine, köy meydanında bekleyen otobüsü görünce sevindi. Adımlarını hızlandırdı. Otobüse bindi. İçerisi sıcaktı. Sırtındaki Merdo’yu indirip yanına oturttu. Üzerindeki kat kat elbiselerden kurtardı onu. Rahatlamıştı Merdo.
Otobüs yavaşça hareket etti. Zine, bilet parası toplayan muavin Bekir`e,
Yarı Kürtçe, yarı Türkçe bir dille, “Beni yatılı okulun orada indir.” dedi. “Çocuklarımı görmeye gidiyorum.”
“Tamam, Zine teyze.”
Zine’nin Türkçesi yok denecek kadar azdı. İşte tam da bu yüzden, “en azından okuma yazmaları olur, benim gibi olmasınlar” deyip kızlarını yatılı okula göndermişti.
Otobüs ağır ağır ilerliyordu. Kızlarını düşünürken dalıp gitmişti Zine. Muavin Bekir, şoföre, “Yatılı okul hizasında inecek var!” diye bağırmasa Zine, belki de kendine gelemeyecekti hâlâ.
Kendine gelir gelmez Merdo’yu giydirdi, tekrar sırtına aldı. Otobüs durunca indi.
Okulun girişindeki danışmada Safiye ve Hatice’yi çağırttı. Kızlar koşa koşa geldiler. Annelerini görünce hasretle sarılıp ağlamaya başladılar. Zine önce büyük kızı Safiye’ye sarılıp öptü, ardından küçük kızı Hatice’ye sarılıp öptü.
Kızlar Merdo’yu aralarında paylaşamıyordu. Bir Safiye sarılıyordu Merdo’ya bir Hatice. Merdo sevilmekten fazlasıyla hoşnuttu.
Safiye, Zine’ye meramını Kürtçe anlatmaya başlamıştı ki danışmadaki adam, “Burada Türkçenin dışında başka dil konuşulmaz!” gibilerden baktı. Safiye mesajı hemen almıştı. Kaygı ve korku ile karışık bir utanma duygusuna kapıldı. Çünkü çocukların okulda kendi anadilleri olan Kürtçeyi konuşmaları yasaktı. Hatta sömestr tatiline çıkan öğrenciler öğretmenleri tarafından “Kendi evlerinizde bile Kürtçe konuşmayın, konuşanı görürseniz gelince bize söyleyin,” diye ispiyonculuğa zorlanıyorlardı. Oysaki bu çocuklar yatılıya geldiklerinde Türkçeyle ilk kez karşılaşıp öğreniyorlardı.
Bu çocukların dünyaya gelişinden itibaren edindikleri her türlü bilginin, duygunun, kültürün biçimlendiği anadilini burada annesi ile bile konuşamaması Zine’nin çok ağırına gitmişti.
Zine, Safiye ve Hatice’yi danışmadan biraz daha uzaklaştırdı.
“Öyle korkmayın kızım, utanç duyulacak bir şey de yok zaten, bu da bizim ana dilimizdir ha.” dedi fısıltı halinde.
“Türkçem olsaydı ona iyi bir ders verirdim!” diye öfkelenince kızlar Zine`yi engellemek için onu bir adım daha öteye götürdü.
Zine, kızları rahatlatmak için,
“Safiye, Hatice nasılsınız, iyi misiniz, kendinize bakabiliyor musunuz?” diye sordu.
“Evet anne bakabiliyoruz, üst sınıflardaki ablalar da bize yardımcı oluyorlar.”
“Peki, hanginiz hastalandı o zaman?”
“Ben hastalandım,” dedi Hatice. “Merak etme anne geçip gitti. Ben şimdi iyiyim.”
“Birkaç gün revirde yattı ama şimdi daha iyi,” dedi Safiye. “Meraklanma anne gözüm kardeşimin üzerinde.”
Gerek Zine gerekse Safiye ve Hatice birbirlerinden aylardır uzak kalmanın verdiği özlemle birbirlerine durup durup sarılıyordu. Merdo da bir annesinin bacağına bir ablalarının bacaklarına sarılıyordu. O da çok özlemişti ablalarını.
Bahçede dolaşan çocuklar Zine, Safiye ve Hatice’yi uzaktan üzüntüyle seyrediyor, hatta içlerinden bazıları gözyaşlarına hâkim olamıyorlardı. Zine, yanlarına kadar gelen aynı köyün çocuklarıyla ilgilendi, durumlarını sordu. “Merak etmeyin anneniz babanız yakında yanınıza gelecektir, ben onlara söylerim.” Dedikten sonra kiminin başını okşadı, sevdi. Zaten çocuklar da “Ya anneme ya da babama söyle yanıma gelsin,” diyorlardı. Kimi çocuklar gördükleri manzara karşısında duygulanmış, ‘Keşke bizim de annemiz, babamız burada olsaydı biz de birbirimize sarılıp özlem giderseydik!” diye iç geçiriyorlardı.
Adam, danışmadan çıkarak yanlarına geldi.
“Teyze,” dedi, “görüşmeyi kısa kesin…”
Duydukları bu söz Safiye ve Hatice’nin annelerinden ötürü yaşadıkları mutluluğu yüzlerinde dondurdu. Zine birazdan gidecek kendileri yine yalnızlığa boğulacaktı, yalnız kalacaklarını düşünmek üzüntülerini bir kat daha arttırmış olacaktı. Oysaki annelerini gördükleri için çok mutlu olmuş, dertlerini çoktan unutmuşlardı.
Zine yanında getirdiği yiyecekleri, biraz da harçlık verdi Safiye’ye.
“Hadi teyze,” diyen adamın sesiyle kızlarına bir kez daha sarıldı.
“Hadi kızlarım, kar atıştırıyor, hava soğuk, siz de üşümeden içeriye gidin,” dedi Zine.
Safiye ve Hatice özlemle Merdo’ya sarılıp onu defalarca yanaklarından öptüler.
“Hadi kızım üşümeyin, ben yine gelirim yanınıza.”
Safiye ve Hatice istemeye istemeye diğer çocuklar ile birlikte öndeki meydandan içeriye girmek üzere yürürlerken, arkadaşları hoplayıp zıplıyordu. Belli ki serpiştiren karın altında oyun oynamak istiyorlardı. Safiye ve Hatice attıkları her üç dört adımda bir arkalarına dönüp Zine’ye ve Merdo’ya üzgünce bakıyorlardı.
Zine ve birçok velinin yatılı okula her geldiklerinde karşılaştıkları sorunların başında gelen anadilleri ve duygu durumlarında yarattığı etkilerden sadece biriydi bugün Zine ve kızlarının yaşadığı.
Safiye ve Hatice sevinçle karışık bir hüzünle sınıflarına giderken Merdo onların kendi içlerinde ne yaşadıklarını bilecek ve anlayacak yaşta değildi. Henüz çok küçüktü. Belki büyüyünce ablalarının o an ki duygularını çok daha iyi anlayacaktı.
Zine, Merdo’yu sırtına aldı. Otobüsün Gaziantep’ten dönmesine daha dört beş saat vardı. Aklına Pazarcık merkezde oturan halasının kızı Elif geldi. ‘Biraz oturur, dinleniriz,’ diye düşündü. Elif’in evi yatılı okula on beş yirmi dakikalık yürüme mesafesindeydi.
Zine sırtında Merdo ile yürürken, bir yandan da düşünüyordu. ‘Neden bu çocuklara böyle davranıyorlar, çocukların anne ve babalarıyla yaşamla, dünyayla kuracağı ilişki tabii ki kendi ana dilleriyle olmalıdır. Neden Kürtçeden öcü gibi korkuyorlar ki!’
Zine çocukların anne ve babalarıyla kendi ana dilinde ilişki kuramaması, konuşamaması bu çocuklar için, psikolojik ve pedagojik olarak bir travma olduğunun elbette farkında değildi.
Kapıyı çaldı. Kapıyı açan Elif karşısında Zine’yi görünce sevindi. Sırtındaki Merdo’yu fark ettiğinde sevinci ikiye katlandı.
“Çabuk içeri girin,” diye kapıyı ardına kadar araladı.
Elif`in kızları Günay ve Tülay’ın okuldan eve gelmesiyle birlikte hep beraber öğle yemeklerini yediler.
Elif’ten fazlasıyla memnun kalmıştı, Zine.
Merdo`yu sırtına aldı, Elif’le vedalaşarak evden çıktı. Hızlı adımlarla otobüsün yolcu almak için bekleyeceği durağa gitti. Orada Gaziantep’ten gelecek otobüsün bir gün sonra geleceğini öğrendi.
Tilkiler köyünün otobüsü hazır bekliyordu. `Ya Hındolar ya da Harmancık köyünde inip eve giderim, ` diye düşünüp Tilkiler otobüsüne bindi.
Akşam olmak üzereydi, dışarıda kar yoğun bir şekilde yağmaya başlamıştı ama otobüsün içi sıcacıktı. Otobüs asfalt yoldan çıkıp köy yoluna döndüğünde kar yolu neredeyse kapatmıştı. Tilkiler köyünün ilk mezrası Kendirolar’a zar zor ulaşabildi otobüs. Şoför, “Buradan öteye gidemeyiz,” diye bağırdı.
Yolcular arasında homurdanmalar başladı. Otobüs gidemezdi hem kardan yol görünmüyor hem de akşam olmuştu artık. Yolun açılması için sabahı bekleyeceklerdi. Yolcular mecburen otobüsü terk edeceklerdi. Geceyi köyde geçireceklerdi. Zine, oturduğu koltuktan kalktı Merdo`yu sırtına aldı.
“Ben gidiyorum,” dedi Meyrik’e. “Kendimi bir şekilde Hındolar Mezrasına atarsam yarın oradan da evime giderim, evde çocuklarım ahırda hayvanlarım var benim…”
“Zine bacı gel gitme bu gece bizde kal. Kar her tarafı kapattı, hava kararmak üzere, yolu çıkaramazsın gece vakti.” diye üsteleyince Meyrik.
“Sağ ol Meyrik bacı, bir şekilde Hındolar’a ulaşırım ben,” diye direten Zine, sırtında Merdo ile yola koyuldu.
Hındolar Zine’nin doğup büyüdüğü mezraydı. Orada erkek kardeşi Salman ve kız kardeşi Besey, amca ve dayı çocuklarının evleri de vardı.
Bir yandan düşünüyor bir yandan da sırtında huysuzlanan Merdo’yla konuşuyor, “Az kaldı oğlum, az daha sabret, birazdan dayının ya da teyzenin evine varır, sıcak sobanın önünde oturur ısınırız,” diyordu.
Kardan dolayı nereye tam gittiğini kestiremiyordu. “Yok yok Hındolar bu tarafta,” diyor, belli bir süre sonra “Yanlış yöne gidiyorum galiba,” deyip başka bir yöne doğru yürümeye devam ediyordu. Sonunda o yörede “Küçük yazı”[1] olarak bilinen düzlükte yolunu tamamen kaybettiğini anlamıştı artık. Bu kez de “Yine yanlış gelmişim,” deyip başka bir yöne doğru yürüyor, ama doğru yolu bulamayınca, “Nasıl yanlış gidiyorum anlamıyorum! Neresi burası? Ne bir ışık var ne bir köpek sesi var, Allah’ım sen bana yardım et!” diyordu.
Bir ara Merdo, “Salman kardeşim, Besey bacım neredesiniz? Gelin bizi buradan kurtarın, yoksa burada donup öleceğiz, bu çocukla kurda kuşa yem olacağız!” diyen annesinin sesini duydu. Bir anlam veremedi gene de.
O umutsuzluğun arasında bir köpek sesi duydu. Zine sesin geldiği tarafa doğru hızlı adımlarla yürümek istese de yapamadı. Sırtında Merdo ile uzun süredir yürüdüğünden takati kalmamıştı. Zine sırtında iki eliyle tuttuğu Merdo’yu itip yukarı kaldırarak,
“Vallahi burası bizim köy, buraları tanıdım artık!” dedi. “Ben sana demedim mi şimdi annen köyü bulur, diye.”
Zine çok sevinmiş, heyecanlanmıştı. Bağırmaya başladı. Tepede bir ışık bir fener gibi yanıp yanıp söndü. Tepedeki iki ev Zine`nin amca çocukları Şıho ve Nuri`ye aitti. Köyün diğer evleri güney tarafında çukurdaydı.
“Şıhooo, Nuriii, benim ben Zine, köpekleri bırakmayın biz geliyoruz!” diye bağırmaya başladı.
“Bak geldik işte,” diyordu Merdan’a. Bir yandan da ağlıyordu.
“Şıhooo, Nuriii, benim ben Zine, geliin geliin!” diye bağırmaya devam ediyordu.
Gitgide ışık ve köpek sesleri yaklaşıyordu. Gelen kişi karın aydınlığına rağmen ara ara elindeki ışığı yakıp yakıp söndürüyordu.
Zine sırtında Merdan ile ilerliyordu.
“Kimsiniz?” diye seslendi gelen kişi.
Zine, onu sesinden tanıdı hemen. Sevinçle,
“Şıho!” diye seslendi. “Gel kurban olduğum, benim ben, Zine.”
“Zine bacım sen misin?”
“Benim ben, Zine.”
Şıho, Zine’yi ve sırtındaki Merdo’yu görünce, “Zine bacı, demiyor musun ‘ben bu karda bu fırtınada donar ölürüm,’ bu gece vakti bu havada nasıl yola çıkarsın?” Dedi üzüntülü bir sesle.
Şıho uzaklaşmaları için köpekleri azarladıktan sonra,
“Hele şu çocuğu bana ver, vah vah!” dedi.
Merdan’ı kucağına alıp eve doğru ilerlediler. Kapıya geldiklerinde Şıho
“Zöhre, Zöhre hele çabuk kapıyı aç, bunlar neredeyse donacaklar!” diye seslendi.
İçeriye girerlerken Zöhre Zine’ye sıkıca sarıldı sarıldı, ağlamaklı oldu, sesi titredi. Zine ise gözyaşlarını saklamıyordu artık.
“Zine bacım, sen nasıl yola çıkarsın bu karda, bu fırtınada?” dedi Zöhre. “Sekiz dokuz tane yetimin var. Sen bunları bir de annesiz mi bırakacaksın? Bütün dertler çileler hepsi sana mı kaldı söyle Zine bacım?” Burnunu çekti. Ağlıyordu Zöhre. Gözyaşlarını eteğinin ucu ile sildi. Kocasına
“Şıho Şıho hele dışarıdan odun getir de at sobaya, şu ateşi biraz daha canlandır.” Diye seslendi.
Şıho sobaya odun atarken,
“Salmangile ve Besey`e haber vermeyelim bu gece vakti… Zaten bu fırtınada dışarıya burnumuzu bile çıkaramıyoruz. Hele siz bir şeyler yiyin, sıcak bir şeyler için, yarın onlara haber veririm ben.” dedi.
Nar gibi yanan soba odayı kısa sürede ısıtmıştı. Temiz ve titiz bir kadın olan Zöhre, odada duvarın kenarına serdiği döşeklerin arkasına birçoğunun kılıfı halıdan olan yastıkları da koymuştu. Çocukları Hasan ve Melek odanın ortasında bir şeylerle oynuyordu. En küçükleri Bülent ise sobaya yakın bir döşeğin üzerinde, gözlerini dikmiş, merakla karışık bir şaşkınlıkla Merdo’ya bakıyordu.
İçeride sıcacık bir huzur vardı.
Nazir Atilla, 1970 Maraş Pazarcık Tilkiler köyü doğumlu. 2001 yılından beri İsviçre’de yaşamakta. Politik nedenlerden dolayı İsviçre’ye gelen Kürtlerden.
Nazir Atila, şiir, öykü yazıyor ve Nisan ayı içinde Ozan Yayıncılık'tan çıkan Umudun Çığlığı adlı bir anı-romanı var.