Okul Arkadaşım İBO
Hepsi de benden sonraki devrelerden okul arkadaşlarım, yaşça benden küçükler, ağabeyleriyim…
Hepsi de benden sonraki devrelerden okul arkadaşlarım, yaşça benden küçükler, ağabeyleriyim…
Evsizdim. Biraz Nabi Yağcı'nın (Haydar Kutlu), biraz da amcamın oğlu Kemal’in evinde kalmıştım. Ama günlerimi FKF binasına sığınan Çapalı arkadaşlarımla birlikte geçiriyordum. Her neyse, sohbet sakin bir havada geçti. Mahir Paris'e gitmiş, oradaki Latin Amerika gruplarıyla ilişkiye geçmiş birisi olarak biliyordum. Sırtında temiz bir parke vardı. Taranmış saçları, parlak ve uyumlu yüz hatları, sarkık bıyıkları ve özellikle de merakçıl, sorgulayıcı bakışlarıyla sohbetin dikkat merkezi haline gelen tek adamıydı.
Birinci öykü kitabımı ilkin Yaşar Nabi Nayır'a, sonra da Mehmet Fuat'a götürdüm, her ikisi de, "Biz el yazmalarını okumuyoruz, daktiloya geç getir," diyerek alıp okumadılar. Daktilo bulamadım. Daktilo buluncaya kadar evinde saklaması için öyküleri sevgili arkadaşım Ahmet Öztürk'e verdim. Tabi bu arada 12 Mart darbesi oldu. Ahmet, bir İsrail baskını sonucunda Filistin'de öldürüldü. Öyküler, General Faik Türün'ün, Elrom'un öldürülmesinden sonra, 80 bin askerle İstanbulda başlattığı arama furyası sonucunda kırklara karıştı.
Kocaman bir çocuk yüzü belirdi pencerede. Ve aniden silindi.
Sesim, TEK’leyerek Batı Yakası’ndan geldi. Şahin avazı gibi berraklaştı gök kubbe. Birbirlerini iç içe doğuran tınıların odak noktasındaki gölgeye doğru ilerledim. İçtiği feyz cürasıyla, kendi yüreğinde barınmayı ahlak haline getiren Barak Baba’yla karşılaştım birden. İşaret parmağını kaldırdı,
“Zehir seferberliği var, benim gibi giyin,” dedi.
Ürperdi, elini cebine soktu, son yazdığı şiire dokundu. Kendi aklı dâhil, hiçbir iktidarı sallamayan kör bir uğultunun içinde kaybolduğunu düşündü.
Bakışları bu sefer, Miştenur Tepesi'ne salkım salkım sarkan beyaz bulutlardaydı. Dedesinin akça sakalı canlanmıştı gözlerinin önünde.
Yanında, tehcir çocuklarını toplamak amacıyla kurulan Hay Ganants Liga'ya bağlı iki atlı. İyi. Çok iyi. Beklenenler nihayet gelmişlerdir. Karşılaştığı küçük işleri büyük dağlara benzeten adam, ahırdan ve ahırlaşan kendi içinden çıkıyor. Gelenlerle tokalaşıyor. Dinliyor, konuşuyor, eve giriyor sonra, iki çocuk getiriyor.
"Talandan uzak durun, tamahkârlığa hıyanete düşmeyin," diye başladı. "Adımlarınız, adımlarıma uysun, benimle hem-pa olun; seriniz serime uysun, benimle hem-ser olun; yolunuz yoluma uysun, benimle hem-rah olun; nefesiniz nefesime uysun; benimle hem-nefes olun; tehcir devrindeyiz, İblis'e uyup, mala namusa sataşmayın, anınız anıma uysun, benimle hem-dem olun."
Filistinli karısını ve kızını getirememenin verdiği acı ve endişeyle mırıldanıp duruyor.
"Bundan sonra roman yazabileceğimi sanmıyorum. Gazze bana, Nazi uçaklarının ve kara birliklerinin gerçekleştirdiği Varşova yıkımını anımsattı. 340 hektarlık alana tıkış tıkış sığınan Varşova Gettosundaki 500 bin Yahudi’nin durumunu görür gibi oldum. Oradaki ünlü Yahudi direnişini ve sokaklardaki cesetleri görür gibi oldum. Kanım dondu."
diye mırıldana mırıldana acıdığı, destek vermeye çalıştığı bir avuç silahsız gerilla.