
Sevdiğinde insan hâlâ kendisidir.
Gönlünde bir duygu vardır; onu bilir, taşır, büyütür. Ama iradesi yerindedir. Ne kadar severse sevsin, kendini kaybetmez. Sevgi, insanın gönlünde açan bir çiçektir; insan onu sulamayı da, korumayı da bilir.
Burada sizin düşüncenize ihtiyacımız var.
Aşk ise başka bir hâlidir.
Aşk geldiğinde insan, gönlünde olup bitenlerin seyircisine dönüşür. Akıl bir şey söyler, gönül başka bir yere çeker. İrade vardır ama eskisi kadar güçlü değildir. Çünkü artık insan duygusuna yön vermekten çok, duygusunun yön verdiği bir yolculuğa çıkmıştır.
Siz ne dersiniz?
Sevgide insan gönlüne hükmeder;
aşkta gönül insana hükmeder.
Belki de aşkı bu kadar güçlü ve aynı zamanda bu kadar kırılgan yapan şey budur. İnsan sevdiğini seçebilir; ama âşık olduğunda çoğu zaman seçimin ötesine geçer. Bir bakış, bir ses, bir hatıra, hatta bazen yalnızca bir ihtimal bile bütün dengeleri değiştirebilir.
Sevgi akılla gönül arasında kurulmuş bir dengedir.
Aşk ise o dengenin gönül tarafından bozulmasıdır.
Bu yüzden sevgi insanı çoğaltır, aşk insanı kendisiyle yüzleştirir.
Sevgiyle yürürken yolun nereye gittiğini bilirsin.
Aşkta ise yolu değil, gönlünü takip edersin.
Ve belki aşkın en büyük sırrı da burada saklıdır:
İnsan sevdiğinde gönlünü taşır;
âşık olduğunda gönlünün taşıdığı yere gider.
Sevgi insanın "evim" dediği, huzur bulduğu yerdir; aşk ise haritası olmayan bir meçhule yapılan yolculuktur. İnsan sevdiğinde dizginleri tutan bir süvaridir, aşık olduğunda ise rüzgâra kapılmış bir yaprak.
Sizce insan hayatının sonuna kadar aşkın o kontrolsüz fırtınasında kalabilir mi, yoksa aşk, varlığını sürdürebilmek için zamanla limanlaşarak sevgiye dönüşmek zorunda mıdır?
Sizde cevap yazarsanız beni ve okuyucularımızı mutlu edersiniz.
Ali Cemal Türkmen






