Hapishane: 'Kaybolmayan Zamanın Yeri'
Alevilerdeki İnançsal Kafa Karışıklığı:
Orta Çağ ve öncesinde dünya toplumlarının hepsi, siyasi politikalarını dinlerin belirlediği inançsal kurallarla sürdürmüşlerdir. Yeni Çağ’a girilmesiyle din ve siyasetin birbirinden ayrışması gerektiği tartışmaları büyüyünce, 1789’da Fransız Devrimi gerçekleşmiş oldu. Arkasından tüm Avrupa’da burjuva demokratik devrimlerle, din ile siyaset birbirinden ayrıştırılarak modern ulusal siyasi yapılar inşa edilmiş olundu.
Esasında insan denen canlı varlık, düşünce ve sorgulama yeteneğinin dışında, diğer özellikleriyle hayvanlarla tamamen ortak güdülere sahiptir. Düşünme ve sorgulama bilinç merkezi (Amigdala) doğru, gerçek, bilgi, birikim ve ahlak ile doldurulup uygulandığında ileri, çağdaş, gerçek insan olunabilir. Sahip olduğu araç, gereç, maddi varlıkları tanrılaştırıp doğaya, canlılara, kendi cinsine uyguladığı kabalık, hoyratlık ve barbarlıkla, yalnızca insanlıktan uzak değil, hayvandan da aşağı tarifi zor canavarlık demektir.
Sürdürülemez kapitalizmin III. Büyük Buhranı ile cebelleşen yerkürede; Zygmunt Bauman’un, “Devletler otoriterleşirken, kişiler militerleşmektedir,” biçiminde tarif ettiği çılgınlık kesitinden geçiyoruz.
Söz konusu durumu, “Kriz özellikle eskinin ölmesi ve yeninin doğamaması olgusundan kaynaklanır; ara dönemde ise çeşitli hastalıklı belirtiler ortaya çıkar,” diye betimleyen Antonio Gramsci’nin altını çizdiği hâl bir ara döneme denk düşer ki, bu da bir imkân ve çılgınlık kesitidir.
Müthiş bir alt üst oluşla yüz yüzeyiz. Hem yerel, hem de evrensel bir soru(n) bu.
İsteyen istediği gibi adlandırabilir; ancak nasıl sunulursa sunulsun; sürdürülemez kapitalizmin içinde debelendiği III. Büyük Bunalımı’dır yaşanan…
“Yaşanan” dedim; o, “küreselleşme” söylencelerinin karaya oturduğu koordinatlarda müthiş gerileme, köklü çöküş ve devasa bir çürümede somutlanıyor.
Öncelikle pandemi zamanında hapishanelerde yaşananların, dışarıda şikâyet ettiğimiz koşullardan kat be kat daha kötü olduğunu söyleyerek başlayayım. Hani ara sıra metaforlara başvuruyoruz ya: “Türkiye yarı açık cezaevine döndü” ya da “dışarıdakiler de özgür değil ki…” gibi. Ama dönem dönem bunun bir metafor olduğunu unutup, teşbihte hata yapıyoruz.
Tüm bunlar bize şunu bir kez daha hatırlatıyor. Demokrasiden yana her siyasal düşünce, dinde gerçek, doğru rönesans ve reformlar yapılmadan, bir adım ileri gidilemeyeceği bilinmelidir.
Franz Fanon sömürge halklar için “Yeryüzünün Lanetlileri” deyimini kullanır. Bu saptama azınlıklar için de geçerlidir.[2] Çünkü azınlıklar, tüm ezilenlerin en alt kesimini oluştururlar. Onlar, her yerde yabancıdır, istenmeyendir, sığıntıdır ve sömürülenler tarafından da aşağılanır, hor görülürler. Yani kelimenin tam anlamıyla “Yeryüzünün Lanetlileri”dirler…
Elealı Zenon’un, “Yaşamın amacı doğa ile uzlaşı içinde yaşamaktır”; Fyodor Dostoyevski’nin, “Doğaya karşı işlenen bir suçun öcü, insan adaletinden daha zorlu olur,” uyarılarının es geçilmesiyledir ki, Hubert Reeves’in, “Doğa ile savaş hâlindeyiz. Eğer kazanırsak, kaybedeceğiz,” diye betimlediği ufka eriştik…
Burası Thomas Stearns Eliot’un, “Bu, dünyanın bir patlamayla değil bir inlemeyle sona erişidir,” ifadesiyle müsemma ekolojik felaket eşiğidir…
Cehenneme hoş geldiniz!
* * * * *
Hayır, hiçbir şeyin abartıldığı yok!