
tapınmacı, tekçi, en büyük kurtarıcı mantığıyla bakan her toplum, birey, demokrasinin önündeki en büyük engeldir. Bu engelleri aşanların başında Avrupa ve bazı Asya ülkelerinin geldiği, bunu nasıl aştıklarının özeti kısaca şu şekildedir.
Bilindiği gibi Avrupa toplumları miladi yılın başlamasına kadar, Paganist inançlarla yaşayan bir kültüre sahipti. Orta Doğu’da icat edilen Tek Tanrılı dinler, bölgede egemenlik sağladıktan sonra, geleceklerini daha sağlam, garanti altına almak amacıyla, kıtalara yayılmaya başladılar. Tek Tanrılı dinler bu yayılmacılıkla birlikte, kendi içlerindeki mevki ve maddi anlaşmazlıklar yüzünden, birbirlerinden ayrışarak farklı isimlerle yeni dinlermiş gibi egemenlik alanları oluşturdular. Bu dinler içerisinden Hıristiyanlık, önemli değişim, dönüşümü gerçekleştiren en dikkati çeken bir yapıya sahip oldu.
Hz. İsa bir Yahudi ve Yahudiliğe inanmasına rağmen, Yahudilerin içinden uzaklaşarak kendine Hıristiyanlık adıyla yeni bir din icat etti. Bu dinle Orta Doğu’da fazla bir etkinlik göstermeyen Hıristiyanlık, önce Anadolu’nun Akdeniz ve Ege Bölgesi’nde taraftar oluşturdu. Daha sonra Bizanslı Yunan, Rum ve Ermenileri Hıristiyanlıkla tanıştırdılar. Tabi ki Hıristiyanlık burada kalmayıp, Batı Avrupa’ya geçiş yapmış oldu. Hıristiyanlığın İtalya başta olmak üzere diğer Avrupa Ülkelerine yerleşmesi, M.S.100 ile 150 yıllarıdır. Her geçen gün Avrupa’da hakimiyet sağlayan Hıristiyanlık, 1500 ve 1700 yıllarına kadar, Orta Doğu kültürü ve dinsel bağnazlığını Avrupa’da da aynı şekilde sürdürdü.
Hıristiyanlık her geçen gün Avrupa’da büyük bir memnuniyetsizlik yaratması neticesinde, Avrupalı aydın ve entelektüeller bu gidişata dur denmesi gerektiğine inanarak, demokratik siyaseti geliştirdiler. Bu noktada, Avrupa’da gelişen demokratik siyasetin temel kaynağının, yine Yunanlı filozofların M.Ö.400’lerde demokrasi, eğitim ve kültürel temeli atmalarının bir sonucuydu. Birçok katliam ve insanlık dışı olaylara rağmen, Avrupalı iş insanları başta olmak üzere, toplumun büyük bir kesimini ikna etmeyi başardı entelektüeller. Böylece Hıristiyanlık başta olmak üzere aristokrasi, feodal gelenekler masaya yatırılıp, tarihleriyle büyük bir hesaplaşmaya herkes rızalık gösterdi. Ve sonunda Reform, Rönesans, Demokrasi, Laiklik, Sekülerizm, anayasalara yerleştirilerek, insan gibi yaşama adım attılar. Hıristiyanlık o günden bu zamana kadar istisnalar haricinde, devlet yönetimlerine bir daha burnunu sokmadı. Devlet yönetimleri de Hıristiyanlığa özerklik tanıyarak, inananların inancına karışmadı. Avrupa’da bu yaşananlar Yahudiliği de etkilemiş olup, Yahudilerde reform ve rönesansları kabul etti.
Asya’da ise Çin, Japonya, Singapur, Güney Kore gibi ülkeler, Avrupa’daki yaşananlardan da büyük dersler çıkarıp, tarihleriyle hesaplaşmaları neticesinde günümüzdeki konumlarına daha kolay geldiler. Farklı bir hatırlatma ise, bu Asya ülkelerinin hemen hemen hepsi dinsel olarak Paganist inanç yapılardan gelen Budist, Konfüçyüs, Taoculuk, Şintoizm, Totem ve Animizim gibi kültürlere sahip olmalarının etkisi de küçümsenmemeli. Anlaşılacağı gibi hangi toplum neye inanırsa inansın, değişimin temel anahtarı bu kültür ve tarihleri sorgulamakla başlamıştır. Türkiye devleti ve sözde çağdaş geçinenler, Arap ve Arap olmayan çoğu Müslüman devletlere nazaran çağdaş olduğunu iddia ettiği halde, yüzyıldır bir adım ileri gitmediği gibi her geçen gün daha da gericileşti. Türkiye’deki gericileşmenin ve demokrasiye bir türlü geçilmemesinin ana kaynağı, başta da ifade edildiği gibi İslam Dinine sorgusuz sualsiz inanıp kalmaktır. Halbuki Araplar kendilerini İslam din kültürüyle dünyaya tanıtıp, insan ve topluluk olduklarını ifade eden ulus değeri kazandılar. Bu İslam; Arapların siyasal, anadil ve ulus kültürlerinin temeli oldu.
Araplar için İslam’daki mevcut özelliklerin bir tanesinin dahi ufak bir şekilde değişmesi demek, Arap toplumunun yok olacağına inanılmaktadır. Bu yüzden İslam 1500 yıl önceki çağdışı kural ve gelenekçi kültürü savunup radikal şekilde ısrarını sürdürüyor. Devşirme Türk ve Kürtler gibi diğer Müslüman toplumlarsa, Arapların İslam’daki bu radikal savunma ve koruyuculuklarının esas nedenini kavrayamadıklarından, İslam radikalizminin esasında Arap ulusal yapısını korumak olduğunu hâlâ anlamış değiller. Arap olmayanların yüce din adıyla Araplardan daha radikal birer İslam savunucuları olmaları, her yerde ve her zaman demokrasiye en büyük engellerden birisidir. Vurgulamaya çalıştığım gibi Müslümanlarda ve Türkiye’de Tarih, kültür hesaplaşması yapılsa, İslam’daki bu vb. gerçekler ve gericilikler rahatça görüleceği gibi, demokrasinin de yolu açılmış olacak.
Türkiye’de dine inanan veya inanıyormuş gibi yapanların durumu bu noktadayken, siyasi emek mücadelesi verdiğini iddia edenlerse, İslam’ın şartlarının yerine getirilmesinde olduğu gibi, kaybettikleri kişilerin adını, resimlerini anarak, köşelerine asarak siyasi mücadele verdiklerine inanmaları, dincilerden daha gerici ve tapınma kültürüne sahiplerdir. Onun için en ufak köy, kasaba vb. yerleşim alanlarında dahi, demokratik komün yaşam oturtulmadı. Sürekli alışıla gelen şovmen, ideolojik, sloganik ve tapınmacı yapıda ısrar edilip, demokrasinin yeşermesi hep engellendi. Ancak zavallı toplum, bu siyasetlerin demokrasiyi nasıl engellediğinin bilincinde değil. Bu bilinçsizliğin hızlı şekilde değişmesinin kolay yolu ise, devlet babalarının tarih ve kültürlerini sorgulamasına bağlıdır. Çünkü toplum düşünülenden daha derin sürü konumuna getirildi. Sürüleştirilmiş toplumlarda tek seçenek ve kısa yoldan değişime geçmenin yolu, büyük askeri mücadelelerle mümkün olabilmektedir, yoksa öyle bireyleri tek tek aydınlatarak, demokrasinin geleceği falan yoktur. Tarihi ve kültürel değerleriyle hesaplaşmayan hiçbir toplumda, gerçek yeniliklerin olmayacağını herkes net olarak bilmelidir. Kimse kendini ve çevresini aldatmasın.
Cemal Zöngür
Kaynaklar:
Alaeddin Şenel – Siyasal Düşünceler Tarihi. Bilim ve Sanat Yayınları
Mircea Eliade – Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi 3 Cilt. Kabalcı Yayınları
Alaeddin Şenel – İnsanlık Tarihi. İmge Yayınları
Abdullah Öcalan – Kapitalist Uygarlık, Maskesiz Tanrılar ve Çıplak Krallar Çağı






