
üst ulusal bir kimlikle bunu anayasal olarak uygulamasıdır. Bunun dışında çeşitli kelime oyunlarıyla üstün din ve ırkçılığa dayanan tüm siyasal yapılar, faşistlikten başka bir şey değildir. Türkiye devlet yönetiminin yaptığı gibi bizim Kürtlerle, Alevilerle, Ermenilerle, Yahudilerle, Rumlarla bir sorunumuz yok, hepsi bizim vatandaşımız derken, tüm insani haklarını yasaklayıp her on yılda fiziki ve psikolojik katliamı sürdürmesi, eşi benzeri görülmemiş bir faşizm türüdür. Artık insanlar bu gerçeği görüp ona göre tavır almalıdırlar.
Ulus ve ulusallaşmayı, bilim insanları tarif ederken epeyce zorlanmaktalar. Yine de ulusallaşma ile ilgili açık tanım ve örnekler, Avrupa ülkelerinden Fransa, İsviçre, Almanya ve İngiltere’dir. 1789 Fransız Devrimiyle gerçekleşen modern ulusçuluk anlayışı, doğal olarak Avrupa ülkelerinin hepsini etkilediğinden, Avrupa’daki ulusal yapılar diğer ülkelerden daha az sorunlu ve çağa en uygun olandır. Bu makalede Türkiye ve Orta Doğu ülkelerinin ulus anlayışlarının, ne kadar yapay ve yalancı olduğunu anlamaya çalışalım.
Türkiye’de dahil Orta Doğu ülkelerinin çoğunluğu, İslam din ve kültürüne göre şekillendiklerinden, ulus anlayışları İslam’ın gerici mantığına dayanmaktadır. İslam vb. dinlerin temel mantığıysa, üstün soy, ırk ve feodalist aşiretçi faşizanlıktır. Çünkü İslam’a inanmayan topluluk ve kültürler gavur, kafir, zındık görülür. Müslümanlaştırıncaya kadar da her türlü katliam, tanrı emri olarak uygulanırken, her hak buna göre tanınır. Müslüman ülkeler içerisinde sözde modern Türkiye’yi ele aldığımızda, İslam desen tam İslam değil, laik desen aynı şekilde bilimsellikten uzak olduğundan, dünyadaki en büyük işkence de Türkiye yönetimidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin neden bilimsel ulusçuluğa dayanmadığını, Türklerin Orta Asya’dan sonraki yaşamlarına bakmak gerekir. M.S.750 yıllarında Göktürk Devleti’nin dağılmasıyla, Türkler için dünyadaki yaşam adeta işkence ve cehennem olmuştur. Çoğunluğu oluşturan Türk Aşiret ya da boyları, İslam’a geçmeleriyle kendi öz dil, din, kültür ve değerlerini tamamen yok ettiler. Böylece 1030 yılında Ön Asya’da kurulan Büyük Selçuklu, 1171’de oluşan Anadolu Selçuklu ve 1299’da Osmanlı’nın Arap İslam kültürüne göre yaşamaları, Türk ulus kültüründen tamamen uzak, büyük bir Arap İslam dejenerasyondur. Türk toplumunun yapısı böyle bir dejenerasyona dayanırken, Mustafa Kemal Atatürk’ün yeniden bir ulus yaratmaya çalışması, gerçekten bilinenden daha zor ve içinden çıkılması kolay olmayan tarihsel bir konudur. Bu durum günümüzde de aynı özelliğini koruyor.
Mustafa Kemal Atatürk; ulus inşasına başladığında Anadolu’da Türk ve Kürtlerden başka etkin halk yoktu. Türk ve Kürtler bin yıldan daha fazla Arap İslam dejenerasyonu ile yaşadıklarından, iki halkın öz dil değerleri neredeyse yok olmuştu. İşte Mustafa Kemal Atatürk çaresizce bu iki halktan birisini tercih etmek zorundaydı. Bu ulusçuluğun ana dinamiği ister Kürtler olsun ister de Türkler, ikisinde de değişen bir şey olmayacaktı. Çünkü her iki halk bin yıldır Arap İslam dejenerasyonu ile tamamen şekilsizleşmişti. Onun için İslam’ın resmi devlet dini yapılması, laikliğin dış görünümle sınırlı tutulup, yalnızca giyim kuşama indirgenmesi, tek dil, tek din, tek millet ırkçılığıyla şekillendirilen ulus anlayışı, Anadolu’da yaşayan hiçbir halka en ufak bir şey kazandırmadı. Bu yüzdendir ki her on yılda bir askeri darbelerle mevcut devlet yapısı yaşatılmaya çalışıldı. O günün koşullarında başka bir teorinin Anadolu’da oturması mümkün değilken, kaldı ki bugünde benzer durumla karşı karşıyayız.
Örneğin Avrupa Uluslaşmasının kriterlerine baktığımızda, 1600-1700’lü yıllardan itibaren çoğu Avrupa ülkeleri anadiller başta olmak üzere sanayi, tarım ve ticaret kapitalizmiyle birlikte eğitim, bilim ve sanatta büyük ilerlemeler gerçekleştirerek, mevcut ulus mantalitesini inşa ettiler. Söz konusu tarihlerde Osmanlı kendi öz dil ve kültür değerlerini inkâr edip, Arap İslam gericiliğine dayanan savaş ganimetiyle yaşıyordu. Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı’nın yerle bir olması, Anadolu halklarında daha büyük yok oluşu yarattı. Osmanlı’da okur yazar sayısı %10’u geçmiyordu, bunların çoğu da Arap İslamcı Devşirmelerdi. Köy ve kasabalarda kendi haline yaşayan Türk ve Kürtlerin dışında, gerçek bir öz dil ve kültürden bahsetmek neredeyse imkansızdı.
Anadolu’da Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemlerinde böyle bir toplumsal çürümüşlük varken, Mustafa Kemal kurulacak devletin ulusal temelini önce Kürtlerle oluşturmayı denedi. Kürtlerde ulus niteliğinin zayıf olması yüzünden vazgeçip, tek çare Türklerde karar verdiği halde, Türklerde de benzer durum mevcuttu. Türk Dili veya Kürt Diliyle ulusal yapıyı oluşturacak okumuş insanların yokluğu, tarımın, ticaretin ilkel kalması her iki toplumda bilimsel ulus kriterlerine uymuyordu. Atatürk’ün yanında yer alan ve Güneş Dil Teorisi yazarlarından Diyarbakırlı Kür Ziya Gökalp başta olmak üzere, onun gibi Ermeni, Rum, Çerkes ve Yahudilerin dışında, eğitimli kişiler olmadığı için, Mustafa Kemal mevcut olanlarla yetinmek zorundaydı. Bunların hepsi Arap İslam kültürü ile yetiştiklerinden, devşirme niteliğe sahip bireyleriydi. Bu gerçekler Türk İslam Sentezinin oluşumunu zorluyordu. Atatürk ve arkadaşları Türk İslam Sentezinin geri ve bilimdışı olduğunu bildikleri halde, başka tutarlı alternatifleri de yoktu. Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal tek bilimsel ilkesi, Türkçe Dilbilgisinin (Gramatik) resmileşmesidir. Bu da yalnızca Türklere hitap eden bir durumdu. Diğer her şey bilimsellikten uzak yapay ve günü kurtarma amaçlıydı.
Türk İslam Sentezine dayanan eğitim ve İslam’ın devlet dini yapılması, Cumhuriyet yönetiminde de İslam propagandasının resmi ve gayri resmi yapılması, Anadolu halklarını sürekli birbirine düşmanlaştırıp, gerçek toplumsallaşmayı engelledi. Bunun yerine şartlara göre Anadolu’daki her farklı dil, din ve kültür toplulukları resmi olarak tanınıp uygulansaydı, gerçek uluslaşma gayet mümkündü. Bu yapılmadığı için her türlü ahlaki dejenerasyon hızla yayıldı.
Mevcut ulusal yapaylık ve dejenerasyonun somut örnekleriyse, Türkiye’de Türklerin Sünnisi, Alevi Türkü, Alevi Türk’te Sünni Türk’ü hiçbir zaman sevmedi ve tanımadı. Kürt’ün Sünnisi, Alevi Kürt’ü, Alevi Kürt’te Sünni Kürt’ü sevmedi ve tanımadı. Bunlar içerisinde bireysel anlayışa dayanan istisna iyi ilişkiler hariç. Benzer şekilde anayasal uygulama ve verilen eğitim kültüründe, İslamcı Türk ve Kürtler, İslam olmayan herkesi düşman, gavur, kafir, zındık gören çağdışı mantıkla, Anadolu halkları arasında açık ve gizli düşmanlığı her zaman devlet desteğiyle sürdürdüler. Düşmanlığın her saniye yaşatıldığı bir toplumda, ulusallaşmadan bahsetmek dünyaya tersinden bakmaktır.
Adeta kılan ve kabile toplulukları gibi, her kuş kendi sürüsüyle uçan mantıkla, siyasi partilerden tutalım tüm topluluklar kendinden olanla ancak bir araya gelen nepotist kültür seviyesindeler. Üstelik her farklı topluluğun kendi içinde de birbirini çekememesi eklenince, tarifi olmayan bir soysuzlaşma almış başını gidiyor. Bu durum gerek Türkiye’de gerekse yurtdışında resmi organlar aracılığıyla, devlet politikası olarak sürdürülüyor. Cumhuriyetin kurucuları Kemalistler, artık bu çürümüşlüğü görüp çağın gereklerine göre gerçek bir ulus teorisi ve politikası geliştirmeleri gerekiyor. Çürümüş ve eskimiş bir din, geçerliliği bitmiş siyaset ve yapay ulusalcılıkta ısrar etmek, Anadolu ve Orta Doğu insanlarının, insanca yaşaması hiçbir şekilde mümkün değildir. Bunun en somut güncel örneği, Türkiye severek Suriye bataklığına girerken, emperyalistlerin Türkiye’yi gaza getirmesi, Türkiye için her şeyin sonunun gelmesi demektir.
Cemal Zöngür
Kaynak:
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/157023
ULUS, ULUSÇULUK VE ULUS-DEVLET
Yrd. Doç. Dr. Numan Durak AKSOY∗
Dr. Halis Adnan ARSLANTAŞ
∗∗ Modern ulusçuluk fikrinin gelişimi Fransa, İngiltere ve Almanya’nın geçirdiği tarihi tecrübeye çok şey borçludur. Fransa ve İngiltere’de gelişen ulus fikri, ulusal monarşilerin doğuşuyla birlikte mevcut topraklar üzerindeki insanların birleşmelerini sağlamıştır. Ancak, ulusçuluk Fransız kökenli ulusçuluk olarak adlandırılmıştır. Batı Avrupa’daki gelişimiyle ulusçuluk kavramlarının temeli, ulusal monarşilerin doğuşundan sonra mevcut topraklar üzerindeki bütünleşen halkların kendilerini diğer toplumlardan ayrı tutabilecekleri yeni bir kimlik ihtiyacına dayanmaktadır (Say 1998: 73–74). Bu kimlik ihtiyacı bireysel olan kuvvet ve heyecanların ulusal kuvvet ve heyecanlarla özdeşleştirilmesinden başka bir şey değildir. Ulusçuluk konusunda, tarihsel kültürler ile etnik bağların devam etmekte olan çerçeve ve kalıntıları önemli bir yer işgal eder.







Yorumlar
Hocam eline sağlık.Günümüz
Hocam eline sağlık. Günümüz dünyasında, küçük azınlık hariç kimse gerçek kimliği ve kareketeri ile ortayaçıkmiyor.sahte diplomosiler karşı gibi görünüp gizli iş birliği yapıyor,,destekliyor gibi görünen tuzakları kuruyorlar. Sahtekarlık ve ahlaksal çöküntü toplumdaki derin umut kırıklığı ve yanlış yalan algılarla toplumu umutsuzluğa çekiyorlar, Öğerek boğmak ve mezara göndermek ve karşıyımış gibi görünüp yolunu açıyor. Çok dikkatli ve akılIıca davranmak zorundayız.
Aydın Can çok teşekkür ederim
Aydın Can çok teşekkür ederim ilgi ve yorumunla katmış olduğun değere. Selamlar
Söz uçar yazı kalır,sorumluk
Söz uçar yazı kalır,sorumluk taşıyan insanlar mutlaka vardır,okyanlar olurbelkide fikirleri ön yargıları değişir.