FELSEFENİN DİPSİZ KUYUSU VI b

Görülmüştür kullanıcısının resmi
“Şu an anladım ki Nerminciğim, sen de başlı başına bir koansın! Ve sanırım sayende düşünmesizliğe geçeceğim bu gidişle!”

 “Vallahi iyi olur. Çünkü düşünmesizlikteyken çok güzel uyuyor insan. Rüya bile görüyor, böyle oturur vaziyette. Mesela sen takmışsın koanlara ama hiç demiyorsun nasıl bir rüya gördün. Zira rüyam çok felsefikti.”

      “Allah, Allah! İlginç! Sükut, ikrardan gelir. Susuyor ve dediklerini kabullenmeye hazır bir zihinle bekliyorum.”

      “Rüyamda bir kaplumbağa ile yarışıyordum. Ve o an kendi kendime ‘Varlık nedir?’ diye soruyordum. Sonra tam cevap aklıma geliyordu ki...”

      “Ee?”

      “Tam o anda bir kelebek gelip başıma konuyordu. Sonra ben kaplumbağaya yetişmek için koşmaya, adımlarımı hızlandırmaya başlıyordum. Sonra siyah elbiseli bir kadın geliyordu. Omuzunda baykuş vardı. Diyordu; felsefe, felsefedir. İşte daha bir sürü şey gördüm ama sen bana seslenince uyandım ya çoğunu unuttum. Uyandırmasaydın hepsini hatırlardım.”

 

LEYLA ATABAY L Tipi Kapalı Hapishane A-1.  Alanya/ANTALYA

 
VIb
 
      En iyisi Tombiş’le satranç oynamak. O da uyuyor bu saatte. Bu uykucu şirin ‘ceza evinde yatmak’ deyimini tam manasıyla yerine getirmek için elinden geleni yapar. Yemek saatlerinde ve voleybol oynadığımız vakitler hariç hep yatar da yatar. Uyumak bir meslek olsaydı, o mesleğin dua yeni kesinlikle bizim Oblomox Tombiş olurdu. Tabii hakkını yemeyeyim çok iyi voleybol oynar. O koca bedenine rağmen voleybolda öyle esnektir ki kurtaramadığı top yoktur adeta.
      Sahi Arara nereye kayboldu?
      “Arara! Arara!”
      “Puldayım!”
      “Ne yapıyorsun, canım? Hani birini bulup satranç oynayacaktık?”
      “Pu elbişelelimi Şanike’ye giydileceğim. Pana penjeşin. Faleyi kandolacağıj.”
      “Ya, Allah aşkına, fare yer mi bu numarayı!?”
      “Ama şen şöyledin!”
      “Sen de hemen ciddiye aldın!”
      “Ama Şanike punlalı giyşe pana penjel”
      “Hıı. İlla ki deneyeceksin şansını. İlla ki gözünle göreceksin. Gözünle görmesen inanmayacaksın!”
      “Pen göjümle gölmeşem inanmam!”
      “Kürtler çok somut ve reel bakarlar olaylara!” dedi bir süredir bizi dinleyen Beri.
      “Nereden çıkardın, Bericiğim?”
      “Gözleriyle görmeden hiçbir şeye inanmazlar!”
      “Sanki bu her insan için geçerli.”
      “İşte! Bu da kanıtlıyor ki her insan köken olarak Kürttür!”
      “Dahası insanlar gördüklerine olduğu kadar, duyduklarına da inanırlar.”
      “Ben gözümle görmesem inanmam!”
      “Görmeden inanmak diye bir şey var ama değil mi? Gerçi felsefe görmeyi ister daha çok.”
      “Bu konuda bir araştırma yapıp, sonuçlarını sana söyleyeceğim” dedi ve kitabını okumayı kaldığı yerden sürdürdü.
      “Arara! Sen ne arıyorsun şimdi? Ne bu telaşın?”
      “Tokamı alıyolum!”
      “Ne renkti?”
      “Mavi!”
      “Ben de yardım edeyim. Sen çekil, ben şu dolabın altına bakayım. Sahi Arara senin mavi renk tokan yoktu ki! Pembe değil miydi? Su ayıcıklı dan”
      “Evet. Onu altık iştemiyolum. Kaypolan tokamı pululşanıj, mavi pulun!”
      “Araracığım! Şu an özdeşlik ilkesini resmen yerle bir ettin. Ha, işte buradaymış! Al bakalım pembe tokanı. Ama çok istiyorsan ona maviymiş gibi davrana bilirsin! Onu mavi gibi görebilirsin. Ben de öyle görürüm!”
      “Olul mu?”
      “Olur da! Asıl problem o kendini mavi zanneder mi? İnsan olsa yapardı belki. Ama toka yapar mı bilemiyorum!”
      “Pen kendimi şalışın şanşam, şalışın olul muyum?”
      “Satre’a göre; varoluş özden önce gelir. Yani insan kendi kendisini yaratır. Hımm. Düşünelim. Evet, saçlarını sarıya boyarsan sarışın olabilirsin.”
      “Ben doğduğumda sarışınmışım. Sonradan böyle esmerleşmişim” dedi Nermin.
      Aman Allahım! Nermin de nereden çıktı? Bu bölümde ona yer yoktu. Hele bölümün sonlarında ortaya çıkması tam bir felaketti. Allahım! Bu oyunu bana neden oynuyorsun? Nasıl bir ders vereceksin bana yine? En iyisi görmezden gelmek! Nermin diye biri yok dersem, o da yok olur belki. Nermin yok! Nermin yok!
      “Bizim köyün çobanı da doğarken sarışınmış, o da sonradan esmerleşmiş. Kürtlerin çoğu böyle. Demek ki özlerini belirlemede çok iradeliler.” diye devam etti olmayan Nermin.
      “Ben tekrar sarışın olmak istiyorum. Ama gücüm yetmiyor. Demek ki bebekken daha iradeliymişim. O vakit sarışınlıktan esmerliğe geçmişim.”
      Nermin yok! Ne sarışın ne esmer! Görmedim, duymadım, bilmiyorum. Maymunum işte, var mı diyeceğim! Konuşmayacağım işte. Dilimi tutacağım. Dil mühim elbette. Heidegger’e göre dil varlık olarak varlığı ortaya çıkarıyor. Dil varsa dünya var. Dil varsa tarih var. Dil varlığı adlandırıyor. Adlar varlığı söze döküyor. Ne diyor çoban ve kır adamı Heidegger “Dil varlığın evidir. Düşünürler ve şairler bu konutun bekçileridir.” Evet şu an o konuttan dışarıya çıkmaya niyetim yok!
      “Benim süt kardeşim Fero da diyordu ben doğarken sarışınmışım. Ama o yalan söylüyordu. Beni kıskandığı için öyle diyordu. Onun varoluşu, özünü belirleyecek kadar kuvvetli değildi.”
      Allahım! Yarabbim! Bu Nermin’in pes etmeye hiç niyeti yok. Bayılma numarası yapsam inanır mı acaba? En iyisi tefekküre dalmak! Ah keşke olanları tanrısal bir bakışla görebilse insan O vakit neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlardı anında. Hatasız bir hayat. Hegel ve onun gibilere göre yaşamın gerçek resmi dıştan bakışla yani teoriyle görülebilir. Mutlakın bakış açısı! Ah! O bakış açısından bakınca büyük resmi görülebilir. Ve o bakış açısından her şey iyi ve mükemmel nihayetiyle görülür.
      “Ben büyüyünce özümü doktor olarak belirlemiştim. Ama bizim köyde okul olmadığı için özüm doktor olmadı.”
      “Ah, evet Nerminciğim. Var oluşçuların kast ettiği noktaya geldin.” dedim dayanamayarak.
      “Onlarda mı doktor olmak istemiş de olamamış?”
      “Yok. Ama, kendimizi sabit kimlikli nesneler gibi görmememiz gerektiğini söylüyorlar. Tabii, her şeyden önce insanın kabul etmesi gereken bir şey var; insanlar mutlakın yani Tanrı’nın bakış açısına sahip değillerdir. İnsan kendi çapında sınırlı bir varlıktır. Ve tabii ki mutlak’ın bakış açısında her şeyin iyi ve mükemmel olması, sonlu bir birey olan insan için bir şey ifade etmez.”
      “Öyledir, vallahi”
      “İnsan yeryüzünde, kanlı canlı bir varolandır. Tehlike, acı, umutsuzluk, hayalkırıkığı içinde bir varolan.”
      “Yazık, vallahi.”
      “Ayrıca yalıtılmış ve yalnızdır. Bir başınadır.”
      “Nıç. Nıç.”
      “Sartre bu yalıtılmışlığın aşılabileceğini söyler. Bunun yolu özgürlüğü seçmektir.”
      “Güzel! İnsan özgür olmalıdır!”
      “Evet! Özgürlüğünü sahiplenmelidir. Bize doğar doğmaz giydirilen kimlikleri değiştirebilme özgürlüğüne sahibiz.”
      “Evet! Peki ben kendimi doktor sanabilir miyim?”
      “Konumuzla alakalı değil ama tabii ki sanabilirsin?”
      “Peki doktor kendini ben sanabilir mi?”
      Bunu ben kendim istedim! Oysa biraz daha dayansaydım! Neydi Newton’un üçüncü hareket yasası? Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır. Nermin “Ben büyüyünce özümü doktor olarak belirlemiştim. Ama bizim köyde okul olmadığı için özüm doktor olamadı” cümlesini sarf ettikten sonra kendimi tutabilseydim, o vakit kesinlikle pes edip gidecekti. Ah ya, insan konuşmamak, fikrini belirtmemek için kendini ne kadar bastırsa da nafile. Kendine rağmen konuşuyor insan. İnsan kendin hiç dinlemiyor. Kendi de insanı hiç takmıyor. Dilin tutmak ne zor! “Dil tarafından büyülenme” diyor Wittgenstein. Düşünce dünyamızın tüm sorunlarının temelinde bu var. Sözcükler bizi yanıltıyor. Oysa aklın kurallarına uyarak dili sadeleştirmek lazım. Tüm metafizik yanılgılardan arındırmak için salt mantığın sınavından geçirmek! Hımm. Belki de asıl hatayı bu şekilde yapıyorum! Nermin’le yanlış dilde konuşuyorum. Felsefe geleneğinin Batı tarafından şekillenen diliyle değil de Doğu felsefesinin yöntemleriyle yaklaşmalıyım. Buldum! Evet, buldum! Gerçekliği dile getirmede kavramlar yetersizdir madem, o halde Budizm'e başvurmalıyım. Hem de Zen Budizme!
      “Nermincan, lütfen şöyle oturur musun? Lotus pozisyonunda.”
      “Aa, spor mu yapacağız?”
      “Hayır! Beni dinle. Kendini tamamen söyleyeceklerime ver.”
      “Amanın! Nirvana’yım mı gideceğiz? Çok merak ediyorum orayı. Çok güzel bir yer olmalı! Herkes oradan bahsediyor!”
      “Amacımız turistik bir gezi değil! Şimdi, öncelikle düşüncelerimizi yoğunlaştıracağız. Bunun için ışığı dışarıdan içeriye çevireceğiz. İçimize döneceğiz.”
      “Tamam. Kendi içime kapanıyorum.”
      “Kendinle evreni bir görmelisin. Akıldan kurtulacağız.”
      “Weyy. Akılsız mı kalacağız.”
      “Konuşmayı da bırakacağız.”
      “Ölene kadar konuşmayacak mıyız?”
      “Keşke mümkün olsa! Neyse. Bu dünyada yaşamayı sürdüreceğimiz için mecburen kavramsal ayrımları kullanacağız. Ama ayrımların birer yanılgı olduğunun da bilerek kullanacağız dili.”
      “Farkındalıkla yaşayacağız!”
      “Bravo! Bak şimdiden işe yaradı. Hadi bir süreliğine sessizliğe gömül ve evrendeki birliği hisset.”
      Ah sessizlik ne kadar güzel. Akıl, mantık, zihnimize durmadan gelen şu duyusal veriler tam bir yanılgı. Meğer aydınlanma düşünmemek, zihni durdurmak imiş. Hımm. Şimdi yapmam gereken şey Zen rahiplerinin yaptığı gibi mantığı felç edecek sorular sormak. Ne diyordu Zen rahipleri bu bilmeceler? Koan mı? Evet, evet koan.
      “Nerminciğim. Şimdi sana bir soru soracağım daha doğrusu birkaç soru. Tüm zihnini bunlara cevap bulmaya tahsis et.”
      “Hani hiç konuşmayacaktık!”
      “Soruları sorduktan sonra artık hiç konuşmayacağız. Sen cevap verene kadar suskunluğa gömüleceğiz. Hazır mısın? İlk soru; Orjinal yüzün sen doğmadan neye benziyordu?”
      “Weyy. Ben nereden bileyim!”
      “Şışt. Konuşmak yok. Cevabı düşüneceksin. Şimdi ikinci koan geliyor; sopan varsa san veririm. Sende yoksa, senden alırım.”
      “Ama bu...”
      “Şışt. Bir tencerenin arasındaki fark nedir?”
      “Yani iki tencere arasındaki fark mı?”
      “İyi dinle. Bir tencerenin arasındaki fark nedir?”
      “Bir şey anlamadım vallahi!”
      “Demek ki aydınlanma yolunda bir adım atıyorsun. Son soru; Bir elin çırpılmasından hangi ses çıkar?”
      “Ama bunlar çok mantıksız sorular!”
      “Nerminciğim, sus ve cevaplarıma yoğunlaş artık!”
      Bu koanlar kadar sinir bozucu bir şey yok! Oh olsun Nermin’e. Uğraşıp dursun bakalım. Tüm enerjisini bu soruların yanıtını bulmaya verecek. Zira bu koanların cevabı yok. Amaç kavramsal düşünmeyi yok etmek. Zihni dehşet bir gerilime itip kavramlardan kurtarmak. Hımm. Bakalım Nerminciğin zihni bu dehşet gerilimi aşıp sınırların ötesine ulaşıp, algılama kapasitesini sınırsızlaştıracak mı? Ya da pes mi edecek? Bunu hep beraber göreceğiz. Eğer bu sınavdan başarıyla geçerse mutlak dinginliğe ulaşacak. Benim başaramadığımı o başaracak. Kim bilir? Hayat süprizlerle dolu. Nermin’de ses seda yok. Alnını kırıştırdığına göre, cevaplar için ciddi bir çaba sarf ediyor. Hadi Nermin başara bilirsin. Aa, evet alnı gevşedi. Yüzünde hafif bir tebessüm var. Azıcık daha şişman olsa Budha’nın yüzüyle aynı olacak yüzü. Bu benzerliği daha önce fark etmemiştim! Yoksa, yoksa gerçekten de başararak mutlak dinginlik ve mutluluk mertebesine mi erdi?
“Nermin! Nermin!”
      “Ayy! Aman, işim geçmiş. Resmen uyumuşum. Rüya bile gördüm.”
      “Eee? Ya sorular?”
      “Hangi sorular?”
      “Koanlar!”
      “Onlar da ne?”
      “Yahu demin sorduklarımı söylüyorum!”
      “Vallahi öyle saçmaydılar ki düşünme gereği duymadan, düşünmesizliğe geçmişim.”
      “İyi de maksat soruların saçmalığı değil, düşünme ediminin saçmalığını fark etmek!”
      “He işte bende onu diyorum. Sorular öyle saçmaydı ki direkt düşünmesizliğe geçtim.”
      “Şu an anladım ki Nerminciğim, sen de başlı başına bir koansın! Ve sanırım sayende düşünmesizliğe geçeceğim bu gidişle!”
       “Vallahi iyi olur. Çünkü düşünmesizlikteyken çok güzel uyuyor insan. Rüya bile görüyor, böyle oturur vaziyette. Mesela sen takmışsın koanlara ama hiç demiyorsun nasıl bir rüya gördün. Zira rüyam çok felsefikti.”
      “Allah, Allah! İlginç! Sükut, ikrardan gelir. Susuyor ve dediklerini kabullenmeye hazır bir zihinle bekliyorum.”
      “Rüyamda bir kaplumbağa ile yarışıyordum. Ve o an kendi kendime ‘Varlık nedir?’ diye soruyordum. Sonra tam cevap aklıma geliyordu ki...”
      “Ee?”
      “Tam o anda bir kelebek gelip başıma konuyordu. Sonra ben kaplumbağaya yetişmek için koşmaya, adımlarımı hızlandırmaya başlıyordum. Sonra siyah elbiseli bir kadın geliyordu. Omuzunda baykuş vardı. Diyordu; felsefe, felsefedir. İşte daha bir sürü şey gördüm ama sen bana seslenince uyandım ya çoğunu unuttum. Uyandırmasaydın hepsini hatırlardım.”
      “Ee, uyandırmasaydım nasıl anlatacaktın?”
      “Bu da mı koan?”
      “Değil.”
      “Sence de rüyam çok felsefik değil mi? Ben öyle basit rüyalar görmem. Çok derin manalı rüyalar görürüm. Sence kaplumbağanın felsefik yorumu nedir?”
      “Zenon’un Aşil ile kaplumbağanın yaptığı yarışmaya ilişkin tanımıyla alakalı olabilir.”
      “Ama kaplumbağayla yarışan bendim! Aşil değil!”
      “Zenon diyor ki, dünyanın en hızlı koşucusu olan Aşıl ile kaplumbağa yarışırlarsa, yarışı bir az önce başlayan kaplumbağaya Aşil, hiçbir vakit yetişemeyecektir.”
      “Nıç! Nıç!”
      “Zenon’un niyeti evrende çokluk, değişim ve oluşun olmadığını ispatlamak. Çünkü bunlar bizi bir sürü açmazsa iter. Çokluk, değişim, oluş hep çelişkilidir. Bu kaplumbağa örneğinde de hareket denen şeyin saçmalığını anlatmak istiyor.”
      “Zenon’a göre, bir çizgisel doğru sonsuz sayıda noktadan oluşur. Yani uzay sonsuz derecede bölünebilin. Eh böyle düşününce Aşil’in kaplumbağayı geçmek için sonsuz bir mesafeyi, sonlu bir zaman dilimi içinde alması gerekir ki bu da imkansızdır. Yani mantıken imkansızıdır!”
      “Ha, şimdi anladım!”
      “Aa, gerçekten mi? Buna sevindim işte. Demek ki rüyan hayırlı bir rüyaymış.”
      “Bak, şimdiki kaplumbağayı düşün. Böyle kocaman bir kabuğu var. E, bu kadar büyük bir hayvan yarışa eğer önde başlıyorsa, o zavallı Aşıl ne yapsa da onu geçemez! Çünkü kaplumbağa yolu kapatıyor!”
      “Doğrusu rüyanı çok güzel yorumladın! Diyecek söz bulamıyorum. Sözün bir manası yok zaten. Kavram dediğin boş. Hayat dediğin ise bir rüya. Hakikat değişip duruyor, evrim geçiriyor. Yanar döner bir şey işte. Olayların, durumların gidişatına göre değişiyor hakikat. Keyfine bak Nermin! Düşünmekte veya düşünmemekte özgürsün. Zaten felsefenin hesabını dürdün. Artık rahat bırak şu felsefeyi. Felsefe manasız bir iş. Tüm felsefi önermeler manasız.”
      “Ama ben felsefeyi bıraksam da o beni bırakmıyor! Mesela rüyamda hep felsefeyle uğraştım. Unutma ki felsefe felsefedir.”
      “Tamam. O zaman düşünmeyi bırakıp düşünmesizliğe geçelim. Ayrıca benim cümlelerimi de kullanmayı bırak.”
      “Nıç. Bak aslında ben seni çok iyi anladım. Sabahtandır beni düşünmesizliğe itmek istiyorsun. Tabii kendini de ama unuttuğun bir şey var.”
      “Neymiş o?”
      “Düşünüyorum öyleyse varım!”
      “Evet”
      “Hâlâ anlamadın mı? Düşünmeyi bırakırsak o an ölürüz!”
      “Yani sayende yaşıyorum, haa?”
      “Tabi ki, akıl aklıdan üstündür.”
      Hayatımı borçlu olduğum Nermin’e şaşkın şaşkın bakarken “İspanyol Tarihi” kitabının ikinci cildini hâlâ birinci cilt sanarak okuyan Yayla, elinde ki kitabı bir tarafa bırakarak duruma müdahil oldu.”
Leyla Atabay
Resim: Necip Baysal
DEVAM EDECEK
 

Kategori: 

Bunları Okudunuz mu?

Hapishane Edebiyatı

Ümüş Eylül Dergisinin 54. Sayısı Çıktı
Tekirdağ Cezaevi tutsaklarınca elle yazılıp mektuplarla dağıtılan Ümüş Eylül Kültür-Sanat dergisinin Ocak-Şubat-Mart 2025 tarihli 54. sayısı...
Ümüş Eylül Dergisinin 53. Sayısı Yayınla...
Tekirdağ Cezaevi tutsaklarınca elle yazılıp mektuplarla dağıtılan  Ümüş Eylül Kültür-Sanat dergisinin Ekim-Kasım-Aralık 2024 tarihli 53. sayısı...
Düşünsel özgürlüğün Sınırsız Kütüphanesi...
Görülmüştür Kolektifi, Redfotoğraf grubu ve Karşı Sanat, “içerdekilerle dışardakileri buluşturan” ortak bir sergiye daha imza atıyor. Fotoğrafçılar,...

Konuk Yazarlar

Feyza Eren’den Akdeniz’e Lirik Bir Güzel...
  Uzun yıllardır sanat yaşamını ABD’de sürdüren Feyza Eren, “Vedadır Belki” adlı, tekli çalışmasıyla yeniden...
80’LİK DULLAR-1/ Sedat ÖNCER
Çünkü nüfusu orta yaşın da çok ötesinde insanlardan kuruluydu. Beldenin tek camisinden gün yoktu ki bir sela sesi duyulmasın… Emeklilerin tercih...
ZİNE/ Nazir Atila
Zine birden telaşlandı. İçini derin bir üzüntü kapladı. Yüreği korkuyla karışık bir heyecanla atmaya başladı. “Korkma Zine, okulun reviri var,...