
“Ah diyordum, şu İlkbahar bir gelse de, ağaçlar yeşerip çiçekler açsa. Piknik alanları mangalcılarla dolsa, eş dost bir araya gelip neşeli günler geçirse, kırlarda çocukların çığlıkları inletse yeri göğü. Arkasında yaz gelse. “
Bu sene yaz ayları muhteşem geçecek; önce seçimler var. Seçimlerle birlikte ülkemizi daha iyi yönetecek yeni nesil siyasiler gelecek. Arkasında ramazan bayramı var. Eş dost, hem hasret giderecek hem de bayram sevinci yaşayacaklar. Yaşlıların elleri öpülecek, küçüklere harçlıklar verilecek. Bayram bittiği an da düğünler dernekler kurulacak genç aşıklar birbirlerine kavuşacak. Herkes kendi çapında tatil yapacak ve tüm bu mutlu anların resimleri Facebook’ta paylaşılacak.
Yaz bir gelse, ah bir yaz gelse! Umutlar… Umutlar… Ne çok umutlarımız vardı bu Yaz’a dair. Umutlarımızı kırdılar, İlkbahar’da Özgecan acısıyla kavrulduk. Arkasında Diyarbakır’da, seçim arifesindeki patlama yaktı canımızı. Seçimler bitti, bugüne kadar ülkemizi zayıf düşürenler, çocukların ölümlerine alkış tutanlar, şimdi de iktidar hırsıyla birbirlerinin yüzüne bakamayacak duruma gelmiş, koltuk sevdalıları iktidar kuramaz hale geldiler. Suruç’ta onlarca masum gencin canice yok oluşlarına şahit olduk. Şimdi, askerler, polisler, sivil vatandaşlar -her kesimden insanımız- kim vurduya gidiyor. Ülkemizi savaşın eşiğine getirdiler. Hatta İnternet sitelerinde veya diğer basın kuruluşlarında insanların sinirlerini bozmak, yaşamdan bıktırmak için psikolojik işkence yapılıyor. “Telefonlarınıza bilmedik çağrılara dönmeyin, yok şu plakalar şüpheli bomba yüklü, kalabalık bölgelerde uzak durun” gibi güya önerilerde bulunuluyor. Bunca katliamı yapan kim? Bu ülkeyi yöneten kim? Bu halkın vergilerini alanlar, o insanların güvenliğini sağlamak zorunda değil mi? Her şeye rağmen güçlü olmaya, her şeye rağmen yaşamaya yaşatmaya, güzel yarınlara…






