
VII
“Merhaba! Boş vaktin var mı?”
“Vallahi Yaylacığım başım çok ağrıyor.”
“Yani boş boş oturuyorsun. Dinle, bak sana ne anlatacağım.”
“Aa! Vallahi Yaylacığım, bugün kendimi pek iyi hissetmiyorum.”
“Felsefedendir.”
“Başım çok ağrıyor”
“Hep felsefeden”
“Boynuma da vuruyor ağrı. Galiba kitap okurken boynumu çok eğiyorum ya. Hava da soğuktu.”
“Nıç, nıç. Felsefedendir.”
“Of ya! Ne desem felsefe de felsefe. Burada sana derdimi anlatıyorum. Tövbe, tövbe. İllaki şartellerimi attıracaksın. Ya sabır.”
“A ha bu öfke patlamaları da felsefeden!”
“Tamam Yaylacığım seni dinliyorum. Anlat anlatacağını.”
“E, sen böyle pat diye anlat deyince ne anlatacağımı unuttum.”
“Kesin ya falda ya da rüyada çıkacağımıza dair bir işaret gördün!”
“Senin de aklın fikrin batıl şeylerde! Benim işim sanatla. Seninle işbirliği yapmaya geldim!”
“Allah! Allah!”
“Vallah! Vallah! Bak şimdi sen felsefeyle kafayı yedin ya, işte felsefik resimler yapmam için bana fikir vereceksin.”
“Kafayı yemiş biri nasıl fikir versin?”
“Canım o kadar da fikirsiz değilsin. Geçenlerde öz ve görünüş arasındaki fark nedir, diye ortalıkta dolanıyordun ya, ben de öz ile görünüşün resimlerini yapmaya karar verdim.”
“Peki hangi filozofa göre çizeceksin. Çünkü her filozofun bir yorumu var.”
“Platon’u geç. Onun ideaları öyle kusursuz ki ben hayatta çizemem.”
“Tamam. Leibniz’e bakarsan görünüş özü sembolize ediyor.”
“Haa, o zaman sembolü bırakıp özü çizeceğim”
“İyi de öz bilinemez ki!”
“Kim demiş?”
“Yani baksana görünüşler var dünyada. Zihnimizin kapasitesine göre tanımlıyoruz şeyleri. Görünüşleri ne verirse bilgimiz o kadar Kant öz için “kendinde varlık” diyor. Ona göre kendinde şey bilinemez. Numen bilinemez. Fenomen bilinir.”
“Kendinde şey bilinemez ise biz nasıl onu biliyoruz? Yeni bilmezliğini nasıl biliyoruz?”
“Sanırım haklısın. Bilinmezliği de bir bilgi oluyor sonuçta”
“O halde kendinde varlığı yani numeni çizeceğim. Unutma ki sanatçı, görünenin ötesini de yani görünmeyeni de görür! Aşkın bir bakışa sahiptir sanatçı!”
“Ama onu çizemezsin zira görme alanının dışında”
“Ben görürüm canım sen merak etme.”
“Kant’a göre beliren şey yani fenomen numene gönderme yapmaz artık. Mesele belirenin belirmesini sağlayan koşullardır.”
“Zaten fenomenle işim yok.”
“Kant’a bakarsan düşünen özne de bir töz değil.”
“Ee, nedir o zaman?”
“Benin, öznenin bir özü yoktur ama o zaman ve mekan da beliren her şeyin yani fenomenlerin koşuludur.”
“Hımm!”
“Öz yoksa o vakit sonsuzluk da, Tanrı da, ölümsüzlük de var sayılamaz!”
“O zaman çok boş ve kuru olur dünya.”
“Öyle vallahi. Bu yüzden temellendirme yükü ‘ben’ e yükleniyor. O yüzden Kant romantizmin önünü açan biri olarak tanımlanıyor. Temellendirmek görevi insana kalırsa bu yaratıcı bir faaliyet üstlenmek demek.”
“Ben, haa?”
“Evet. Sonlu ben. Düşünsene “sonlu ben” ne kadar ağır bir yük yükleniyor.
“Desene numeni resmetmek farz oldu. Kant da o rolü biçmiş biz sonlu benlere.”
“Wii? Yemin ederim bizim köyde deli Dodo vardı. O görüyordu kendinde varlığı” dedi bir süredir bizimle beraber sessiz sedasız oturan Nermin.
“Bak gördün mü? Görenler varmış!” dedi Yayla.
“İyi de bu imkansız!” dedim.
“İmkansız diye bir şey yoktur.” dedi Yayla.
“Tamam, çiz. Allah aşkına çiz! Hatta Deli Dodo’ya mektup yaz. O sana tarif etsin “kendinde varlık” ı. Böylece aslına uygun bir çizim olur.”
“Nıç. İmkansız!” dedi Nermin.
“Haa, işte ben de onu diyorum. Numen veya kendinde varlık çizilemez. Zira duyularımızın ötesindedir” dedim heyecanla.
“İmkansız! Çünkü Dodo okuma yazma bilmiyor. Zaten Yayla’nın mektubunu alır almaz ağzına atıp çiğner. Ne kağıt bulsa çiğniyor keçiler gibi!”
“Peki! Sen o kadar Sokrotes’ten bahsediyorsun. O da mı çizemez numeni?” dedi Yayla.
“O da çizemez elbette.”
“Bence o çok beceriksiz bir filozof!” dedi Yayla.
“Yok ya! Hele Sokrates bir çıksın karşına, kanılarını tek tek çürtür. Günlük kanılar gider elinden önce, ardından genel bir ilkeye olan inancın. Böyle, böyle hakikatin üzerindeki perdeler açılır birer birer. Ama son perde açıldığında eline bir hayal mi geçer yoksa simurg gibi aynadaki aksın mi, artık senin yorumuna kalmış.”
“İstediğini söyle! Sanatıma Let vuramazsın! Numeni çizeceğim!”
“İyi! O vakit şöyle büyük bir sergiye yolla eserlerini ki dünya “olmayan şeyin” resmini görsün!”
“Yok! Ben sanatı sanat için yapıyorum.”
“Kimseler görmedikten sonra ne diye yapıyorsun ki?”
“İllaki birileri görsün diye mi resim yapılır. Nıç nıç! Çok sığ bir yaklaşım!”
“İyi! Yap da görelim görünmeyeni!”
“Görürsün görünmeyeni. Ben gidiyorum.”
“Ee! Nermin? Yine başbaşa kaldık! Bari gidip yürüyelim!”
“İyi oldu vallahi. Sana soracaklarım var!”
“Buyur canım!
“Hani sen dün tez-antitez ve sentezden bahsettin ya.”
“Evet.”
“Gece boyunca çok düşündüm ve ne olduğunu çok iyi anladım. Hatta örnek bile buldum. Şimdi bizim köyün çobanı Edo tez, köyün ağası olana Cemşid antitez, her ikisinin arasını yapıp barıştıran köyün imamı ise sentez oluyor.”
“Hımm. Yaklaştın gibi. Tarihi bir bakışla baksan. Geçmişten günümüze doğru.”
“Tamam. Azıcık düşüneyim. Buldum. Nenem peynir yaparken içine bir sürü, çesit çesit ot koyardı. Nenem oldu tez. Annem peynire hiç ot koymazı. Sevmiyordu hiç. Bu oldu antitez. Ablam ise çok az ot atardı. Oldu sentez.”
“Doğrusu iyi bir örnek.”
“O da bir şey mi? Sen hani görecelikten bahsettin ya! Onu da çok güzel çözdüm.”
“Sevindim vallahi. Tebrik ediyorum. Ee?”
“Bak şimdi, bak duvar saati 5’i 5 geçiyor. Gördün mü?”
“Evet”
“Bak benim kolumdaki saat 5’i 8 geçiyor. Şimdi senin kolundaki saate bakalım. Evet, tam tahmin ettiğim gibi 5’i 2 geçiyor. Her bir saat kendine göre! Yani görecelik! Zaman gerçekten de göreceli! Senin saatinde zaman ağır geçiyor benimkin de hızlı!”
Ah evet! Günlük yaşamımızın içinde ince, acı bir alay var. Ve sessiz acılar! Susup acımı yüreğime gömeceğim. Alnımda ne yazılmışsa o! Arabesk şarkılar dinleyip kendimi kadere teslim edeceğim. Zaten dünya görüntülerden, hayalden ibaretse o zaman elimdeki bilgiyle onu tanımaya çalışmama baştan başa boş bir iş. Her dünya bir kurgu ve her bir insan kendi kendisinin kurgusudur.
“Ne yapılşun?”
“Rüya! Her şey rüya! Sen de rüyasın Arara?”
“Pen gelçeğim!”
“Gerçek misin gerçekten?”
“Pulada pekle. Pen flütümü getilip çalacağım. O zaman anlalşın”
“Yok, yok. Tamam. Sen gerçeksin! Sen de varsın, dünya da var.”
“Fale de val, pulut da val, pencele de val.”
“Var canım var. Var oğlu var! Var kızı var.”
“Merhebe! Hane başın ağrıyorlardı?” dedi Sanike ve bizle beraber yürümeye başladı.
“Vallahi çok ağrıyor.” dedim yan gözle Nermin’e bakarak.
“İnşelleh iyileşirsin!” dedi Sanike çok içten duygularla. Doğrusu pek tatlıdır şu Sanike. Gerçi ona göre insan yaşadığı her şeyden bir ders çıkarmalıdır.”
“Sağol Sanikeciğim! Çok duyarlısın!”
“Ema hemen iyileşme!”
“Niye ki?”
“Çünkü aniden iyileşirsenler ders çikaramezsin!”
“İyi. Ders çıkarırım herhalde. Başımın ağrısı...”
“Sen çok düşünüyorlar unden başın ağriyor”
“Olabilir tabii”
“Felsefe ağritiyor başini. Ecep her duşunen insanlar filozof mudur?”
“Yok canmı. Herkes düşünür. Deliler bile”
“Haa, filozuflere deli deniyorlar. Ecep tum deliler de filozof degil mi?”
“Deliler de düşünür kendilerince, tabii...”
“Herkes duşunurler, deliler de duşunurler. O halde hepsimiz deliyiz.”
“Ne konuşuyorsunuz bakalım böyle heyecanla?” diyerek yürüyüş kolumuza dahil olan Gülistan Ana, hem yürümeye hem de elindeki kazağı örmeye başladı.
“Deliler hakkınde konuşıyorız.” dedi Sanike.
“Tövbe! Tövbe!” dedi Gülistan Ana.
“Delılık ile duşunce bagî kuvvetli” dedi Sanike.
“Kim delirmiş? Deli olan kimdir?” dedi Gülistan Ana, iki ters bir düz örmeye devam ederek.
“Deli mi kimdir? Kim oleceğ? Deli sensin! Bensin! Osun!” dedi Sanike.
Gülistan Ana Sanike’ye kınayıcı gözlerle baktıktan sonra yürüyüş kolundan ayrılarak biraz ötede volta atmaya başladı. Bu yaşta kendisine deli de denildi ya, helal osundu Sanike’ye!
“Gülistan Ane, küsme bene. Sen yanlış anlıyorsunler. Her duşunen delidir, her deil de duşunur.” dedi Sanike, Gülistan Ana’nın ardından. Gülistan Ana kendisine yüz vermeyince haliyle oklarını bana çevirdi.
“Hepsisi senin yüzünden!”
“Ben ne dedim ki şimdi?”
“Sen o gun dedin oleylere geniş bak! Ben de kapsami genişlettim!”
“İyi de ben bunu kast etmemiştim ki! Aristo’nun kategorileriydi anlattıklarım. O kategorin dar bakış açısına hapsolmayalım demiştim”
Sanike beni dinlemeden Gülistan Ana’nın yanına gitti. Beni şikayet edeceğinden yüzde yüz emin bir halde, kaygılı gözlerle onları izlemeye koyuldum.
“Haa. Sen diyorsun ki olaya geniş bak!” dedi Nermin, yaşanan krizi umursamadan.
“Olaya geniş bak diyorsun ya, kapsamı geniş tutsam o zaman şu kuş da bir bitkidir, derim”
“Ne alaka Nermin?”
“Kapsamı genişletince hayvanları da bitki kapsamına alabilirim. İnsanı da hayvan kapsamına alabilirim.”
“Aslına haklısın Nermin. Hayvanlardan farkımız öyle çok büyük bir derecede değil.”
“Nasıl? Farkımız küçük mü? Ma onlar, insanlar kadar yazık değiller ki! Sen hiç çamaşır yıkayan, yemek pişiren, kitap okuyan, matematik hesabi yapan bir hayvan gördün mü?”
“Doğrusu şaşırdım! Bana bugün mühim bir şey öğrettin Nerminciğim.”
“Eh, benim de çok bilgim var. Peki ne öğretmişim?”
“Nerminciğim, sayende bugün öğrendim ki, neyi düşündüğün, nasıl fikir yürüttüğün değil, düşünüp düşünmediğin mühimdir!”
“E tabi ki. Mecburen ne düşündüğümüze bakmadan, devamlı düşünmeliyiz! Çünkü, düşünüyorum öyleyse varım. Düşünmesek...”
“Evet, evet. Düşünmesek var olmayız. En iyisi biraz tefekkür deyip düşüncelere dalalım. Bir süre konuşmayalım. Düşünerek varlığımıza varlık, ömrümüzü ömür ekleyelim.”
Ben, Nermin ve Arara bir anda sessizliğe gömüldük. Her birimiz kendi penceremizden bakıyoruz dünyaya. Kendi kanılarımızla ele alıyoruz her şeyi. Kanı hakikat değildir ama kanılarımızı hakikat olarak gördüğümüz için yanılmaya mahkumuz. Felsefe kesin hakikatler iddiasında bulunmaz. Otoritesini dayatmaz.
Ah hakikat! Ah gerçek! Nasıl varılır sana? Yok mu bir yolu? Bilim de bu konuda yetersiz kalıyor. Gerçeği olduğu gibi nasıl algılayabilir insan? İnsan kendi bilinciyle yola çıkınca hep yanılıyor. Ama bilincimiz dışında da bir olanağımız yok ki! Belki de fenomenolojik bir yaklaşımla ele almalıyım yaşamı. Bilincim tarafından algıladığım, anladığım haliyle betimlemeliyim gerçeği. Felsefi ilkeleri bırakıp, yönteme odaklanmalıyım. İnsan yaşamını nesnel veriler olarak değil, yaşandığı haliyle anlamaya çalışmalıyım. Soyutlamaları bir tarafa bırakma zamanı! Öncelikle empati! Dünyayı ötekilerin hissiyatından yola çıkarak bilme çabası lazım bana. Dünya öyle karmaşık ki, öyle hızlı değişiyor ki, nedenselliği incelemek neredeyse mümkün olmuyor.
Aslında dünya kendinde var değil. Kendi başına var olması imkansız! Ne diyor Leibniz; her bir monat, yani bireysel mefhum ortaklaşalarak oluşturuyor dünyayı. Tek bir birey olarak dünyanın çok az bir kısmını idrak ediyoruz. Kalan kısım karanlık. O karanlığı aydınlatacak olanlar, diğer tözlerin ortak ifadesi. Ve dahası dünya bizim dışımızda değil! Ona dışarıdan, bir nesneymiş gibi bakamayız ki!
Madem numenleri bilmek imkansız ben de fenomenlerle yola çıkarım! Husserl, eski metafiziği terk edip, somut yaşantıya yöneltiyor insan zihnini. Yargılarımı askıya alıp olduğu gibi görmeye çalışmalıyım olanları! Yayla numenin resmini çizmeyle uğraşa dursun, ben aracısız biçimde deneyimde görünen, gözlemlenebilen gerçekliğe yoğunlaşacağım.
Başlıyorum gerçekliği betimlemeye! Duvar var, pencere var, Gülistan Ana var, Sanike var, Arara var, Nermin var, hareket var, yürümek var, hımm, bu iş biraz garip oldu! İnsan tüm kategorilerini askıya alınca, görünenlerin manası olmuyor. Dahası, gördüğüm milyonlarca veriyi tek tek tanımlamam da zor. Zihnimin hızına yetişemiyor benliğim. Gülistan Ana mesela. Onun sadece bedensel varlığı için bile sayısız veri var. Göz, kulak, başörtüsü, parmaklar, ayaklar... İndirgersem, gözdeki tek tek hücreler! İyi de tüm bu veriler virgülle sonsuza dek uzatabilirim. Evet, evet en iyisi daha ortayol bir fenomenolojik bakışla bakayım. Her şey bilinç içinde var. Nesne ancak bilincin ona yönelmesi anlamında bir gerçekliğe kavuşur. Demek ki nesneyi biz inşa ediyoruz, ona yönelerek inşa ediyoruz. Bağımsız, nesnel bir hakikat yok. Anlam özneye içkin.
LEYLA ATABAY L Tipi Kapalı Hapishane A-1. Alanya/ANTALYA
Devam Edecek






