
Suyla yıkanmış çocuk düşlerimizin ortasında sana yakışır bir
temenni ve kendim için sıraladığın en kusursuz ideallerden bir
deste bıraktım gülüşlerinin o yakısına. Konuşurken durmanı
istemeyen bir düşünce munzurlaştırarak olur olmadık soruların
mucitliğine kollarımı sıvamamı beraberinde getirirdi. Arkadaştık
ve kardeştik, öyle yakındık ki, aklıma düşen düşünceler ikimize
birden uğrardı. Ben buna bir isim bulamamıştım o zaman
çocuktum. Şimdi ruhların birbirine benzeşliği, ruhların birbirine
akışkanlığı adını veriyorum. O parmakla gösterip benimdir deyip
gülünç sevdalanışlarımızda bile aynı kızın adını beraber yazardık
defterimize, kazardık bileklerimize. Hani öyle uzunca
anlatmamın gereği yok.
Hayat anılarımızın altında ikimizin imzası hala yenilip silinmedi
yağmura, borana, fırtınaya. Çocukluk madalyonumun diğer
yüzünde sen durusun. Dostumdun, dostumsun.
Bu küçücük şehirde tesadüflerin insanları günde bin sefer ya
yakalayıp ya da dikizlediğini var sayarsak yıllar geçmesine
rağmen birbirimizden habersiz görememişiz birbirimizi. Oysa ne
çok özlemiştim, çileden bile çıkaran o şakalarını bile. Yine senle
karşılaştırdığından bugün hayatı daha çok sevmeye başladım.
Benim gevezeliğim bir kenarda kalsın, duygusallığımı
unutkanlıkla jelatinle şimdi. Ha sen konuşmuşsun ha ben,
ikimizin yüreği de aynı renklere akıyor diyorsun. Bak biliyorum
işte dostumdun, hala dostumsun.
Ömrümüzde erken yakaladığımız bir baharı unutuverdik
uçuşunda güvercinlerin. Üşüyen dağların soğuk elleriyle
saçlarım taranırken ben sana şehir görmemiş Nergislerin
ağıtından anlattım hayallerimizi. Yorulmadan bize hep yaşama
hevesi veren umutlarımızın ardından gittim. Sen hep bir yıldızın
süzülüşündeydin, düştüğü yerde, görmediğim ama bir gün
görebileceğime inandığım yerdeydin. Hani şimdi sokaktan
çıkacaktır dediğim büyümemiş halinle. Gülerek anlatıyorsun.
“sevgilimiz hemşire oldu, ama o hep gizli kaçamaklı baktığım
güzel kız, bana çocukluğumu anımsatan ve yaşatan şirin ruhlu
insandır hala... Şimdi kim bilir hangi haritanın bir yerlerinde
bizden habersiz... Ama olsun o bizde hala var” diyorsun efkarının
içtenliğin de büyüyen sözlerinle. Sonra hayat paraya yenildi.
Güzel olan her şey kayboldu lafın aldatıcı sislerinde. Bir biz
kaldık geride ve özlemlerimiz.
Bugünden yana sus diyorum, biz bize dönelim ve geride
bıraktıklarımıza. Her zamankinden daha çok peşine düştük o
mavi yürüyüşlerimizin sonu gelmez yaramazlıklarımızın. Şimdi
daha çok ürkmeye başladık sabaha varmaktan. Ve yapabilsek
eteklerinden tutarız zamanın ileriye sıçramaması için. Her şeyi
öyle alt üst eden zaman mıdır, çehreleri yalanın panosuna
dönüştüren ve herkesi bir daha bir daha çizik atmaya davet eden
zaman mıdır ‘zamana benzemekten korkar olduk dostum ve
gölgemize yaslanmaktan.
Ne kadar büyümek istiyorduk ne kadar büyümek istiyorduk
diyorum sana, susuyorsun. Suskunluğunda ölü kuşları
topluyorum ve yalnızlıktan ıslanan ezgileri. Nerdeyse ‘büyümek
bana pişmanlık getirdi’ diyeceksin. Ama kabuğunda gizle
suskunluğu diyorum, deme. Elbette tereddütsüzce yüzümüzü
vereceğimiz ufuklar ve ufuklardan gözlerimizi aydınlatacak
ışınlar olacak. Ve hep bir daha bize uğramasını isteyeceğimiz,
birbirimizle karşılıksız paylaşacağımız tebessümlerimiz...
Suskunluğun anlatacaklarından daha ağır, buğu gözlerin yaprak
döken kitap. En çokta gözlerine, sesine, gülüşüne dokunmamış
zaman. Her şeye inat dostumdun, dostumsun.
Kategori:






