
Diyar, tüm bunları biliyordu. O kısacık mesajdan da haberdardı, Suzana’nın o randevuya gelmeyeceğinden de... Aram’dan ses çıkmayınca endişeyle evine gitti. İçeride olduğunu biliyordu ama kapının açılmaması hayra alamet değildi. Polisin yardımıyla kapı açıldığında Aram’ı oturma odasında yüzükoyun baygın halde buldular. Hastaneye kaldırılan Aram, doktorların müdahalesiyle bir anlığına gözlerini açsa da yorgun ruhu onu yeniden derin bir uykunun kollarına bıraktı.
Rüyasında rutubetli ve karanlık bir ormandaydı. Kuru dal çıtırtıları ve ağaçların tekinsiz uğultusu kulaklarını dolduruyordu. Uzaklarda bir ışık gördü, ışığa doğru hamle etti; fakat ağaçlar devasa kollarıyla Aram’ın önüne geriliyor, adım atmasına müsaade etmiyorlardı. O an, bir karga sürüsü yanına süzüldü. İçlerinden biri omzuna konacak kadar yaklaştı ve gagasıyla "Bizi takip et," dercesine bir işaret yaptı. Aram’ın zihnine Alfred Hitchcock’un Kuşlar filmi gelse de kargaların zekâsına güvenerek peşlerine düştü. Onlar her şeyi hisseden bilge rehberlerdi.
Aram, ışığın kaynağına vardığında Suzana’yı okyanus köpüklerinden örülmüş gibi duran bir elbisenin içinde gördü. Parmak uçlarındaki o orman soğukluğu, yerini dalgaların sesine ve okyanus kokulu bir sıcaklığa bıraktı. Göz açıp kapayana dek ormanın kasvetinden çıkıp buram buram burunlarına kadar gelen iyot kokusunun okyanus uğultusuna karıştığı bir tepeye ulaştılar. Porto’nun en güzel manzaralı yamacındaydılar. Güneş tenlerini ısıtırken, rüzgâr Suzana’nın saçlarını Aram’ın yüzüne savuruyor; bu temas ona tarif edilemez bir zevk veriyordu. Karşıda Luis I Köprüsü duruyor, güneş ışınları nehrin yüzeyinde oynaşıyordu.
Birden kulaklarına neşeli Portekizce kelimeler çalındı. Arkalarına döndüklerinde Suzana’nın kuzenleri Maria ve Ricardo’yu gördüler. Üç kuzen hasretle birbirlerine sarıldılar. Maria, enerjik tavrıyla elini Aram’a uzatırken gözlerindeki ışıltıda bir dostluk okunuyordu. Denizci havasındaki geniş omuzlu Ricardo ise dostça bir gülümsemeyle Aram’a onu ailelerine kabul ettiklerini hissettirdi. Ardından okyanusun ufkuna derin bir bakış atarak Fernando Pessoa’nın o meşhur dizelerini fısıldadı:
“Ey tuzlu deniz, senin tuzunun ne kadarı Portekiz'in gözyaşlarıdır!”
Aram, rüyasında kendi aşkı için döktüğü gözyaşlarını silerek hastane odasında uyandı. Başucunda Diyar bekliyordu.
“Bak Aram, bırak artık kaçak dövüşmeyi!” dedi Diyar ciddiyetle. “Doğruca Suzana’ya git ve ona duygularını açıkla.”
Aram’ın sesi kısıktı:
“Yapamam,” dedi. “Onu tamamen kaybetmekten korkuyorum.”
Diyar, arkadaşının gözlerinin içine bakarak son sözü söyledi:
“Aram, aşk cesareti ve her şeyi göze almayı sever.”
Yazmakta olduğum Romandan bir bölüm
Mehmet Söğüt






