
İnsan yaşamı boyunca aslında hep aynı gemiyi yapar. Değişen yalnızca eline aldığı kâğıdın dokusudur. Çocukken umutlarını katlar incecik parmaklarıyla. Bir yağmur birikintisinin kıyısında, dünyanın bütün denizlerini o küçücük suya sığdırabileceğine inanır. Her kat yerinde biraz düş vardır. Biraz merak… Biraz da henüz incinmemiş bir yüreğin duruluğu…
Sonra büyür insan. Kâğıt değişir.
Bu kez sevgilerini katlar. Güvenini… İnançlarını… Bekleyişlerini… Bir gün gelir kendi yüreğini bırakır usulca suyun üzerine. Bilmez o an… En çok da insanın kendi yüreğinden yaptığı gemilerin ağır geleceğini suya.
En sağlam sandığımız gemilerimizdir önce su alan. Çünkü dışarıdan değil, içeriden ıslanır insan.
Ben bazen düşünüyorum.
İlk hayalimiz ne zaman battı diye… İlk kez hangi gün, suyun kaldırmadığını anladık umutlarımızın ağırlığını?
Hangi söz çözdü çocukluğumuzun özenle attığı düğümleri?
Hangi sessizlik, ilk kez ürküttü içimizdeki o koşarak gülen çocuğu?
Anımsamıyorum.
Belki de hiçbirimiz anımsamıyoruz. Çünkü bazı kırılışların sesi olmaz.
İnsan kırıldığını o anda değil, sonradan anlar. Bir gün aynı gökyüzüne bakarken eskisi kadar sevinemediğinde… Aynı yağmurun altında eskisi kadar ıslanamadığında… Aynı denizin kıyısında durup da dalgaların çağrısını duyamadığında…
İşte o zaman fark eder.
İçinde bir gemi daha batmıştır. Kimse görmeden… Kimse bilmeden…
Her insanın içinde görünmeyen bir liman vardır. Sessizdir orası. Bir çocuk düşü kadar kırılgan… Gün batımının denize bıraktığı kızıllık kadar hüzünlü… Eski bir ağacın gövdesinde saklanan yıllar kadar derindir.
O limanda bekleyen gemiler vardır. Hiç denize açılamamış olanlar… Yarım bırakılmış düşlerden yapılmış olanlar… Korkular yüzünden kıyıya bağlanmış olanlar… Çok sevdiği için erkenden su alanlar…
İnsan en çok kendi limanında yalnız kalır.
Kalabalıkların ortasında bile… Bir sofrada otururken bile… Bir kahkahanın içinde bile… Çünkü bazı yalnızlıklar insanın çevresinde değil… Yüreğinin en kuytu kıyılarında büyür.
Orada konuşmaz kimse. Yalnızca anılar dolaşır. Eski sesler… Yarım kalmış vedalar… Söylenememiş özürler… Uzanılamamış eller… Yıllardır içimizde usul usul çoğalan sessizlikler…
Ne çok gemi batırıyoruz ömrümüz boyunca.
Bir dostlukta… Bir aşkta… Bir ayrılıkta… Bir vedada… Bir umudu biraz erken bıraktığımız sabahlarda… Bir sözü zamanında söyleyemediğimiz akşamlarda…
Oysa hiçbir gemi yalnızca sudan dolayı batmaz. Taşıdığı yükten de batar.
İnsan da öyledir. Kimi zaman yaşadıklarından değil… Taşımaya çalıştıklarından yorulur. Başkalarının yükünü kendi omzuna koymaktan… Kendi acısını hep ertelemekten… Güçlü görünmek uğruna içindeki çocuğu susturmaktan…
Bir gün gelir.
Yüreği sessizce çöker. Kimse duymaz. Çünkü en derin çöküşler gürültü çıkarmaz. İçten olur. Yavaş olur. Bir sonbahar yaprağının daldan kopuşu gibi… Usulca… Ama geri dönülmez biçimde…
Belki de yaşam dediğimiz şey hiç batmayacak gemiler yapmak değildir. Batan her gemiden sonra yeniden katlayabilmektir kâğıdı.
Yeniden inanabilmek… Yeniden sevebilmek… Yeniden güvenebilmek… Çünkü insanı yaşatan batmayan gemileri değildir. Her batıştan sonra yeniden suyun kıyısına yürüyebilecek cesareti bulmasıdır.
İnsan en güzel gemisini belki de en çok battıktan sonra yapıyor.
Çünkü artık yalnızca umutla değil… Bilgelikle de katlıyor kâğıdı. Yalnızca düşleriyle değil… Acılarıyla da güçlendiriyor kat yerlerini.
Ve biliyor…
Her gemi varacağı yere ulaşmayacak. Ama hiçbir yolculuk da denize hiç açılmadan başlamayacak. Belki de yaşamın bütün gizemi burada saklıdır. Kıyıda sonsuza dek beklemekle… Bir gün cesaret edip kâğıttan gemiyi suya bırakmak arasında…
Çünkü insan…
Kimi zaman battığı yerde kaybolmaz.
Tam tersine… Kendini ilk kez orada bulur.
DEVAM EDECEK…
Gününüz Aysın…
Dilerim bugün, yüreğinizde su almamış bir umut, kıyıya yeniden bırakılmış bir kâğıt gemi kadar masum bir cesaret büyüsün. Hiçbir kırgınlık, yeniden denize açılmanıza engel olmasın. Umudunuz eksilmesin, yüreğinizin limanı hep huzurla dolsun.
Sevginin, umudun ve yeniden başlayabilmenin sizinle olduğu aydınlık bir gün diliyorum…
Saygılarımla… Sevgilerimle…
Ayhan ÇAKMAK






