
Bülbülüm:
altın kafeslerde değil,
salmıştım semaya
özgürlüğün hatırına
uçsun, yücelerde süzülsün diye
alır başını giderdi
kim bilir ne zaman gelir diye
yolunu beklerdik
hiç bilemezik
birgün gelemez diye
cenneti ararken
yorgun argın
kanadı kırılır
koca dağların öte yüzünde
kim bilir hangi uçurumda
tutuna bilir mi yalnız başına?
gülüm:
hayalci, uslanmaz
güneşlere uzanır
açar dallarını
her dalında üç tomurcuk
aşk, kavga, özgürlük için
sürer dallarını güneşe doğru
hiç fırtına yokmuş gibi.
ağustos güneşi yakıcı
sıcak bir çöl rüzgarı vurur
bir sıcak fırtınada
kavrulur en delişmen baharında
bir bahar çöle döner ansızın
kavgasını başka ellere verip
sevdasını yellere verir
ardına dönüp bir el sallar
baka kalırım arkasından
kederimi büyütüp umut ederim
belki bir gün kavuşuruz diye
hayal kurarım çaresiz.
ben:
şaşkın bir bahçıvan gibi
su dökerim gülüme
gölge ederim
sararım gonca dallarını
ırmakları taşısan nafile
ne gölgem, ne şefkatim kar etmez
çöl fırtınası gibi
beni yakarken cayır cayır
gülümü seyrederim acı içinde
bir yandan ağustos güneşi
sıcak fırtına bir yandan
yalnız tomurcuklar değil
kavrulmuş filiz gövdeler
baştan aşağı kömürleşir hayat
kara bir toprak kalır
bir de ben kalırım geride
nice acılardan ayrık düşmüş
dalsız budaksız
kavrulmuş gülüme bakıp
kara bağrımı döverim.
bir ben yanmışım gibi,
bu çöl fırtınalarında
bir ben kaybetmişim bülbülümü
bir ben kurutmuşum gonca güllerimi
bakmaz, görmez, duymaz oldum
yangınların dumanı tüterken hala
kara toprak kendini tazeledi
tabiat yeniden boy veriyor her baharda
bülbüller dönüyor yurduna
gülüne aşık firari bülbüller
sevdalarını tazelerken
bir ben kalmışım geride
bunca dostu savurup dört bir yana
sevdiklerimi yellere verip,
öfkemin fırtnalarında savrulmuşum
kendi yangınlarımda
kara toprağın bağrında
yanmış gülümün baş ucunda
kendimle baş başa kalmışım.






