68 Başkaldırısı ve Öğrenci Hareketi[1]
Geceleri ateşe vermeliyiz.”[2]
Geceleri ateşe vermeliyiz.”[2]
İktidardaki asimilasyoncu, tek tipçi, inkârcı zihniyet ve Diyanet, bu Muharremde de devletin ve diyanetin paralı memuru haline getirdiği 96 Alevi Dedesini çeşitli Avrupa ülkelerine gönderiyor.
Öykü ve romanları inceleme konusu olmuş, Kürt realitesini, Kürdistan gerçekliğini gerek estetik, gerekse kurgusallığının yanı sıra, şiirsel diliyle de haklı olarak edebiyat tarihinde yer edinmiştir.
Suzan Samancı’nın "Reçine Kokuyordu Hêlin" adlı öykü kitabındaki Berçem adlı öyküsü incelenmeye değer bir öykü, daha ilk satırda bir yazarın güçlü duyarlılığını, ustalığını ve gözlem gücünü görüyoruz. Doksanlı yılların her türlü yıkımı canlanıyor gözlerimizin önünde. Edebiyatta metinler kısaldıkça zorlaşır, iki sayfaya koskoca bir dünyayı sığdırmak, herkesin harcı değil.
Şimdi ise yüreği ağır geliyordu kendine. Ruhunun her bir santimetrekaresinde yorgunluğu hissediyordu, ya da öyle sanıyordu. Aha şurası, felt felt atan yüreği artık kaldıramıyordu adı batasıca Londra’yı.
“… ‘Paris’te genç iken koyu Baudelaire’perest idim’ der ya Yahya Kemal bir şiirinde, nasıl oldu bilinmez, daha 18 yaşında Çorum’da yaşayan bir ‘Baudelaire’perest’di,”[2] O…
Öğle yemeğindeydi, "Kanserim Haydar'ım, yeni romanını gönder de okuyayım..." Çok duygulandım.
Nihat Tuna ordudan atılma eski bir subaydı. Özel hayatını pek bilmezdim, ama her daim güzel şeyler yazarak beni destekledi. Hep yalnızlığımın yanında oldu. Gurbet kültür çölüdür, Edward Said'in deyimiyle nefret yüklüdür. Bu çölde hayal kurarak yurt edinmemde Nihat Tuna'nın büyük katkısı oldu.
İletişim Yayınlarından çıkan Dersim ile ilgili neredeyse bütün dosyalarda emeği oldu.
Ona,
bir abartıydı.”[1]
Eski dünya ağırsıklet boks şampiyonunu 3 Haziran’da 74 yaşında kaybettik. Epeydir Parkinson’dan mustaripti. Konuşma dahil pek çok yeteneğini yitirmişti. Eşi Lonnie’nin deyişiyle “İnsanlarla gözleriyle, kalbiyle konuşmaktaydı”...
Erkenden kalkıp sırt çantamı hazırlamış, yağmur ihtimaline karşı şemsiyemi de yanıma almıştım. Telefonumun şarjı biter diye şarj aletini de almayı unutmuyorum bu arada. “Zamanında varabilir miyim?” endişeyle yola koyuluyorum.
Tren hareket etti. İsviçre'nin güzel bir yanı da en çetin yerlerine bile yol yapılmış, her tarafa ulaşım sağlanıyor.
iyi olmaktan bu kadar korkmayın.”[2]
İnsan olmanın zorlaştığı bir kesitte; genç insan olmanın çok daha zor olduğunun altını çizmeliyim; Sait Faik Abasıyanık’ın, “Her şey insanı sevmekle başlar,” vurgusuyla…
hatırlanması o insanı ölümsüz kılar.”[1]
13 Nisan 2015 günü, dünyanın iki ayrı köşesinden iki yazarı aldı götürdü. İki çok yönlü entelektüel, Uruguaylı Eduardo Galeano ile Almanyalı Günter Grass, artık yoklar. Onlar art arda hayatlarını kaybederken; John Berger’ın Galeano için dediği gibi, Onlar yalanların, kayıtsızlığın, unutkanlığın düşmanlarıydılar.