Ezici bir dram
Bedewê navberê min û te de daristan in
Rê û şiverê tune, dor newal û çiyan in
Bextê min zehf reş e li min baran û bager e
Roj min re pir tarîye; kêfa mar û mişkan in
Demekî kurt nîne, dibe ku bist û sih sal e
Dîsa min pirs dikin dibêjin “ev çi hal e”
Ez dibêjim jiyana min de kul û jan heye
Xezal bê te min re tim hilweşandin û çal e
Delala min mirazê min û te çima nabe
Per û baskê min şikest mil jî li min ranabe
Evîna min ez bê te pir nexweş û bengîn im
Xezal tu ji min zehf dûrî, dilê min şa nabe
Dîsa me re koçberîye
Îro her der heşerîye
Baê sîtem ser me de hat
Kevir , kuçik me herîye
Ax fîxana dayikan e
Tim qirîna zarokan e
Em direvin şev û rojan
Ji zilma Misilmanan e
Koma wan jî hemû wehşin
Serê wan de kumên reşin
Destê wan de kêr û şûr in
Hemû gembol hemû cahşin
Gund û malên me ruxandin
Ji laşê me xwîn rijandin
Perestgeha me Laleş e
Can û malên me şêlandin
Êriş aîn wek guran in
Me qirdikin mecal nadin
Ev çi fêr e û çi tad e
Ew mêrkujên me Kurdan in
Aslında Şebekler ve Ezidilerin inanç sembolleri gerek eski Mezopotamya halklarında ve gerekse günümüz Anadolu’sunun Kızılbaş dünyasında taptazedir.
Necmettin Yalçınkaya, eğer bu önsözü yazamazsan, anamı kapına getiririm, dedi. Ah, dedim içimden; biz düşünüp taşınana kadar annelerimiz hayata hemen el koydular; yaşanır hâle getirdiler. Teyzem keşke geliverse, o incilerinden bir tane önsöz niyetine deyiverse.
Tamam. Biz söyleyeceğiz. Onlar üstelik bizim için bu kadar emek vermişken, onlara duygumuzu biz anlatacağız.
Necmettin Yalçınkaya’ya hepimiz teşekkür ediyoruz. Çünkü hepimiz adına, anasının özelinde annelerimizi anlattı…
Başıma çarpıp hışımla geçiyorlar. Su kaçıyor genzime. “Üff tuzlu!” Etrafta genç sevgililer. Erkekler koruyucu, kızlar yapışkan. Yakınmış gibi görünen Kız Kalesi, ötede erişilmiyecek bir yerde. Yüze yüze dönüyorum. Kalabalık mı kalabalık. Ayaklarım yerde; zemin yumuşak, kına gibi. Daha kenarda çocuklar. Üstlerinde can yelekleri ve simitleri... Bir keyifle gülüyorlar ki... Kimisinin denize ilk girişi. İlk tepkileri ağlamak oluyor. Ebeveynleri, sarıp sarmalayıp tekrar suya salıyor onları. Kumsala güneş çiziyor bir kız. Hışımla gelen dalga belli belirsiz yapıyor resmini.
Dışarıdan bir mektubun gelmesi, açık ya da kapalı ziyaretlerin olması, içerideki tıpkı bezelye taneleri gibi birbirine benzeyen günleri ayrıştırıyordu ve ona bir anlam, renklilik kazandırıyordu.
Yüzüne bakamadım boncuk boncuk akan gözyaşları yanaklarından aşağıya süzülüyor oradan da göğsüne düşüyordu bunları söylerken.
Bir gün
hareket edeceğim
bir gemiyle...
-bilinmeyene değil sana...
sen
duymayacaksın bile
kimbilir kaçıncı düşlerde
kaçıncı uykularda olacaksın?
Güvertede dalmalı gözlerim
moruna denizin
Oracıkta SEN
yarışmalı gemiyle bir yunus
Gözlerinde SEN
getirmeli senden bir habercik
bir martı kanadı
çarpmalı yüzüme bir dalga
-ıslatmalı yüzümü
tuzlu çavlan gözyaşların...
Adımlarını hızlandırdı, okula geç kalmak, bu yüzden öğretmeninden azar işitmek istemiyordu. Her gün üzerinden geçtiği, eğri büğrü, taşlık yoldan yokuş yukarı tırmanıyordu. Yolun her bir yeri ezberine kazınmıştı. Beş yıldır aynı yolu kullanıyordu. Bu yoldan gide gele büyümüş, değişmişti ama yol aynıydı; hiç değişmemişti. Seçim zamanı yaklaştığında birileri mahalleye gelir, kömür, yiyecek torbaları dağıtır, mahalleliyi bir meydana ya da kahveye toplar, hararetle nutuk atmaya başlar, mahalleliye oy karşılığı, iş, aş ve yol yapma sözü verirdi.