Çocuk İşçiye Füg
I/
Mobilyacılar sitesinde, on altı yaşında
asansörle duvar arasında çöl
sıkışık hayat denkleminde koşa koşa
istatistik verilerine düşürülen av
I/
Mobilyacılar sitesinde, on altı yaşında
asansörle duvar arasında çöl
sıkışık hayat denkleminde koşa koşa
istatistik verilerine düşürülen av
‘Aile ve özel mülkiyet’e dayalı bir aidiyet sistemi, insanın kendi emeğine yabancılaşma sürecinin hızıyla birlikte; çökmek bir yana, adeta ortak bir ‘insanlık kökü’, yani neredeyse tek yaşam kaynağı haline geldi.
İnsanlığın, pandemi sürecinden çok şey öğreneceği tahminleri yürütüldü. Evet çok şey öğrenildi, öğrenilmekte! Ancak bu, dünyanın bir yarısı açısından hiç de birçoğumuzun umudettiği bir güzergâhta gerçekleşemedi. Diğer yarısının payına hâlâ savaşların, çoğu ölümle sonuçlanan göçlerin reva görülmesinde ise hiçbir değişiklik olmadı!
“Recorder, anımsamak; Latincesi ‘re-cordis’, yani kalbi delip geçmek,”[2] demekmiş. Doğrudur!
Dört yüzyıl önce Giordano Bruno’nun, Roma’da diri diri yakılmasını; Nazilerin “Kristal Gecesi”ni daha nicelerini anımsatan Madımak’dan (#unutMADIMAKlımdan) her söz ettiğimizde anımsamanın “kalbi delip geçmek” olduğundan şüphesi olan var mı hâlâ? Varsa ne yazık!
Zaman anıları puslandırıp, belleği küflendirse de “Madımak Katliamı unutulur mu?”,[3] unutturulabilir mi? Mümkün müdür?
Teslim olmadan,
Boyun eğmeden,
El etek öpmeden yaşamaktır.”[1]
Geçen gün, postadan irice bir zarf çıktı. İçinden çoktan toza-toprağa karıştığını düşündüğüm yüzlerce sayfa elyazması not, fotokopi, vs. 1980’li yıllarda biriktirdiğim… Zarf, eski bir dosttan. Emel Akal. Kitaplığını elden geçirirken bulmuş, “İçlerinden bazı matbu evrakları Kadın Kütüphanesi’ne gönderdim. Bunları da sana gönderiyorum,” notuyla birlikte toparlayıp göndermiş, sağ olsun.
Deniz’ler yargılı infazla, Mahir’ler yargısız infazla katledilirken İbrahim Kaypakkaya sağdı ve tereddütsüz yepyeni bir örgütlenme çabasını başlatmıştı kırsalda. Dersim’de, Siverek’te... Oruçoğlu’nun başlığa taşıdığı şekilde Akıl ve Aksiyon Duygusu ile...
Muzaffer Oruçoğlu Çapa’da başlayan bu uzun yürüyüşün adım adım bir parçası, tanığı. Roman yazma eylemliliğini uzun yürüyüşlerinin daha ilk başlangıcında başlatmıştı. Devrimci hafızayı bu edebiyatçı ruhuyla canlı tutuyor. İbrahim Kaypakkaya’yı anlatıyor. An be an, capcanlı...” -Ragıp Zarakolu-
Bunların hepsi seçim ve atamayla devleti yönetenlerin devlete, topluma yaptıkları ihanetlerle bir kez daha kanıtlanmıştır.
I.
Yükseklik korkusuyum zirvenin
boşluktan vadilere geçer atlarım
haritalarda kahverengi bir sembol
lekeli hüzünlerin haziran şüphesi
seğiren pencerelerin uzak sekmesi
dağılırım keyifle biçtiğin vesveseye
II.
renklerini soyunan tavus kuşunun
kilimlerde unuttuğu eşik resminde
değişmeyen neyi varsa fonografik
kitabelerin yüzüne çiziyorum aşkı
yakılmış seslerden geliyorum güze
yasak katındaki erguvan çığlıklarla.
Mütevazı bir dev nasıl anlatılır?
Çok zor. Ama yine de hakkında yazılabilecek şey, “Yazdıkları gibiydi” olabilir.
Aşkı, ayrılığı yazan ve “Tüm çiçekleri koparabilirler ama yine de baharın gelmesini asla engelleyemezler,” diye haykıran bir sosyalistti O.
“Evet, şiir isyandır… Biz şairler nefretten nefret ederiz ve savaşa karşı savaşırız,”[2] derdi.
din adamı göremezsiniz,
din adamları
ezen sınıfın asalağıdır.”[1]
Günler içinde, hizmetçiler aşçılar, bahçıvanlar Prensesin bir dediğini iki etmezler ama Prenslerinin durumu hakkında bilgi vermezlermiş. Kurukafanın, akşam saraydan çıkması ve sabah olunca geri dönmesi Prensesi üzer, bu davranışına akıl sır erdiremezmiş. Prensesi mutlu etmek ve eğlendirmek için; kırlara götürüyor, göl kenarında piknikler yaptırıyor, ata bindiriyor, onu şehirlerine ve köylerine götürerek halkıyla tanıştırıyormuş. Mezaristanın mutlu halkının arasına girdiklerinde, coşkuyla karşılanıyorlarmış. Halk Prensin, eskisi gibi olması için dua ediyor, “Ah!