
O zamanlar Mehtap Mahallesi, Çamlık, Şirinyer ve Buca’nın her yeri boş arsa doluydu. Bu yüzden Guli Orhan birkaç yere bakmak zorundaydı. Zaten çoğu zaman maçlara yetişemezdi. Yetişse bile karnı aç olurdu. Bu da yetmezmiş gibi eşeği kendisine yük olurdu.
Maça yetiştiğinde, kim varsa eşeği ona teslim ederdi. 60’lı yılların sonu yetmişli yılların başı ya, ben on bir on iki yaşında var yokum. Guli Orhan genellikle bana denk gelirdi. “Şerif, karnım aç,” derdi, “Yıldız Bakkal’a koş, 50 kuruşluk helva, yarım ekmek bir de gazoz al.”
Eşeği birine teslim eder etmez Yıldız Bakkal’a koşar, Guli Orhan’ın benden istediklerini alır gelirdim. O zamanlar öyle çim saha, kale direkleri, file nerde… Kale dediğin iki iri taşın arasındaki mesafe… Yukarıdan gol olursa artık kalecinin boyu hesaba katılırdı, varın gerisini siz düşünün.
Ben kale arkasında, taşın bir metre gerisinde durur, top uzaklaştıkça, aldığım malzemeyi Guli Orhan’a verirdim. O da ekmek arasına koyduğu helvadan büyükçe bir ısırık alır, gazozdan bir fırt çeker ardından hızla bana geri verirdi. Bu birkaç kez tekrarlanıp dururdu.
İyi bir kaleciydi Guli. Kalede olmanın hakkını her zaman verirdi. Kalede devleşir, müthiş kurtarışlar yapardı, biz de ıslıklar eşliğinde ona alkış tutardık.
Maç biter, terli terli eşeğini benden alır, “Gençler sağ olun,” der evinin yolunu tutup giderdi.