
Ama içimdeki o ses: “Yanılıyorsun, bu aradığın o kişi değil,” diye fısıldardı. Kusurlu olmasından değildi vazgeçişlerim. Hayır. Bilakis benden daha kusursuzdular belki de.
İyi bir arayıcıydım ve o gömü bulunmalıydı mutlaka. Ondandır ki bulduğum dediğim kişileri, en fazla birkaç gün aklımda taşıdım. Öylesine ve uzaktan. Emin olmadıkça gözü gözüme değmemeliydi.
Hep öyle oldu sevgili. Sadakatimi asla bozmadım. Kalbim sevginin kalesiydi. Herkesi ve her şeyi seviyordum. Yalnız o özel kişinin yeri hep boştu. Granitten bir kale yapmıştım. Tek kapısı vardı o özel yerin. Ve o kapıdan girecekti, o uğruna ölümlere gidebileceğim.
“Ey sevgili. Biz seninle bir salkımın iki aşık üzümüyken, başka şişelerde şarap olmuşuz, başka hayallerde harap olmuşuz,” diyor Mevlâna Celalettin Rumi.
Evet, başka şişelerde şarap olduk. Başka hayallerde de harap olduk. Örselendik. Acı çektik. Sen farkında mısın bilmiyorum, ama biz hep birbirimizi sevdik.
Aradığım sendin. İnci tanesi gibiydin. Bahası biçilmezdi değerinin. Birçok halini gördüm inceliğinin. Istıraplarını ve bağlılığını gördüm. Ağlayışlarını…
Gözyaşının her damlası kor ateş olup düştü yüreğime. Yandım.
Baya bir zaman oldu, bu karşılıksız aşk hikayesi. Zaman zaman aşk sözcükleri gelse de dilimin ucuna, seni incitmekten ve seni kaybetmekten korktum. Sustum! Lal oldum…
Gülüşlerin hiç sönmemeliydi. Yaşama artık gülüşlerinle tutundum.
O gülüşlerini kaybedersen sevgili, ölürüm. İşte yaşamım böylesine görünmez bir halatla bağlıdır gülüşlerine. Hep gül ne olur. Çünkü güllere gülmek yakışır.
Mevlâna ile bu yazıya son verelim:
“Sen çiçek olup etrafa gülücükler saçmaya söz ver.” Seni toprak olup başımın üstünde taşımaya hazırım.
Mehmet Söğüt
https://hakikatcografyasi.com/






