
Ali Gümüş: 12 Şubat 1954 yılında Hozat’a bağlı olan ve Hozat’ın da en son erişilen köyünde dünyaya “merhaba” dediğimi resmî evrak söylüyor. Benim yaşımdakilerin söylediği gibi ben de arkasından bir ama ile devam etmek istiyorum. Bilirsiniz çocuklar doğunca okuma yazması olan bazı insanlar onları bir yere kayıt ederler. Okuma yazması olmayan insanlar da doğduğu günü ve ayı aklında tutmak için bazı yöntemlere başvururlar. Örnek vermek gerekirse “Falan kişi (önemli şahsiyet) ölünce veya falanın oğlu evlenince sen doğdun,” derler. Bunun yanı sıra doğanın insanlara sunduğu verimli yılları ve ayları kafalarında tutup çocuklara buna göre laf tokuşturmak da vardır işin içinde. Bu ve buna benzer örnekleri çoğaltmak pekâlâ mümkündür. Kızlarla oğlanların bir ayrıcalığı vardır, o da kızların askere alınmaması nedeniyle kızları kayıt etme gereğinin duyulmaması gibi.
1900’lü yılların başında zorunlu nüfus cüzdanının çıkması gereği, anneme nüfus cüzdanı çıkartmak için müracaat ettiğimizde “Gülizar” diye birinin doğmadığını Ovacık Nüfus Dairesinde öğrendiğimizde üç kardeş şaşkın şaşkın birbirimizin yüzüne bakakalmıştık. “Nasıl olur, peki bizi kim doğurdu, bizim annemiz kim?” diye nüfus dairesi çalışanına sorduğumuzda, aldığımız cevap daha çok şaşırtıcıydı:
“Beyler, Osmanlılardan tutun 1925’lere kadar devletin zaten Tunceli ile vatandaşlık bağlamında fazla ilişkisi yoktur. Dolayısıyla annenizin doğum tarihini 1335 yazarım. Çünkü Osmanlı’da kayıtlar hicri takvime göre yazılırdı.”
Tekrar konumuza dönersek, ben de herkes gibi anneme ne zaman doğduğumu sormuştum. Aldığım cevap elbette benim için çok şaşırtıcı olmuştu. Annem durumu şöyle izah etmişti: “Yağmur ve karın karışık yağdığı bir günde sırtımda değirmene öğütmeleri için on beş kiloya yakın buğday götürdüm. Öğüttükten sonra un çuvalını sırtlandım, yola koyuldum. Fakat sırtımdaki yük yetmezmiş gibi bir de doğum sancılarım başladı. Sırtımdaki un çuvalını bıraksam sen ve kardeşlerin aç kalacak, çuvalı bırakmasam bu sefer de benim yolda doğum yapacağım korkusu sardı beni. Derken –annemin ismini verdiği bir komşunun yolda denk geldiğini- adam benim sırtımdaki yükü aldı, koşar adım köye gitti. Çok geçmeden birkaç kadın geldi, beni alıp götürdüler. İki saat sonra sen dünyaya geldin.”
Bu annemin anlattıkları, benim doğum tarihim 12 Şubat olduğuna göre bizim orada bu ayda kesinlikle yağmur kar karışımı sulusepken bir yağış asla olamaz. Ben büyük ihtimalle 1953’ün ilkbaharında ya da sonbaharında dünyaya gelmişim…
Bendeniz Ali Gümüş, 1964 yılının aralık ayı sonlarında köyümüze gelen öğretmenle birlikte ben de ilkokula başlamış oldum. Uzun bir süre ders kitabı, defter, kalem, silgi ve yazı tahtası ile tanışma fırsatım olmadı. Gelen öğretmen yalnızca kendini zar zor köye atmıştı. Kış olmasına rağmen öğretmen, yarı yazlık, yarı kışlık elbiselerle çıkıp gelmişti köye. Yani devlet ona “Git falan köyde öğretmenlik yap,” demiş ama köyün okulu var mı, köye giderken dersler için hazırlanan malzeme ne kadardır, yeterli ders materyali var mı? diye anlaşılan buna hiç kafa yormamış.
Okulumuz 1965’in başlarında köylülerin yardımı ile gereken malzemeye kavuşunca dersler de başladı başlamasına ama biz öğretmenin konuşmalarından tek bir kelime bile anlamıyorduk. Öğretmen yakın köylümüz olmasına rağmen bizimle tek kelime Zazaca konuşmak istemiyordu. Biz de Türkçe konuşamadığımız için bizi her gün sıra dayağından geçiriyordu. Durum öyle bir hal almıştı ki birçok öğrenci arkadaşım geceleri yataklarına işemeye başlamışlardı. Sonra büyük bir ihtimalle babalarımız öğretmenle konuşmuş olmalılar ki dayak faslı yok olmadı ama azaldı. Mayıs ayı sonlarına doğru kanımca 400, 500 kelimelik bir Türkçe ile karne sahibi olduk ve üstelik hiç kimse sınıfta kalmamıştı ama öğretmen yaz tatili boyunca bize Zazaca konuşma yasağı getirmişti.
Henüz üstümde büyük bir travma olarak kalan bir konuya değinmeden geçersem doğru olmaz diye düşünüyorum. Öğretmen bazı öğrencileri yaz tatilinde Türkçe değil de Zazaca konuşan öğrencileri okul açılışında kendisine bildirmesi için ispiyoncu tutmuştu. Öyle ki oyun arkadaşım, komşum, daha önce herkesten daha çok sevdiğim arkadaşıma artık güvenle bakamaz durumla karşı karşıya gelmiştim. Arkadaşlarımı artık birilerinin yumruğu ve balyozu gibi gördüğüm için, o masumane çocukluğumuz yerini güvensizliğe bırakmıştı. Bize ana dilimiz olan Zazacayı yasaklayan öğretmenimize çok kızıyordum. Bu buluşu kim bulmuş, kim akıl etmişse onları asla affetmeyeceğim diye düşünüyordum. Öğretmenim havsalamda sevimsiz bir yüz olarak duruyor hâlâ. O bir emir kuluydu, kendisine verilen görevi yerine getirmekle mükellefti.
Zamanla kulak dolgunluğum ile Türkçe okuma ve yazmayı sökmüştüm. Ama yatağa Zazaca giriyor yine Zazaca rüyalar görüyordum. Nihayet beş yılın sonunda İlkokulu köyüm Eğriyaç’ta (Muskıragê) bitirdim. Ardından köyüme yaya olarak sekiz saatlik yol yürüdükten sonra babalarımızla gururumuz olan ilkokul diploması ile dört arkadaş ortaokula başvurup kayıt işlemlerini tamamladıktan sonra yeni bir hayata “merhaba” demeye başladık. Dört kişi kiraladığımız masa ve sandalyesi olmayan bir odada kalıyorduk. Zor şartlarda ortaokulu başarı ile bitirdikten sonra Tunceli’de lise öğrenime devam ettim. Siyası olayların yoğunluğu altında dersleri doğru düzgün bir şekilde takip etmenin pek mümkün olmadığı o yıllarda zar zor liseyi bitirdim.
Okul yılları bana çok büyük değerler kattı gerek kültürel gerekse siyasi olarak bugünkü yaşamıma önayak oldu. Ortaokulda dört arkadaş bir odayı paylaşıyorduk. Haliyle değişik fikirlerin de filizlendiği bu oda arkadaşlığı lisede devam edip gitti. Yanlış arkadaş seçmenin yanı sıra çok kaliteli arkadaşlarım da oldu. Her iki tarafında ister istemez hayatımda bazı izleri olmuştur.
BŞV: Şiir yazmaya ne zaman ve nasıl başladınız, neden şiir yazıyorsunuz, hangi şairleri beğenerek okursunuz?
Ali Gümüş: Şiir yazmaya ilkokul beşinci sınıfı okurken yazmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Daha sonraları ortaokulda bu durum devam ettiyse de şiir yazdım diyemem çünkü yazdıklarım dört beş şiirden öteye geçememişti. O da benim platonik âşık olduğum ama onun haberinin bile olmadığı sınıf arkadaşım olan bir kıza yazmıştım. Lise yıllarımda hayatıma yön vermeye başlayan siyasi düşüncelerim yüzünden aşk şiirlerimin de sonu gelmiş oldu. Sonrasında Aşık Mahzuni Şerif’in halkçı türküleri ile tanışmış oldum. Çok geçmeden bu da yetmedi yasaklı olan Ahmet Arif’in şiirlerini okumak için her şeyi göze alabilecek kadar severek okumaya başladım. Ahmet Arif’i okursun da Nazım Hikmet okunmaz mı? Nazım Hikmet’i okuyan adam Hasan Hüseyin Korkmaz’ı okumadan eder mi? Henüz severek, can atarak okuduğum şairlerimdir bunlar.
Elbette birçok şair okumuşluğum vardır ama bunları okumak bir ayrıcalıktır. Haliyle şiirlerimde, var olan düzeni yapıcı bir biçimde elimden geldiğince yazmaya çalıştım. Sıkıyönetimlerin ülkenin başına bir karabasan gibi çökmesi sonucu şiir defterimi duvar içlerinde saklamak zorunda kalmıştım. Üç dört sene sonra defterime nelerin olacağını tahmin edebilirsiniz diye düşünüyorum. Bu durumu emeğime bir saldırı sayıp artık şiir yazmaktan vazgeçtim. Vazgeçtim ama şiirlerim benim peşimi bırakmadı. “Bizi yaz, bizi oku,” dediler.
İlk göz nurum ilk şiir kitabım olan “BİR YANIM İSYANDI” hazırlıkları 2000’li yıllarda başlamıştı. Ama ilerde bir kitap haline geleceğini hiç mi ama hiç aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Sonra kurucularından olduğum daha sonra Yönetim Kurulunda yer aldığım BALAD ŞİİR VAKFI’NIN temellerinin atılması ile birlikte benim de şiir kitabımın temelleri yavaş yavaş atılmaya başlanmıştı bile.
Bazen bir şiir yazarsın birkaç ay sonra beğenmeyip ortadan kaldırmak zorunda kalırsın. Vermek istediğin asıl mesaj yerini bulmamışsa şiir de bazı özeliklerini kaybetmiştir dersin ve üzülürsün. Bundan dolayı da kaldırıp attığın şiir yerine başka şiirle devam edersin. Ben şiir ve yazı yazmayı bir insanın doğuştan başlayarak inişli çıkışlı hayatına benzetiyorum. Hani her insanın hayatında da çok güzel şeylerin var olduğu gibi kötü şeylerin de olduğu misali. İşte güzel bir şiir yazdığına kanat getirmişsen ve okuyucular da bu doğrultuda görüş belirttilerse mutlusundur şiirinle birlikte. Şiir de mutludur çünkü herkesin kendisini okumasını bekler, o da kendince bir hayat bulur. Tıpkı KIZIM şiiri gibi her okuduğumda birkaç annenin gözyaşı döktüğüne tanık olduğum şiirim.
BŞV: Aynı zamanda roman da yazıyorsunuz. Bu konuda yeni ürünleriniz var mı? Sizce şiir ve roman arasında nasıl bir fark var?
Evet, doğrudur şiirle birlikte öykü yazmaya başladım. Şiir kitabı yanı sıra asıl ulaşmak istediğim şeyin bir öykü kitabımın olmasıydı. Çok geçmeden bana yardımcı olmaları için kendilerine yazdığım öyküleri gönderdiğim dostlarımın neredeyse tamamı, dilimin öyküden çok romana yatkın olduğunu söylediler. Bana da bu verilen tavsiyeye uymak kaldı. İyi ki uymuşum, uzun süren bir çalışmamın ürünü olan FIRTINA adlı romanım şu an kitapçı raflarında kendine yer bulabildi.
Fırtına adlı romanımı yazarken birçok zorlukla karşılaştım dersem inanın ki doğru söylemiş olurum. Romanda bir atın olması işimi çok zora sokmuştu. At, neredeyse romanın tüm ünvanını ele geçirmiş ana kahramanlardan biriydi. Çünkü bir insanın neler düşündüğünü ne yapacağına dair şu veya bu ölçüde tahmin yürütmek mümkündür. Peki, at düşünür müydü acaba veya atın duyguları var mıydı? Varsa hangi kriterleri baz almak lazımdı? At ileride neler olabileceğini tahmin edebilir miydi, gibi sorularla çok boğuştum. Ama sonunda atlar hakkında okuduğum bolca kaynak bu konuda bana çok değer ve bilgi kattı.
Şayet sıhhatim izin verirse çok fazla roman yazmak istiyorum. Romanlarımdan birinin yine klasik roman türü olmasını istiyorum. Çünkü son dönemlerde köy ve köylük yaşamını kaleme alan yazarlar neredeyse yok gibidir. Klasik olarak en son okuduğum kitap Latife Tekin’in kitabı olmuştu. Bunun ardından yaşadığım ülke olan ve yaşamımın neredeyse üçte ikisini geçirdiğim HOLLANDA var sırada. Yani üçüncü romanım genel olarak bu temelde kurgulu olacak.
Elbette şiirden dem vururken ana dilim olan KIRMANCKİ’YE (ZAZACA) değinmeden geçmek pek doğru olmaz diye düşünüyorum. Övünerek söylemem gerekir ki PÊŞT MECARNE (Sırtın dönme) diye bir şiir kitabım yine romanımla birlikte kitapçılarda kendine yer bulabilecek. Bu şiir kitabımın hayatımda çok özel bir yeri olacak. Kitabım çıkmadan evvel bile söylemem gerekirse birkaç şiirim bestelendi. Bunlardan birini sevgili Hüseyin Güneş besteledi ve öyle tahmin ediyorum Songül Hanım’la birlikte seslendirecekler. Bu türkü mayıs veya haziran ayında çıkacak olan albümde yerini alacak. Tabii Zazaca yazı yazmak yalnız şiirle sınırlı kalmayacak ve bu konuda çok kapsamlı bir çalışma yapıp ilk öykü kitabımın da sahibi olmak isteklerimin arasında duruyor.
Şiir öyle şey ki sayfalar dolusu yazmaya çalıştığın o roman ve öykülerin hepsini en güzel bir biçimde insanlarla buluşturma sanatı diye düşünüyorum. Bazen bir dörtlük bile okuduğunda “işte hayat, işte yaşam buradan fışkırıyor,” dersin. Şiiri seversen şiir kendini sana anlatır. Şiiri sevmezsen hangi şiiri okursan oku şiir senden kaçar çünkü sen şiirden çoktan kaçmışsındır zaten. Dolayısıyla şiir bir anlamda da güzel okuma sanatıdır aynı zamanda. En güzel şiiri, şiir okumasını bilmeyen biri okusun, o şiiri belki bir daha dinlemek istemezsiniz. Ama en kötü şiiri okumasını bilen birine okut, o şiirin tadı deyim yerindeyse damağında kalır.
Roman da kendine göre güzeldir. Romanın içini istediği kadar doldurma şansına sahip olduğu için yazar, bunu seri haline getirme şansını yakalamış olur. Benim de severek okuduğum roman türü. Çünkü insanın hayatı bir romana sığacak kadar kısa ve anlamsız geçmeyeceğini düşünüyorum. Buna vurgu yaparken buna aday olduğum anlamı çıkmasın. Bu konuda istek ve hırsım var, ama kalemim bunu götürebilecek kadar güçlü mü değil mi? Bu FIRTINA romanımı okuyan siz değerli okurlara bağlı sanırım. Böyle bir hava sizden bana doğru eserse size söz veriyorum, ben de yazacağım.
Balad Şiir Vakfı’nın bir destekçisi olarak, eleştirileriniz, önerileriniz var mı? En beğendiğiniz şiirlerinizden bizimle ve okurlarınızla paylaşır mısınız?
Ali Gümüş: Ben eleştirilerden ziyade beklentilerimin olduğunu sizinle paylaşmak istiyorum. Şu an Balad Şiir Vakfı’nın oluşumuna canı gönülden omuz veren arkadaşlarımsınız. Hep beraber böyle bir oluşumun hayat bulması için çokça bir araya geldik, tartıştık ve bir sonraki toplantıya zemin hazırlayıp ayrıldık. Elbette “Bu iş yürümez,” diyen arkadaşlarımız da oldu. Onlar bunu belirtirken istememezlik asla yoktu içlerinde. Onlar işlerin daha çok seri bir biçimde hayata geçmesini isteyen arkadaşlarımızdı. Ama işler bazen bu kadar hızlı yürümüyor, bunun farkında olan herkes geri adım atmadı ve Vakıf kuruldu.
Amacımız elbette burada şiir yazan arkadaşlarımızın elinden tutup Vakıf olarak onlara yardımcı olmaktır. Bunu Vakıf olarak başardığımızı tahmin ediyorum. Birkaç örnekle taçlandırmak gerekirse bunlardan biri de benim. Bunu daha önceki yazımda belirtmiştim. Diğer arkadaşlarımın izni olmadığı için isimlerini yazmayacağım ama benim örneğime benzeyen birçok insanın şiir kitabı hayat buldu. Yeni şair arkadaşlarımızı halkla buluşturma yollarını zorlamalıyız diye düşünüyorum. Kitap basmak isteyen arkadaşlarımızın aç kurtlara yem olmamaları için onlara bazı önerilerde bulunursak ve doğru adreslere yönlendirme yaparsak iyi olur diye düşünüyorum.
Size “BİR YANIM İSYANDI” şiir kitabımda yer alan KIZIM şiirini paylaşıyorum.
KIZIM
Göz nurum
Sevdiğim
Kıvırcık saçlarına kurban
Gül bahçem benim
Gitme
Sen bana
Annenin hatırasısın
Karagözlüm
Karakaşlım
Babasının biricik kızı
Küçük kal büyüme
Saçlarına tarak
Uçlarına toka takmak
En çok sevdiğim iştir bilirsin
Hani
Çok sevdiğin bebek vardı ya
Söz alacağım onu sana
Babasının bir tanesi
Ekmeğim suyum
Gitme gitme ne olursun
Büyüme
Büyürsen bir elin kalem
Diğer elin kâğıt tutsun
Bizi habersiz bırakma
Dağlara selam
Ovalara haber bırak
Postacı olmazsa
Güvercin besle
Senin gibi takla atanından olsun
Bir o kadar da sevimli
Şahin avlarsa
Sessizinden bir sapan
Beline bir mavzer tak
Sakın yem olma
Beni sevdiklerine
Rezil rüsva etme
Madem büyüdün
Sana yol göründü
Yolun açık ola
Kızım benim
Kavganı
Kadınlığın kadar sahiplen
Kavganı namusun bil
Ucunda ölüm olsa bile
Biricik kızım
Gözlerim ah şu gözlerim
Bir gün seni tanımazsa
Bil ki
Sen benim
Gönlüme gömülüsün
Alnı ak
Gönlünde halkın sevdası
Seni dağlarda rüzgâr
Ovalarda ekin
Emekçinin umudu
Kadınlar için bir ışık
Geleceğim için
Şans bilirim
Bilesin istedim
Kızım benim
Yatağın hâlâ boş
Yastığını dikine yatırdım
Başucunu öpmeden uyumam
Pencereleri kapalı tuttum
Sen kokuyorsun diye
Olsun
Varsın eskisin döşek
Varsın yırtılsın yorgan
Yeter ki kokun uçmasın
Sen gelene kadar
Bu öyle böyle bir koku değil
Ciğerlerime ve beynime işlemiş
Çünkü
Çünkü sen kokuyorsun
KIZIM BENİM
Bir de yeni çıkacak olan ZAZACA şiir kitabıma ismini veren “PÊŞT MECARNE” Şiirimi paylaşıyorum. Bu şiirim Türkçe olmadığı için kanımca biraz da renk katacak Balad Şiir Vakfı’na.
Siz Değerli Yönetim Kurulu’na başarılar diliyorum. BALAD’IN YOLU AÇIK OLSUN.






