
E.Ş. Sevgili Muraz, her yolculuk biraz tanıdık biraz da yabancıdır. Yeni bir yolculuk içinde merakı, heyecanı ve tedirginliği de beraberinde getirir. Yazmak, insanın en zor yolculuklarından biridir. Bize yazın yolculuğundan biraz bahsedip neler hissettiğini bizimle paylaşır mısın?
Yazmak, benim için düzgün bir yol değil. Daha çok yarıklarla, çatlaklarla dolu bir arazi. Ne zaman yazmaya başlasam, sanki yanlış bir kapıyı açmışım gibi tedirgin hissederim. İçerisi karanlık, dağınık ve biraz da ürkütücü. Sağlam bir zeminde yürümüyorum, çünkü mesele olarak gördüğüm şeyler tekin değil. Özellikle bizim coğrafyamızda tekinsiz yerlere inmeden de hakikate yaklaşamıyorsun. Bu da bende büyük bir merak uyandırıyor. Bilgi kirliliğinin, milli ve dini aşılamanın iliklerimize kadar işlediği bir yerde, yazarken karanlığa inmek hakikati karartmak değil, onu örtüsünden kurtarmak anlamına geliyor. Antik Yunan’da “aletheia” kavramı da tam olarak bunu söylüyor: Hakikat, icat edilen bir şey değil, örtüsü kaldırılan bir şeydir. Takunyalı Rahvan Atlar’daki kuyular, dehlizler, yeraltı şehirleri bu yüzden var. Çünkü ışık her zaman yukarıda değil. Bazen hakikat ancak aşağı inerken, insanın kendinden sakladığı katmanlar açıldığında görünür oluyor. Yani, karanlık, hakikatin düşmanı değil, onun gizlendiği yer. Bu yüzden yazma eylemi benim için kazmayla kürekle bir madene inip kazma işi. Oldukça çetin, çetrefilli ama aynı zamanda heyecan verici. Kitapta medeniyetlerin çöküp yer altına inmesi de buradan geliyor, orada özüyle yüzleştikten sonra yeniden yeryüzüne, ışığa çıkıyorlar. Kısacası merak, heyecan, tedirginlik hep bir arada. Yazı beni sakinleştirmiyor, aksine beni dürüst olmaya zorluyor.
E.Ş. Takunyalı Rahvan Atlar, bizi tarihin kadim coğrafyalarında gezdiriyor. Bir nevi insanın toprak haline ayna tutuyor. Bu ayna aynı zamanda bize sesleniyor. İçimizde susturduğumuz her şeyi avucumuza koyuyor. Bu yüzleşme sen de neyi ifade ediyor?
Çok haklısın. Senin ayna dediğin şey, pürüzsüz bir yüzey değil. İnsanın yüzünü düzeltmez, onu bozar. Bu ayna çizik, tozlu, kararmış, yer yer kan tutmuş bir aynadır. Dikkat ettiysen, Kadim’in gözlerine mühür vurulması boşuna değildir. Çünkü görmek, bilmek kadar lanetlidir. O aynaya bakınca insan kendini “olmak istediği” haliye değil, susturduğu taraflarıyla görür. Benim için bu yüzleşme hafızayla ilgili. Unuttuğumuzu sandığımız şeyler_hem bireysel hem kolektif anlamda aslında bizi içeriden yönetmeye devam eder. İnsan, geçmişiyle ve bastırdıklarıyla hesaplaşmadıkça ne özgür olabilir ne de gerçekten “şimdi”de yaşabilir. O yüzden Anadolu ve Mezopotamya’nın kadim medeniyetlerinde iz sürüyor Kadim. Kitapta çamur imgesini sık kullanmam da bununla ilgili. Ayna neyi gösteriyorsa, çamur onun maddesi oluyor. İnsan çamurdan yapılmış bir varlık ve kaçınılmaz olarak yine aynı çamurla kirleniyor. Bence insanın saf, temiz, lekesiz bir özü yok. İnsan, Kadim adlı bu ilksel varlığı o çamurun içine sürüklemekten, pis işlerini yaptırmaktan, ona büyüler yapıp yolunu şaşırtmaktan, zehirler içirmekten bile çekinmiyor. Bu bir “zulüm pornografisi” değil. İnsan kutsal olanı bile araçsallaştırır. Hakikati bile pis işlerinde kullanır. Açıkçası bu yüzleşme beni rahatlatmadı. Okuru da rahatlatmasını istemedim.
E.Ş. Kitabında öykü, şiir ve denemenin harmanladığını görüyoruz. Türlerin harmanlanmasından dolayı okuyucu tarafından anlaşılamaması veya tam olarak içselleştirilemeyeceği düşüncesi hiç geçti mi aklından?
Bu türler arası harmanlama aslında biçimsel bir dağınıklık değil, bilinçli bir tercih. Bunu özellikle düz bir formattan çıkarmak istedim. İngilizce ’de “ruler” hem cetvel hem kural koyucu anlamına geliyor. Cetvel, düz çizgi çizmek için kullanılır, kural koyucu da sınırları belirler. Oysa benim yazdığım metin, hakikati düz bir çizgiye oturtmaktan ziyade o çizgiyi bozmayı, eğip bükmeyi, yer yer kırmayı amaçlıyor. Çünkü hayat ve hafıza cetvelle ölçülebilecek şeyler değil. Bazen edebiyat, kural koyan değil, kuralla mesafesini açan, hatta onu ihlal eden bir yerde durmalı. Burada yine İngilizce’den bir örnekle düşünmek mümkün: “text”, ve “textile” aynı kökten gelen kavramlar: text (metin) ve textile (tekstil) her ikisi de dokumakla ilgili. Ben kitabı yazarken metni düz bir çizgi gibi kurmak yerine, dokunan bir yapı olarak düşündüm. Çünkü dokuma tek iplikle yapılmaz. Öykü, şiir ve deneme burada farklı iplikler gibi. Bazen biri öne çıkıyor, bazen diğeri. Bu yüzden cetvelle çizilmiş bir hat değil, dokunmuş, yer yer düğümlenen, yer yer açılan bir akışı tercih ettim. Bu arada, elbette okurun zorlanabileceğini düşündüm ama hayat da kolay anlaşılır değil. Yine de edit aşamasında okur-dostu olması için gerekli çabayı harcadığımıza inanıyorum. Okurdan pasif bir takip değil, metinle birlikte yürüyen bir tanıklık istedim. Her şeyin kolayca tüketildiği bir çağda metnin biraz direnmesi bana daha dürüst geliyor.
E.Ş. Erk sistemle yaratılan erkeklik anlayışını yine kendi içindeki kadınla kurduğu bağ ile yenmeye çalışan bir karakterin var. Varlığını başka bir varlığın özgürlüğü için sorgulamak çok kıymetli. Bu yanıyla kitabının bize anlattığı çok şey var. Sen bize bu konuda neler söylemek istersin?
Evet, Kadim adlı kahraman tanrıyken insan, erkekken kadın oluyor. Hem kimliğini hem de cinsiyetini değiştiriyor. Ancak bu bireysel bir dönüşüm hikayesinden çok daha fazlası. Senin de değindiğin gibi erk tarafından kurulmuş bir erkeklik algısının, yine insanın içindeki “öteki” ile yüzleşmeden çözülemeyeceğini görüyoruz bütün kitap boyunca. Kadim’in yolculuğu da tam olarak buradan başlıyor. Kitapta erkeklik bir kimlikten çok taşınan bir yük olarak duruyor. Kadim bu yükü taşıdıkça dünyayla kurduğu bağ bozuluyor. Aslında, Kadim’in kendini hadım etmesi, kendi içindeki kadınla kurduğu bağ, biyolojik bir dönüşümden çok, iktidarla kurulan bağın koparılmasıdır. Erkeklik temelde dünyamızda bir güç alanı olarak sunulur ama Kadim bu gücü reddediyor. Kadın oluşu Kadim için bir eksilme değil, bir tamamlanma hali. Çünkü özgürlük, başka bir cinsiyetin varlığının bastırılması üzerine kurulamaz. Ancak Kadim olduktan sonra da sınav bitmiyor. Bu noktada kitapta iki temel vurgu çok netleşiyor. Birincisi, “kendini ararken hep insanla sınananların hikayesi”. Tanrı da olsan, erkeklikten de vazgeçsen, en sonunda insanın karşısına çıkıyorsun. Ve bu karşılaşma çoğu zaman merhametle değil, şiddetle oluyor. İkinci vurgu çok daha sert. Kadim kadın olduktan sonra tecavüze uğruyor. Burada asıl mesele bireysel bir kötülük değil, insanlığın kolektif suçu ve bunu mümkün kılan zeminin nasıl olup da bu kadar çürümüş olduğu. Ve okur o sahnede, o zeminin üzerinde durduğunu fark ediyor. O andan sonra kitap şunu söylüyor: “İnsanlık, o günden sonra kadının teninde tanrının sustuğunu hep bilecekti”. Bu çok ağır bir cümle ama bilinçli olarak ağır. Çünkü kadın bedeni, tarih boyunca hem kutsal ilan edildi hem de en çok ihlal edilen yer oldu.
E.Ş. Söyleşilerde, fuarlarda okuyucu ile yapılan sohbetler bir yazarın en güzel anlarından biridir. Okuyucu ile yaptığın sohbetler aldığın eleştiriler kalemine nasıl yansıyor?
Yeni kitabı çıkan yazarlar olarak aslında şanslıyız. İlk okurlar genellikle ailemizden ve yakın çevremizden oluyor, daha doğrudan ve filtresiz geri dönüşler alabiliyoruz. Zamanla fuarlar, söyleşiler başlıyor ve okurla kurulan ilişki başka bir hâl alıyor. Bir gün bir fuarda bir okur bana “Kitabı okurken çok keyif aldım ama hiçbir şey hatırlamıyorum” demişti. İlk anda garip gelmişti ama sonra şunu düşündüm: Belki de bu, bir metin için söylenebilecek en dürüst cümlelerden biri. Çünkü bazı kitaplar akılda kalan cümleler bırakmaz; bir his, bir hâl bırakır. Okur detayları unutabilir ama metnin onda bıraktığı iz kalır. Şık bir elbiseyi giydiğinizde geriye kumaşın nasıl bir kumaş olduğu veya dikişlerinin çok iyi olduğu kalmaz, bir his kalır; lezzetli bir yemeği yediğinizde tarifini veya içindekileri değil, bıraktığı tadı hatırlarsınız. Benim edebiyatta yapmaya çalıştığım şey de biraz böyle sanırım. Okurun zihninde net sahneler ya da ezberlenmiş cümleler bırakmak yerine, metnin onda bir duygu, bir hâl, belki tarif edemediği bir ağırlık bırakmasını önemsiyorum. İlk kitabım Keşişin Dansı’nda bunu çok net yaşadım. Bir arkadaşım, benim ölümden söz ettiğim bir bölümde eski bir sevgilisini hatırlayıp telefonda hüngür hüngür ağlamıştı. O an anladım ki metin, yazarın anlattığından çok okurun içine koyduklarıyla tamamlanıyor. Okurla kurulan bu temas kalemimi yönlendirmiyor ama yazının gerçek yerini bana hatırlatıyor.






