E.Ş. Şiirlerinizde dikkat çeken şey yeni bir dil oluşturma ve şiirde yeni bir şeyler ortaya koymaya çabanız. Bu arayışınız üzerine düşünüldüğünde şiirin geçmişini ve bugününü yeni bir dille ortaya koymayı nasıl açıklarsınız?
Aslına bakarsanız ben şiire sözcüklerle değil, resimle; imgelerden önce çizgilerle başladım. Ancak bir çizgiyi var eden şey, onu çevreleyen o devasa boşluktur. Kağıdın üzerindeki o ilk leke, benim için bir anlam arayışından çok, o boşluğun içinde nefes nefese kalma eylemiydi. Tıpkı resimde çizgilerin hareket edebilmek için boşluğa ihtiyacı olduğu gibi, şiirin oluşması için de boşluğa, sessizliğe ve söylenmemiş olana gereksinimi vardı. Şiirde kurmaya çalıştığım, dahası yaşarken yandığım zaman 'yeni dil' de köklerini bu boşluk estetiğinden alıyor. Dil, genellikle tıka basa dolu, gürültülü ve yargılarla çevrili bir yapı. Ben ise o yapının içinde yırtıklar aralayıp, kelimelerin arasını açarak o boşluğu şiire davet ediyorum. Deleuze’ün 'kaçış çizgileri' dediği şey tam da bu boşluklarda belirir; yerleşik olandan kaçan ve yeni bir oluşa doğru akan çizgiler... Benim şiirimdeki dil, kelimelerin anlam yükünden sıyrılıp, tıpkı bir tablodaki fırça darbesi gibi kendi boşluğuyla birlikte var olduğu, kendi dokusunu bulduğu bir yerdir velhasıl yeni bir dil kurmak sadece sözcüklerin yerini değiştirmek değil; dille bedensel, hatta erotik bir ilişki kurmaktır yani cüret ettiğim tam olarak: 'Dil Erotizmi'. Erotizm burada, anlamın üzerini örten o ince zarı yırtmak, kelimeyi sadece bir iletişim aracı olmaktan çıkarıp, dokunulabilir, haz ve acı veren bir 'ten' haline getirmektir. Çünkü çizgi, sözden daha dolaysız ve bedenseldir. Sözcükleri kağıdın o çıplak tenine yatırırken, gramerin soğuk kurallarını değil; yeğinliğin yatayda kayan, yayılan veya titreşen, göğsündeki o düzensiz, terli ritmi dinlerim. Geçmişin ve bugünün şiiri arasındaki ilişkiye gelince, bu erotik gerilim üzerinden kuruyorum: Sözcükler birbirine sürtünmeli, anlam buharlaşmalı ve geriye sadece o saydam, titreşen dokunuş kalmalıdır. Bunu da resimsel bir katmanlılıkla ve şiiri sadece okunan bir metin olmaktan çıkarıp, kıvrımlı çizgilerle ve en önemlisi o çizgilerin nefes aldığı boşluklarla genişleyen bir deneyime dönüştürmekle.
E.Ş. İnsanın olduğun yeri kabullenip yaşamını sürdürmesine karşı siteminiz var. Şiirlerinizde toplumsal olayların izini görmemiz bunun yanında sosyal yaşamda yaşanılan zorlukları dile getirmeniz bu sitemin ayrıca inatçı olduğunu da göstermektedir. Şiir ve yaşamda var olma kavgası sizde nasıl bütünleşiyor?
Buradaki sitemi, pasif bir küskünlük hali olarak değil, varlığın kendi varlığını sürdürme ve gücünü artırma iştahı olarak okumak gerekir. İnsanın olduğu yeri kabullenmesi, benim için kök salmak ve durulmak değil aksine üzerimize kapanan o yerleşik kodların altında ezilmeyi reddetmek. İnsanın verili sınırları kabullenmesi, yerleşik düzenin bizi çizgisel, pürüzsüz ve itaatkar özneler haline getirmesine izin vermektir oysa yaşam, doğası gereği kaotiktir, akışkandır ve göçebedir. Benim şiirimdeki inat, bu akışı donduran her şeye karşıdır. Sadece insanın sosyal yaşamdaki zorluklarına değil, aynı zamanda insanın doğa ve diğer canlılar üzerinde kurduğu tahakküme karşıdır. Şiirlerimdeki sitem özellikle hayvanlara yönelik zulüm ve ekolojik yıkım karşısında sessiz kalan o konforlu kabullenişe bir başkaldırının yanında yaşamda var olma kavgası, bireysel bir kurtuluş değil, kolektif bir farkındalık meselesi olmaktadır. Şiir, tam da bu kavganın diliyle konuşamayanların, mezbahalarda sesi kısılanların, betonların altında kalan toprağın sesi olma girişimidir. Dizelerim, dış dünyanın şiddetini ve zorluklarını sadece yansıtmak için orada değiller; o zorlukları 'kırınıma' uğratarak, onları dönüştürerek yeni bir gerçeklik yaratmak için oradalar. Hiyerarşik düzen, bizi pürüzsüz, kıvrımsız, şeffaf yüzeyler olmaya zorluyor. Oysa direniş, o kıvrımların içinde, gölgede kalan, henüz haritalanmamış yerlerde. Şiirimdeki sitem tam da bu kıvrımların arasında saklanan potansiyeli savunmaktır. Var olma kavgamın ise dünyanın üzerime kapanan kıvrımlarına karşı, kendi kıvrımlarımı açarak, kendi territoryamı işaretleyerek verdiğim bir yanıttır. Tıpkı toprağın altında, betonun baskısına rağmen yayılmaya devam eden miselyum ağları gibi... Miselyum sessizdir ama inatçıdır; en sert zemini bile zamanla çatlatır ve dönüştürür. Benim şiirimdeki inat da böyle; görünürdeki iktidara kafa tutan büyük bir haykırıştan ziyade, alttan alta işleyen, dili ve anlamı titreşime uğratan, kılcal damarlarından çatlatan bir mikro-bakıştır.
Şiir ve yaşamda var olma kavgamı yerleşik olana karşı göçebe bir düşünceyi savunmakla bütünleştiriyorum. Şiir de haliyle benim için bu göçebeliğin haritasıdır dolayısıyla yazmak, var olanın ağırlığına karşı bir 'karşı-bellek' oluşturma girişimiyle olduğumuz yeri değil, olabileceğimiz yerleri yani o 'kaçış çizgilerini' aramak... Bu yüzden şiirimdeki kavgam, sürüp gitmenin yayıldığı bu anlarda, herkesin aynılaştığı o düzlemde, kendi yengeç göbeğimde, o ilkel ve korunaksız halimle kalabilme, kalkanı indirdiğim ve yaralarımı açık ettiğim yerdir... Çünkü gerçek direniş, kabuk bağlamak değil, sert koşullarda bile o görkemli çiçeği açabilme cüretini göstermekle salt hayatta kalma değil, yaşamı her şeye rağmen ve inadına sürdürmektir; bana ayrılan yeri kabullenmek değil o yeri sürekli ihlal ederek, sınırları sürekli aşındırarak (kırınıma uğratarak) kendime ve başkalarına yeni varoluş imkanları açmaktır.
E.Ş. Akademik çalışmalarınızın olduğunu görüyoruz. Özellikle felsefe temelinde dil, var oluş, çevre etiği konuları üzerinde durmaktasınız. Kapitalizmin keskin çizgileri ile çembere alındığımız zamanlarda hala insanın özünü kavratacak çalışmalar içerisinde yer almak nasıl bir his?
Öncelikle, sorunuzda bahsettiğiniz kapitalizmin pürtüklü alanı yaşamın sınırlarını kesinleştirerek, her şeyi ölçülebilir ve satılabilir bir meta haline getirerek dünyayı düzleştirdi ve bizi bir çemberin içine hapsediyor... Bu çemberin içinde zaman hızlanıyor, dil ise sadece bir iletişim aracına, hatta bir emir kipine indirgeniyor. Böyle bir düzlüğe karşı felsefe ve şiir de benim için nostaljik bir kaçış değil, aksine yaşamsal bir karşı-hareket’tir... İnsanın bir özü olduğu fikrinin aslında doğadan kopuk, üstün bir özne yanılsaması olduğunu; aksine yer altındaki o devasa miselyum ağları gibi birbirine bağlı, sınırları belirsiz bir çokluğun (oluşlar ağının) içinde titreştiğini kavramalı... İnsanın o saf tekilliğini duyumsamak (veya kendi oluşuna temas etmek), ancak o gürültü sustuğunda, 'dilin bittiği yerden dokunuş' başladığında mümkündür... İnsanın özünü kavramaktan ziyade, insanın gezegendeki o kibirli sınırlarını ifşa etmeye gelince; ben burada klasik hümanizmin tanımladığı o üstün, doğadan kopuk, rasyonel insanı aramıyorum. Aksine, Antroposen çağında, insanın bu merkezi ve yıkıcı konumunu yapısöküme uğratmaya çalışıyorum.. Kapitalizm bize 'sen doğanın efendisisin, tüket ve yönet' derken, yöneldiğim çevre etiğinde insan, doğanın sahibi değil, onunla birlikte oluşan, diğer canlılarla, bitkilerle ve hayvanlarla yatay bir düzlemde titreşen bir etkileşimler yumağıdır dolayısıyla bu çalışmaların içinde olmak, akıntıya karşı kürek çekmekten öte, akıntının yönünü değiştirmeye çalışmak gibi bir his. Kapitalizmin bizi birbirimize ve doğaya yabancılaştıran o soğuk çemberini, şiir ve felsefenin yarattığı pürüzsüz alanlarla delmeye çalışıyorum. İnsanın özü dediğimiz şey, eğer varsa, o keskin çizgilerin içinde değil, bir hayvanın gözüne baktığında hissettiği o ilkel utançta, bir ağacın kökleriyle kurduğu sessiz diyalogdadır çünkü kapitalist makinenin dişlileri arasında sıkışmış hız ve tüketim kültürü, bizi birbirimize ve doğaya yabancılaştırıyor. Felsefe ve çevre etiği, bu yabancılaşmaya karşı bir yavaşlama ve hatırlama duruşu olmakta... İnsanın özünü değil belki ama insanın dünyadaki yerini, haddini ve diğer canlılarla olan etik sorumluluğunu hatırlatmak, bu çemberi kırmanın bir yoludur. Son olarak şunu ekleyebilirim, pürtüklü ve hiyerarşik alanlara karşı, şiirle pürüzsüz, göçebe alanlar açmaya çalışıyorum. Bunu ise, dildeki anlamı soyarak; dil erotizmi burada devreye giriyor: Organlaşmış bedeni tekrar doğaya, o vahşi ve kontrol edilemez saf yeğinliğine kavuşturuyorum. Dile Veda etmek, aslında bu pazar yerinin gürültüsüne veda etmektir. İnsanın özünü kavramak, ancak o gürültü sustuğunda, 'dilin bittiği yerden dokunuş' başladığında mümkündür...
E.Ş. Yazı kalır diyoruz yüzyıllardır. Yazdıklarımızla aynı zamanda ölümsüzlüğü arıyoruz. Bu arayış şiirlerinize yansıyor mu? Elinize kalemi aldığınızda dünyada kalmanın ağır yükünü içinizde nasıl hafifletiyorsunuz?
Açıkçası klasik anlamda bir ölümsüzlük peşinde değilim; ismimin mermer bir kaide gibi kalmasından ziyade, yazdıklarımın bir tohum gibi toprağa karışıp, başka bedenlerin en mahrem kıvrımlarına sızmasını; orada köklerin birbirine sürtünerek ısındığı, nefes nefese, dolanık bir gövdeye dönüşmesini dilerim… Şiirlerime yansıyan şey, kalıcı olma hırsından çok, yok oluşun ve o görkemli jestin dönüşümünü 'Sap çöktü, bilgi toprağa döndü. Geride kalan ne bir yas ne de bir zaferdir' demenin, dünyada kalmanın yükünü hafifletmek şöyle dursun, o yükü omuzlayıp cebimde taşıdığım kalemi elime aldığımda, o ana kadar biriktirdiğim sessizliği, acıyı ve yeğinliği patlatıyorum. Bu bir tür küçük ölümdür. Kelimeler ise, benim için o ağır yükü taşıyan birer miselyum ağı... Yazdığımda acı yok olmuyor ama benim için o tohumu bırakmadır. Şiirlerimdeki dil erotizmi bu yüzden ölüme çok yakındır. Biz gidiciyiz, Vahşi Magueyi(1) kuruyup devrilecek; ama o ontolojik jest, o kalkışma anı, boşlukta bir titreşim olarak kalacak. Arayışım ölümsüzlük değil, bu döngüye, bu oluş'a layıkıyla katılabilmektir...Ve madem dilin bittiği yerden dokunuş başlıyor; sözü burada askıya alıp, o oluş'un kendisine, platin bir pantere bırakıyorum…
İrinden gördüm yarını ben, dün olmuş gözlerle
Bir Ay yanaşır inan, karnivor öpüşlerde
Platin bir panter
sin sen.
Yağmurlar yağsın ben bilmezken üstümde
yağarken üstüne
Düşün bir harfin okunuşu,
gerçeğin ileriye çarpması.
(1) “yüzyıl bitkisi” adıyla bilinen ve ömründe yalnızca bir defa çiçek açan,







