
Tanıdık gözlere rastlıyoruz, bulutları dağılmış parlak bir gökyüzüne benzeyen gözlere.
Yüzlerini bezlerle maskelemişler çünkü.
Adresimizi sakladığımız günleri anımsıyoruz.
Arkada bıraktıklarımızın endişeleri bile bizi ısıtırdı çünkü o illegal zamanlarda.
Ellerinde yüreğe benzeyen bir şeyler var. Tutup fırlatacaklar caddenin ortasına.
"Örgütlü halk yenilmez" pankartı heyecanlandırıyor en çok beni.
Ve en çok direnen, polisin soluğunu kesen, hırçınlaştıran bu pankartın arkasında duranlar oluyor.
Gezide yitirdiğimiz 8 yoldaşın acılarını, bu acıların en örgütlenmiş halini görüyoruz burada.
"Örgüt dediğin nedir ki, devlette bir örgüt değil mi, o nedenle bütün örgütlenmeleri reddetmeliyiz" diyen anlayışı yenemiyoruz bir türlü.
Oysa bu mantıkla "insan dediğin nedir ki, Tayyip de bir insan, o nedenle bütün insanlara karşıyız" demenin bir başka şekli değil mi?
Kimsenin kimseyi dinlemediği, "dilersem direnirim, dilersem kaçarım" yaklaşımı gezi ruhunun kolektifine, o güzelim "birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için" fedakârlığına hiç uygun düşmüyor.
Kalabalık bir polis grubunun içine düşüyorum, yüzlerine bakıyorum, bir insani tepki görebilir miyim diye, merakımı bir amirin sözlerine gösterilen ilgi gideriyor.
Amir "bir avukatın kolu kırıldı, 13 gösterici kan içinde bırakıldı" sözleri kahkahalarla karşılanıyor. "Daha fazla isteriz" derken aldıkları o hayvani zevkle çıldırıyorlardı.
Bir dostum "Esaslı bir şey yapmalı bu böyle olmaz." diye yazmış.
Bilinen tek çözümü mırıldanıyorum içimden "ÖRGÜTLÜ HALK YENİLMEZ, YENİLMEDİĞİNİ DOĞU’DA GÖRÜYORUZ İŞTE."