Kısa öykü edebiyatın gerillası
Edebiyatın gerillası
Edebiyatın gerillası
Ateşten gömleğimiz
Dağlar, taşlar şahit
Dikenler, çakıllar
Ayaklarımızda
Acımasız hâldir
Yaralarımızdan
Kan damlıyor
Yüreğimizde gitmiyor
Acı
Zehirli yılanlar, çıyanlar
Çöreklendiler yolumuza
Zaten güneş çoktan terk etti
Dünyamızı
Karanlık çepçevre sardı
Ülkemizi
Suratımızda
Zalimlerin şakırdayan
Şamarı, tokadı
Soframızda, lokmamızda gözleri var
Ellerimizden isyan ateşi yükseliyor bizim
Eğer sevmek
Cehennemlik
Bir günahsa
Bir dalın başında
Gövdesi bahar olan
Gülü
Sanki Mazlum Doğan’ı
Yakan ateştir
Bir şafak
Sinemde büyüdü
Masum yüreğimi sardı, bırakmıyor beni
Tüm boyutları aşan
İçimdeki ateşte
Sevda buldu beni
Her soluk alışverişimde
Arzuladığım, istediğim gülüm gel bana
Kana susamış
Zalimler
Amansız bekliyorlar
Kıymak istiyorlar bana
Sevmek cehennemse eğer
Beni yakan ateş, sevdalıyım sana
Sen hep kal tenimde, sen hep yan içimde
Zeynep beş yaşında, yüzündeki tüyleri koyu renkli ve çok belirgin… Bıyık tüyleri bile var. İki kalın kaşı arasındaki boşluk da kıllı. Babası bu yüzden ona Recep İvedik lakabını takmıştı. Hatta bir seferinde yüzünün kalan yerlerini ayakkabı boyası ile boyayarak, onun Recep İvedik’e ne kadar benzediğini hepimize ispatlamıştı. Gerçekten de onun küçük bir versiyonuydu.
Güzel yarınlar için
Ortaklaştırdığımız
Paylaştığımız
Hüzündür bizim
Gözlerimiz buğulu
Hep ıslak
Kuru yerlere taşıdığımız
Toprağa verdiğimiz
Avucumuzda biriktirdiğimiz
Gözyaşlarımızdır
Gün gelecek çorak yerlerde, çöllerde
Bollaşacak ürünümüz ve semeremiz bizim
Özgürlüğe
Varmak için
Düzenin çarkına
Zalimlerin zulmüne
Direniyoruz
Direneceğiz
Yobazların hiddetine, şiddetine
Patavatsızlara, aymazlara, efendilere, beylere
Sıkılan, atılan yumruklar bizim, çünkü halkız biz
Lê keçê bejn ziravê,
Dimeşî diçî avê,
Pir rind û bedewî…
Rûçikê te wek tavê.
Por reşê kember zîvê,
Pir başî lê qemerê,
Tenûrê nîn dipêjî,
Bêna wî ket herderê.
Şîrînê û kubarê,
Dest hine por keverê;
Daxwazim were malê,
Rûgeş be bo êvarê.
Havîne jî wek te xweşe,
Lez bike tu bimeşe,
Warê ba min ez şa bim
Bête jiyan nebaşe
Pêşmala te nedere
Keske, sore û zere
Ez qurbana canê te
Bête jîyan kesere
Mehmet Çobanoglu
29.03.2014
Stenbol
Güneşe koşuyorum
O sensin
Topraktır kokluyorum
Misk i amber tenindir
Gelincikleri
Sana öykünen bahar geldi
Sürü güden
Kavruk tenli çobanların
Yanık kavallardan dökülüyor
Duygu seli, yürek sesi o da sensin ey yâr
Bağrımı ateş sardı
Zaman şehvet zamanı
Bitsin artık gamım
Kederim
Beni öldüren hasret
Ne edeyim budur mizacım
Niyetim hiç seni üzmek değil
Bana kucak aç
Veya aç yüreğini
Bir buse ver hayat bulsun sevdam
Yemyeşil baharda yaşamak istiyorum seni
pes etme arkadaş
arkadaş,
Düşün;hayal kur
belki;istediğimi bulamadım
hayallerime yetişemedim belki
öyle çok öyle masum ki!
ne kimseleri incitmek istedim
ne kimseyi mutsuz etmekti iseğim
neyleyim beceremedim
coşkun bir ırmak gibi coştum
vadiler yaratmak isterdim
sümbül tarlaları yamaçlarda
dostumu ağırlamak isterdim
bir gönülü kırmaktansa
toprak olmak isterdim
her yağmurda çiçekler veren
karıncalara yuva olan
cümle canlıya barınak olan
toprak olmak isterdim