Bir gün gözlerimi açtığımda o sefil gecekonduyu görmüştüm.

Şenol Durmuş kullanıcısının resmi
Yokluk sefalet yıllarını herkes gibi yaşadığımız yıllardı. Televizyonun olmadığı o günler de bir radyomuz vardı. Annem sürekli türkü dinleyen bir fanatikti. O yılların türkücülerinin radyo hoparlörünü adeta patlatırcasına sabahtan akşama kadar bağırdığı günlerdi...

 

Nuri Sesigüzel, Bedia Akartürk gibi sanatçıların sürüsü vardı. Arada bir de o dönemin Avrupalı grupları olan Abba ve Boney M şarkıları çalardı. Türkü ve yabancı pop müzik arasında, beynim yabancı müziği tercih ediyordu. Annem ile benim kanal değiştirme kavgamda haliyle başlamıştı. 



Sonra bir gün o gecekonduya bir televizyon girdi. O televizyon sayesinde yabancı dizileri filmleri ve sürekli küfür edilen gâvurların yaşamlarını görme şansım oldu. Çevremde yaşayan insanlar ile o gâvurların sosyal yaşantılarını, giyim kuşamlarını kıyasladım. Daha çocukluk günlerimde o insanların arasında olmak için hayaller kurardım. Kadını, erkeği ile o yaşamın güzelliğinin farkına varmıştım. Yetmişli yılların ortalarında arabeskin, Yeşilçam filmlerinin, sağ sol çatışmaların arasında gâvurların giydiği bir kot pantolon giyme hayalim vardı. O dönemde kot pantolonlar yoktu ve yasaktı. Kapalıçarşı da bazı dükkânlar da el altından satılıyordu. Biriktirdiğim para ile babama yalvar yakar bir tane aldırabilmiştim. 



Bana hiç kimse o gâvurların giyimlerini yaşamını methetmemişti, bilakis onlara sürekli küfür edilirdi. Kilise çanları bir yana ahlaksızlıkları, sapıklıkları anlatılıyordu. Ama o çocuk aklımla kıyasladığımda anlatılan şeylerde bir sorun olduğunu hissediyordum. Çünkü çevremdeki insanların yaşamdaki ilkelliğini, öfkesini, barbarlığını görüyordum. Bir de o gâvurları televizyon ekranında. Yazlık sinemalarda yerli filmleri zorunlu seyrediyordum. Köy filmlerinin o yaşamı, vahşeti beni ürkütüyordu, midemi bulandırıyordu. Hayatımın en büyük şansızlığını ise belki rüyalarımda bile göremeyeceğim bir hayatı o yere ulaşma fırsatını babamın yapmış olduğu hata nedeni ile kaçırıyordum. Göreceğim o güzel rüya ile göreceğim o kâbusun kararını babam verecekti... 



O günden beri babamı hiç affetmedim. Babam o yıllarda Sirkeci’de bir lokantada aşçılık yapıyordu. Sirkeci o zamanlar otomotiv yedek parça satış merkeziydi. Lokanta müşterileri de o firmalarda çalışan insanlardı. Bir gün babamın yanına giden şef garson:  bir müşterinin babamı masasına çağırdığını söyleyince, babam telaşla kepçeyi bırakır bırakmaz müşterinin masasına gidiyor. Önemli bir firmanın patronu ve misafiri o masada yemek yiyormuş. Patronun müşterisi bir İngiliz’miş. İngiltere’de bir şirketin genel müdürü olan İngiliz, babama bir teklif de bulunmuş. Londra’da bir malikânesinin olduğunu, mutfağında Çinli, Meksikalı aşçıların çalıştığını ancak Türk mutfağı içinde bir aşçıya ihtiyacı olduğunu ve yaptığı yemekleri çok beğendiğini, eğer isterse iyi bir ücretle işe alabileceğini söylemiş. Babam bu teklife çok şaşırmış ve tereddüt etmiş. Üç çocuğu olduğunu söyleyince İngiliz’de ona bir hafta sonra özel uçağı ile Londra’ya döneceğini ve bu süre içerisinde pasaport çıkarmasını, annem ile babamı da beraberinde götürebileceğini, ancak çocukları bir yıl sonra aldırabileceğini belirtmiş. 



Babamın annemle o yıkık gecekonduda, geceleri bir hafta boyu süren tartışmalarını hiç unutamıyorum. Yorganın içinde dua ediyordum; babam kabul etsin diye... Annemin ısrarına rağmen korkak babam İngiltere’ye gitmeye cesaret edemedi ve teklifi reddetti. İngiliz üstelik bir Lord imiş. Böylelikle biz üç kardeş o Lordun malikânesinde yaşamı kaçırmış olduk. Ama onun yerine yeni taşındığımız Eyüp ilçesinde yeni bir sefalete, üstelik dehşet yaşama kavuşmuş olduk. 



Her Allahın günü Anadolu’nun dört bir yanından kaçan vahşi köylüler kamyonlarla, eşyalarla komşumuz olmaya geliyordu. Açlıktan çıldıran cahiller, medeniyete karnını doyurmaya geliyordu ardı ardına. Ben ise İstanbul’da üstelik dönemin elit semtlerinden biri sayılan Fatih ilçesinden bu sürüye katılmıştım... 





Yozgatlı, Sivaslı, Siirtli, Laz, Kürt, Çingene, Arap arkadaşlarım ile tanışma zamanı gelmişti. Çöplükteki savaşlarımız içerisinde psikopat polislerin, bekçilerin, askerlerin arasında Avrupa hayalime ve yaşantısına ara vermiştim. Bir gün on dört yaşında iken yaşıtım olan arkadaşlarımız ile polis merkezinin karanlık bodrum katında, çığlıklar, feryatlarla elektrik işkencesini tanıdık. Sokaklarda, caddelerde yürürken devriye gezen askerlerden sırtıma inen dipçiklerin, postalların acısını tattım. Bir gün ilk kız arkadaşımı tanıdım... Yetmiş yaşındaki bir teyze bana gülümsüyordu. Dört arkadaşım ile sırası ile onu becermiştik. Kız arkadaşımız çığlık atıyordu. 



Sayısız kişiyi soymamız bir yana sayısını hatırlamadığımız kadar insanı bıçaklarımızla doğradığımız günler başlıyordu... Sakallı, bıyıklı çoluk çocuk sahibi koca adamların önümüzde diz çöküp hüngür hüngür ağlayıp af dilemeleri de bir gün oldu... Bizi gece yarısı sokakta gören gece bekçilerinin koşar adım karakollara sığınması diğer günlerdi. 



Alışkanlıktan olacak ki adam bulamadığımız boş geçen bir günün sonunda aramızdan birini seçerek o arkadaşımızın dişlerini önüne dökmenin sırasının geldiği bir günde oldu. Bir gün en yakın arkadaşımın anasını beceriyordum... Emekli pavyon kadını iyi bir çocuk seviciydi. 



Bir gün eve geldiğim de annem feryat, figan ediyordu. Üstümden ağzımdan haftalardır yayılan tiner kokusunun nereden geldiğini soruyordu. Bir gün geldiğimde suratımdaki izlerin ellerimdeki kanın elbiselerimdeki kurumuş kan lekelerinin niçin neden olduğunu aylardır neler yaptığımı soruyordu. 



Bir gün Bayrampaşa cezaevinin ziyaret kabininde ağlıyordu. Mahkûm elbiselerinin içinde tıraş edilmiş dazlak kafamla ona bakıyordum. İç çamaşırımdaki bitlerin niçin azalmadığını soruyordu ağlarken. Bir gün o ziyaret kabininde babamın bir çocuktan beter ağladığını gördüm bana bakarken. Onu susturmak için yalvarmıştım ağlama diye. 

Kategori: 

Bunları Okudunuz mu?

05/09/2016 - 03:52
05/01/2016 - 18:47
09/02/2013 - 17:12
09/02/2013 - 13:55
09/01/2013 - 19:45