Uygarlıkların Dil, Etnik, Ahlak Yapıları ve Günümüz İnsanı
Detaylarına girmeden makale başlığının cevabını vermek gerekirse, kesinlikle insan doğar doğmaz akıllı ve düşünceli değildir. Sadece akıl ve düşüncenin gelişmesini sağlayan milyarlarca hücre, bu potansiyele sahiptir. Bu demek insan doğar doğmaz akıllı ya da dört başı mahmur anlamına gelmiyor. Nasıl ki insan beslenme, iş ve hareketleriyle fiziksel olarak aşama aşama gelişip, güç kuvvet sahibi oluyorsa, akılda da aynı yöntem geçerlidir. İnsan koşullarına göre edindiği bilgi, tecrübe, deneyimlerle ya akıllı olabilmekte ya da zırdeli.
Ana rahmindeki bebeklikten altı yaşına kadar geçen zaman diliminde, çocuk karakteristik özünü birinci sırada anne ve babandan alır. Belirleyici etkenlerse ailenin sosyal, siyasal, dinsel, kültür, ekonomik yapısı, doğrudan çocuğun insani temelini oluşturduğu daha öncede belirtilmişti. Esasında insan gerçek özünü, bu dönemde aldığı kadardır. Bizdeki önemli bir öz deyişle “Bir insan yedisinde ne ise yetmişinde de odur” ifadesi bu gerçeğe vurgu yapıyor. Halk icadı olan bu kavramı, kısaca şu şekilde özetlemek mümkündür.
Dünyaya gelmiş bir bebek, tüm sosyal ve çevresel olaylardan direkt etkilenen bir bireydir artık. Bu bakımdan o bebeği doğuran anne ve baba, bebeğin hem fiziksel hem de ruhsal olarak, normal bir gelişim göstermesi için kendi kişilik, kültür yapılarını en ufak çekinceye meydan vermeden sorguladıklarında, çocuklarına doğru hizmeti etmiş olurlar. Böylece kendilerinden daha ileri birey yetiştirebilirler. Tüm anne ve babalar, demokratik ortamın olmadığı, doğru, yeterli eğitilmemiş insanda, süperegoist güdülerin sürekli anormalce geliştiğini akıllarından çıkarmamalılar.
2-Doğumdan 6 yaşına kadarki dönemde kişilik şekillenmesi.
3-Altı yaşından 20 yaşlarına kadarki dönemlerde oturan kişilik.
Her üç dönemi tek tek ele aldığımızda, doğruya daha yakın bir kişilik çözümlemesi rahatlıkla ortaya çıkarabiliyoruz.
Bilim insanlarının bu adlandırmayı yapmalarındaki mantık, şu gerçeklere dayanıyor.
Doğa, çevre, insanlık; dinsel uydurma hikayeler, yalancı politik kültür, doyumsuzluk, görgüsüzlük, sınırsızlık, lükse düşkünlük ve gereksiz araç gereçlerle, yaşam düşünülenden daha fazla kirletilmiştir. Sıralanan kirlilikleri çoğu bireyler kabul etse de günlük yaşamda bunlardan uzak durulmaması, samimiyetsizlik ve iradesizliğin en açık göstergesidir.
Proletarya diktatörlüğüne dayanan bu komünist teori, 1848’den itibaren Karl Mark ve Friedrich Engels tarafından bilimsel şekli verilerek, dünya emekçilerinin kurtuluş anahtarı olarak benimsendi. Bu işçi sınıfı mücadelesi 1980 yıllarına kadar dünyanın her yerinde önemli derecede etkisini gösterdi. Fakat her türlü fedakarlığa rağmen 1980’lerden itibaren, işçi sınıf teorisine dayanan mücadele, sürekli zayıflayarak etkisini yitirmeye başladı. Günümüzde ise neredeyse itibar edilir teori olmaktan çıkmış durumda. Peki bunun teorik felsefi sebepleri nelerdir?
ABD ve AB’nin NATO olduğunu herkes biliyor. NATO; dünyada yaşanan tüm soykırımların başlatıcısı ve en büyük suçlusudur. Bunu tüm dünya bildiği halde bazıları korkudan sesini çıkaramazken, diğerleri NATO ile birlikte suç ortağıdır. NATO’nun dünyadaki en büyük katil olduğu, tarihi belgelerle kayıtlı ve kanıtlıdır. Kirli bir geçmişe sahip olanların, bir başkasından hesap soracağız demesi, yalancılık ve karaktersizliğin tavan yapmasıdır. Emperyalistlerin istemedikleri kişi ve devletleri cezalandırmaları, tek bir şekilde mümkündür. O da şöyle.
Adını sevmedim senin sürgün
Zalimin elinde silahtın
Talancının cebinde tutanaktın
Hırsızın, arsızın mabedi gibisin
Düşünmeden, düşündürmeden
Koparırsın gönül toprağından insanları
Ondandır sevmedim seni sürgün.
Sebahattin Ali
Sürgüne mecbur edilip
Sınırda öldürülmedi mi,
Zekeriya Serteller
Gönderilmedi mi yaban ellere,
Ne suçları vardı?
Kardeşçe bir arada
Bütün farklılıklarla el ele
Yaşamak değil miydi?