Para her şeyi satın alamaz!
Sırada bekleyenler ve masada beni bekleyen işler buna yeterince izin vermedi. Yine de kısa süreli bir gözlem ve küçük bir sohbet onları tanımama yetti.
Sırada bekleyenler ve masada beni bekleyen işler buna yeterince izin vermedi. Yine de kısa süreli bir gözlem ve küçük bir sohbet onları tanımama yetti.
soyları tükenmeyen birer şahindirler.”[2]
Mart ayı, katliamlar ile direnişlerin ayıdır; ölümsüzlüğün, sonsuzluğun da tanık ve tarafıdır.
Paris Komünü başkaldırısından, 8 Mart’ın emekçi kadınlar direncinden, Newroz’la taçlanan başkaldırılara uzanan tarih, hepimize baharın isyancılığını hatırlatır.
Bu kadar da değil! Devrimci dayanışma destanını kanla yazar Mart ayı Kızıldere’den, Diyarbakır Zindanları’na; darağaçlarından Gazi-Ümraniye’ye uzanan.
Mart direniş destanları kadar acının da ayıdır Halepçe’de, Kamışlı’da olduğu gibi.
Hızla sıralayalım!
Benden, ‘Kültürel Yozlaşma ve Halkın Sanatı’ üzerine konuşmam istendi.
Duymak istediklerine açık kulaklara göre bir ağız olmadığımın altını çizerek, kültürel yozlaşma karşısında “Halk(ın) Sanatı”ndan değil; günümüzde “devrimci sanat”tan ve gerekliliğinden söz edeceğim.[3]
* * * * *
“Olağan” denilen bir çılgınlık hâli olarak bugün: sürdürülemez kapitalist çürüme, kokuşmuşluk, yabancılaşmayla damgalanmıştır!
sed saepe cadendo.”[1]
Bu yazıda uzun uzadıya “Kültür nedir?” sorusunu tartışmak istemiyorum: Hem onun, Raymond Williams’ın deyişiyle “İngiliz dilinin en karmaşık üç kavramından biri”[2] olması nedeniyle (kavram tarihsel olarak fazla miktarda anlam katmanın üst üste yığılmasından oluşmuştur ); hem de bu işe başka yerlerde girişmiş olduğum için.[3] Fazlasıyla zamanımızı alır; korkarım işin içinden de çıkamayız.
“Bir şarkı ne zaman güzel değildir
Sonu olduğu zaman
Sonu yoktur çünkü güzel şarkıların
Kimse bir şarkıyı sonuna kadar söyleyemez.”[2]
ve bu suçun da iktidar ve yandaşlarınca örtbas edilmeye çalışılmasıdır.
Ölmeyecekmiş gibi düşünüyorum.
Oluyor. Bir tecrübe edin.”[1]
‘Medar ı Maişet Motoru’, ‘Semaver’, ‘Lüzumsuz Adam’, ‘Son Kuşlar’, ‘Şimdi Sevişme Vakti’, ‘Sarnıç’, ‘Şahmerdan’, ‘Mahalle Kahvesi’, ‘Havada Bulut’, ‘Kumpanya’, ‘Havuz Başı’, ‘Alemdağ da Var Bir Yılan’, ‘Az Şekerli’, ‘Tüneldeki Çocuk’, ‘Mahkeme Kapısı’, ‘Kayıp Aranıyor’ vd’leriyle öykücülüğümüzün öncülerindendi.
Evsizdim. Biraz Nabi Yağcı'nın (Haydar Kutlu), biraz da amcamın oğlu Kemal’in evinde kalmıştım. Ama günlerimi FKF binasına sığınan Çapalı arkadaşlarımla birlikte geçiriyordum. Her neyse, sohbet sakin bir havada geçti. Mahir Paris'e gitmiş, oradaki Latin Amerika gruplarıyla ilişkiye geçmiş birisi olarak biliyordum. Sırtında temiz bir parke vardı. Taranmış saçları, parlak ve uyumlu yüz hatları, sarkık bıyıkları ve özellikle de merakçıl, sorgulayıcı bakışlarıyla sohbetin dikkat merkezi haline gelen tek adamıydı.
‘İnsan olmak ne demektir’den başlayarak.”[1]
Sürdürülemez kapitalist egemenliğin çıldırdığı bir dünya ile, yeniden paylaşımın altüst ettiği bölge(miz)de savaşın tırmandığı, “(post)modern zamanlar”dan geçtiğimiz bir “sır” değil. Tanık/ taraf kılındığımız kesit zor mu zor!
“Kendi devletinizin işlediği
suçlara ortak olmayın!”[2]
“Eski” ölürken; yeni eşikte ve gelmekteyken; Ortadoğu bir çağ dönümünü yaşıyor.
Bu sadece benim görüşüm, kestirimim değil. Siyasal yelpazenin farklı konumlarında olanlar da benzer ya da paralel saptamaları dillendiriyorlar.