
Kendisine ATYG tarafından takdir belgesi verildi. Anladım ki Neşet Ertaş hakkında çok az şey biliyormuşum. Sunumundan istifade ettim. O buluşmada yazar dostlarımla birbirimize kitaplarımızı imzalayıp verdik. Diyarbakırlılar der ya, ''Birbirimize yaramızı sürdük,'' bizimkisi de birbirimizin gönlüne kitaplarımızı sürmek...
Dönüş yolunda trende ilk olarak Kentin Tezenesi kitabını elime alıp okumaya başladım. Kitap 2021 yılında, Anı Yayıncılıktan çıkmış. 135 sayfalık bir kitap. Sevgili Yunus Ülger bir gazeteci. Neşet Ertaş Almanya'nın Bergheim şehrinde yaşarken onunla yaptığı söyleşileri kitaplaştırmış esasında. 1990'lı yılların ortasından 2000'li yılların başlarına kadar yapılan söyleşilerin derlenmesidir. Bu söyleşiyi hep kitaplaştırmak istediğini ve Neşet Ertaş hayattayken yayınlatmayı çok istediğini zaten belirtiyor kitabın ön sözünde Sayın Yunus Dülger. Herkesin Neşet Ertaş'ı ''Bozkırın Tezenesi'' olarak içselleştirdiği ya da ''genel kabul gördüğü'' bir dönemde Sayın Ülger haklı olarak itiraz parmağıyla yok o, ''Kentin Tezenesi''dir diyor bize. ''Bozkırın Tezenesi'' yakıştırmasının esasında Neşet Ertaş'ı küçülttüğünü, daralttığını, mahali bir alana çektiğini, müziğine yapılan çok büyük haksızlık olarak hatırlatıyor bize. İtiraf edeyim çoğumuz böyle düşünmemiştik. Ya da çoğumuz ''Bozkırın Tezenesi''ne fit olmuştuk. Ülger'in hatırlatması yerinde bir hatırlatmadır zaman şahidimiz olsun ki, doğrudur. Neşet Ertaş'ın halk deyimiyle ''çalgıcı abdal'' ortamında doğduğunu, oranın mayasını aldığını fakat orayı aştığını belirtiyor haklı olarak. Kasaba temsiliyetini aşıp kente dahil olduğunu ısrarla savunuyor. Dolayısıyla ''Bozkırın Tezenesi'' nitelemesinin çok ötesine geçtiğini, ''Kentin Tezenesi'' olarak ifade etmenin daha gerçekçi olduğunu söylüyor bizlere. Kalemine sağlık Yunus Ülger. Kalemin yazsın, hep artarak yazsın, eksilmesin ve de eğilmesin...
Abdalların, kendilerine özgü yaşam tarzları ve kültürel değerleri vardır. Konargöçerdirler. Ekseriyetle ''çalgıcı''lıkla uğraşırlar. Fiziksel görünümleriyle Romanlarla karıştırılsalar da esasında onlar ''Türkmen Alevileri''dir. Neşet Ertaş da bu toplumsal Abdal grubundandır. Abdallar daha çok Orta Anadolu'da yaşarlar. Orta Anadolu bozkırlarının Abdallar üzerinde tesiri çok. Tarımla işleri yok. Hayat koşullarının belirleyici etkisi tartışılmazdır. Müzikle uğraşan Abdallar da köy köy, kasaba kasaba gezerek, düğünlere giderek nafakalarını çıkarmaktadırlar. Yarı aç yarı tok gezgincidirler desek abartı değildir. Neşet Ertaş böylesi bir ortama doğmuş. Doğum tarihi belli değil. Kendisine ilkbaharda doğduğunu söylemişler. O daha çocukken annesi ölüyor. 5 kardeşi ile öksüz kalıyorlar. 5 yaşından itibaren babası Muharrem Ertaş ile köy köy gezerek hayatı ve müziği öğrenir. Babası Muharrem Ertaş da büyük bir abdal halk ozanıydı ve Neşet Ertaş üzerindeki etkisi tartışılmazdır. Ona Bağlamayı tattıran adam ise; Bayram Aracı'dır. Köy köy gezerken onları çağıranların onları nasıl ''ötekileştirdiğini'', nasıl hor baktıklarını büyük bir iç burukluğuyla anlatır. Sayıca az olan topluluklar genelde mülayim olur. Haklı olsalar da seslerini çıkaramazlar. İçine akıtırlar söyleyeceklerini. Müşkül bakarlar. Bazen yaşaran gözleriyle anlatmak isterler söyleyeceklerini. Neşet Ertaş'ın da mayasına ''öteki'' karılmış doğuştan. Öyle ya; herkesin zarı düşeş gelmez her zaman. Yüksek sesle bağıran, ''Fışkılar geliyor. Siz hayvanın fışkısından, biz ise topraktan olmuşuz,'' diyen akranına bir şey diyemeyişini hayıflanarak anlatıyor hâlâ ileri yaşlarda. Kalbi narin bir gül. Nahif, kırılgan. Ama yine de kem söz etmez. Bilir ki kem alet ile kemalet olmayacağını. Kemlik tamamlanmayınca çoğu şeyin telafi edilemeyeceğini bilir ve konuşmalarına yedirir diyeceklerini. Yine bilir ki gönlünde sevgi biriktirmeyenler insan sevemez, hayvan sevemez, doğayı sevemez... Çorak gönüllerde iyi kelam olmayacağını iyi bilir. Yapılan tüm haksızlıklara karşın, ''İnsanlığın kendini bilmediğini, insan kendini bilirse hakkı bilir ve onun çabası içinde olur'' der, ama öyle olmadığını bize hatırlatıyor bir şiirinde:
İnsanlar kendini bilebilseydi
Dünyada haksızlık kavga olmazdı
İnsan doğan yine insan ölebilseydi
Belki de dünyada hayvan kalmazdı
İçinde yaşadığı kültürün mayasından dem alır Neşet Ertaş. İnsan hayatın merkezindedir. İnsanı yaradanın bir tezahürü olarak gören, aranacak her ne varsa insanda vardır diyen vahdeti-vücud felsefesini özümsemiştir. Kendini bilmeye ve kendini bulmaya büyük değer biçer.
Köy köy dolaşırlarken ''âşık'' olduğu kızı ileri yaşlarda hâlâ anlatır durur. Açılamamış, konuşamamış ne yazık ki... İmkânı olsaymış o kızla evlenirmiş diyor satır aralarında. Sonrasında, ''Bize vermediler. Vermezler, bize ‘Abdal’ derler, ‘Bektaşi’ derler, ‘şu’ derler, ‘bu’ derler. Vermediler, ben de başımı aldım gittim.'' diyecektir.
Bozkırdan kopuş sonrasında büyük şehirler. Hep hayatta bir tutunma mücadelesi içinde görüyoruz. TRT'de ''Yurttan Sesler'' programına çıkmak için ne zorlu süreçlerden geçtiğini öğreniyoruz. Geçtikten sonra türkülerinin nasıl değiştirildiğini, kırpıldığını, müdahale edildiğini, başta Aşık Veysel olmak üzere, kendisinin de türküleri çıkarılmış. Geriye kalan üç beş türkü... Anlatıp durur söyleşilerinde. İçine sinmemiş ayrılmış Radyodan.
''Halk müziğimiz, maalesef TRT'de rengini bulamıyor.'' diyecektir.
Beş parasız bir yolunu bulup İstanbul'a gitmiş. Birkaç gün aç gezdiğini öğreniyoruz haliyle. Nihayetinde bir plak şirketinde plağı çıkıyor. Biraz para da kazanıyor. Memleket hasreti yüreğine yüklenince soluğu Kırşehir'de alıyor...
Hastalıklar da yakasını bırakmıyor. Almanya'da olan kardeşinin yardımı ile Almanya'ya geliyor. Köln, Berlin derken hemşerilerinin daha çok olduğu Kuzey Ren Vestfalya'da karar kılıyor. Bergheim'e yerleşiyor. Bergheim'e yerleşmesine neden olarak Belçika, Hollanda'ya da rahatlıkla gidip gelmek için olduğunu anlatıyor. Onlarca eseri olan, onlarca plak yapan bir sanatçıya ne hikmetse basında ilgi yoktur. Hiç bahsedilmez. Hatta alttan alta öldü haberlerini yayınlarlar. Özel kanalların kusuru neyse TRT'den ''Rahmetli Neşet Ertaş'tan alınan şu türkü''ye çok içerlenmiş. Sonrasında da ''Hiç düzeltmediler'' diyecektir.
O da buna tepki olaraktan şöyle yazar,
Sormadılar bana acep nerdeyim
Haberim yok bana öldü demişler
Her hafta bir yerde düğünlerdeyim
Haberim yok bana öldü demişler
O da nafakasını düğünlerde çıkarır. Çağrılan her yere üşenmeden gider. Kazandığı parayı da hep ihtiyacı olan yakınlarına gönderir. Parayla işi yoktur. Bankada parası olmazmış zaten, olunca da huylanırmış.
Türkiye'deyken bir gün Neşet Ertaş'a, bir kaset firmasının avukatı konser vermesi için kendileriyle Almanya' ya gelmesini söylüyor. Gelmezse TRT'deki işine son verileceğini dolaylı olarak ima ediyor. ''Orada konserler vereceğiz, plaklar okuyacağız. Ortaklaşa paylaşıp geleceğiz.'' der Avukat Bey. Esasında konser bahane. Konserlere evet ama plak okumayacağını söyler Neşet Ertaş. Almanya'nın Köln şehrine varınca hemen plak stüdyosuna koyuyorlar. Konser hak getire...
Neşet Ertaş'ın haberi olmadan 20-25 plak okuturlar. Hiçbir şeyden haberi olmaz. Kendisine, ''Hissene düşen 36 bin lira parayı, Türk Lirası olarak Türkiye'de vereceğiz,'' derler. Söyleşilerinde bu parayı hiçbir zaman almadığını defalarca anlatmıştır. ''Aha, biz gidiyoruz. Sen de gel paranı al.'' derler. Çoğu şeyden haberi olmadan bunların peşine düşer, koyulur yola. İki arabayla yola çıkarlar. Yugoslavya'da birbirini kaybederler. Yağmurlu bir hava, sonrasında Neşet Ertaş'ın arabası karşıdan gelen arabayla çarpışır. Neşet Ertaş'ın kimliği öbür arabada gidince kendisini alıkoyuyorlar. Üç ay cezaevinde kalıyor Yugoslavya'da. Yugoslavya'da hapishanedeyken, ''Hapishanelere Güneş Doğmuyor'' türküsünü yazıyor. Yıl 1967...
Hapishanedeyken kendisine Yaşar Kemal'in bir kitabı geliyor. Kitapta, ''Bozkırın Tezenesine geçmiş olsun.” yazıyormuş. Kitabı kimin getirdiğini hatırlamıyor Neşet Ertaş. Yıllar sonra Kalan Müziğe ulaşan Erdoğan Atakar isimli Neşet Ertaş hayranı bir kişi, Yaşar Kemal’in, ‘'Üç Anadolu Efsanesi'' adlı kitabını Karaköy'de aynı büroda çalıştıkları üç arkadaşıyla birlikte, ''Bozkırın büyük tezenesine geçmiş olsun,'' yazarak imzalayıp gönderenin kendisi olduğunu bildirecekti. Bu bir iddia mı? Doğruluk derecesi ne? İnanın ki çoğu insan gibi ben de bilemiyorum. Umarım hakikat bir gün açığa çıkar...
Sonrasında Hasan Saltık ile yolları kesişince biraz nefes alıyor Neşet Ertaş. Kendisine bir külliyat yapılıyor. Eli biraz rahata eriyor. Kazandığı parayı da yine ''garipler''e dağıtıyor kendi deyimiyle. ''Allah’ın yarattığı kula yardım etmen gerekiyor. Benim vicdanım bunu emrediyor,'' demişsiniz, o vicdanın karşısında yüreğimizi ilikliyoruz. Karacaoğlan'dan, Âşık Veysel'den, Mahsuni Şerif'ten iftiharla söz ediyor söyleşide. Onları keyifle dinlediğini, ''tadı olan seslerdi'' diye kulağımıza üflüyor. Her insanın bir dünya olduğunu ısrarla ve altını çizerek tekrardan hatırlatıyor bizlere. Başka ne diyor, ''Pencere gözlerimizdir,'' diyor. Herkes kendine göre görürmüş. Herkes kendi yönüne göre yürürmüş. Kendi kavlince söylermiş sözünü...
Ve dünyaya konser vermek gibi bir muradı varmış ustanın. ''Dünyayı karşıma alayım, konser vereyim'' demişsin, ne güzel olurdu. Ama sen yine de söyleyeceklerini söyledin be usta. Bilenler bilir... Sen değil miydin, ''Anlam karşıdakine anlatabildiğin kadar alınır''...Hatırı sayılır çok insan aldı senden çok şey.
Kızgındır kimi zaman. Kırgındır,
''Onu duysalar bizi çoktan öldürürlerdi. Tavuklarına acırlar, Abdallara acımazlardı, düğün çalgısıyız ya. 'Kızı gönlüne korsan ya davulcuya varır ya da zurnacıya' diye atasözü hâline getirdiler, haşa huzurdan ırak. Bizi aşağılayıcı bu söz, kızlarının gönlüne gem olarak vurup, hayvan gibi satan şerefsizlerin basamağı olduk biz. O derece aşağılanırdık.'' diyecektir sesindeki sitemkâr havayla.
Müziğe “tapınağım,” dedi usta Neşet Ertaş. Müzikten kazandıklarını fakir olan yakın çevresine verirdi. Yoksuldu, yoksulların hâlinden anlardı. Dip halkların yaşamı hep zordur. Bunlar görünmek istenmezler. Hep çeperin dışında kalsınlar istenir. Yaşamını idame etmek için hep gurbet ellerde yaşadı. Gurbetlik nedir iyi bildi. Gurbetlik insana yalnızlık verirdi, yalnızlık ise; gariplik, yaşayarak öğrendi. Başka ne dedi. Yaş kemale erince insan kendini bilmeli. Okullara Kendini Bilme dersi konulsun istedi. ''Yüreğinde sevgi bulunduran insandan zarar gelmez.'' dedi üstüne basa basa. Başı sonu belli olan bu geçici hayatımızda, dünyanın kimse için baki olmadığını ısrarla altını kazıyarak hatırlattı bize giderken. Söylediği türkülerin sayısını, ''Halk ne kadar kabul ettiyse o kadar okudum,'' yüce gönlüyle cevapladı. Baş tutan başak misali doldukça eğildi. ''Övücü söz cahile söylenir.'' dedi. Kin, kibir tutmadı.
Biraz buruk, çok kırılgan oldu çoğu zaman. Uzun yıllar Almanya'da yaşadı. ''Gurbet, insanın yüreğinde bir taştır.'' demesine karşın Almanya'da gurbet acısını dile getiren bir türküsü olmadı.
Okula gitmeyen, sonradan okuma yazmayı öğrenen bilge insanın söyledikleri insanlığın ortak mirasına çok şey katmıştır. ''Bizim tek sarayımız sazımızdır'' sözü esasında onun mütevazı yaşamının özetidir. ''Arif zaten ariftir'' çok söze ne gerek diyen usta Neşet Ertaş 25 Eylül 2012'de aramızdan ayrıldı. Kitabın özüne bağlı kalarak az yazdım, çoğa sayın. Olmadı kitabı alıp okuyun derim. Okumak vazgeçilmezimiz olsun...
Akman Gedik






