Dijital Çağ Sen Neye Kadirsin!
Her insan biraz arayış içindedir. Her insan ilgi ister, ödüllendirilmek ister. Sevgi ister. Bazen alay edilmek pahasına da olsa...
Her insan biraz arayış içindedir. Her insan ilgi ister, ödüllendirilmek ister. Sevgi ister. Bazen alay edilmek pahasına da olsa...
Kendisine ATYG tarafından takdir belgesi verildi. Anladım ki Neşet Ertaş hakkında çok az şey biliyormuşum. Sunumundan istifade ettim. O buluşmada yazar dostlarımla birbirimize kitaplarımızı imzalayıp verdik. Diyarbakırlılar der ya, ''Birbirimize yaramızı sürdük,'' bizimkisi de birbirimizin gönlüne kitaplarımızı sürmek...
Çığlık atmamak için kendini zor tuttu Limoniye. '' Bunu mutlaka Dehşet’e söylemeliyim!'' deyip yerinden kalktı, yatak odasına doğru ilerlerken bağırmaya başladı:
''Dehşeeet! Dehşet, kalksana ocağı batmayasıca! Konuşan Türkiye geliyor. Siyah beyaz devri bitti. Çok kanallı olacağız. Ev renklenecek Dehşet, duyuyor musun? Hele bir kalk da bak, neler oldu neler! ''
Toplu kaydedilmeye gidilince bir yıl ara ile genelde birinci ayın biri olurdu çoğunun doğum tarihi. Hem basit hem de akılda kalandı “1“rakamı. Bu mesele de öyle bir mesele...
Nisan yağmurla değil operasyonla gelmişti. Varto Ovası baharı umutla değil, kâbusla karşılıyordu. Başlarında komutanları, jandarmalar evlerin kapısını dehşetle vuruyorlardı. Köylüler korkuyla kapıyı açıp eve davet ediyorlardı jandarmaları.
''Bir çay için, '' diyorlardı.
Jandarmalar köy meydanına çağırıyorlardı onları.
''Mazeret yok, tez elden gelin,'' diye de özellikle vurguluyorlardı.
1978’e kadar örgütlenilmedik alan bırakılmamıştı. Sözlerimiz “bilim”le başlıyor, “Ne bileyim?”le bitiyordu. Öğrendiğimiz çoğu sözün siyasal yanı tamamdı ama bu sözler ödünçtü. Toplumsal gerçeğin iç dinamikleriyle olgunlaşan çok az söz vardı dilimizde. Sözlerimiz alıntıydı, “Kes, yapıştır!” türdendi. Satrançtan dilimize bulaşan “Şah, mat!” çok yaygındı o günlerde. Birbirimize karşı ne çok kullanır olmuştuk! Düşlediğimiz gelecek için çok kararlıydık ama ya gereçlerimiz yetersizdi ya da biz uygun gereç bulamamıştık.
Heybetullah‘ın aksine karısı Gülkibar etine dolgun, kalçaları ise birer araba tekerleğiydi. Bir beli vardı ki sormayın iki tane babayiğit el ele verse belini saramazdı. Değme bir pehlivanın belini andırıyordu. Belinin üzerinde de altını andıran, parlak tenekeden yapılma ucuz bir kemer olurdu çoğu zaman. Gülkibar yürüyünce yer gök zangırdardı yürüyüşünden. Ey insanlar seyreyleyin beni, yürüyorum derdi adeta.
Size Maria Golitou'yu anlatacağım. Hikâyesi bilinmeyenlerin hikâyesi bu. Ünlü biri değil, içimizden biri. Maria bir Yunan, iki kız kardeşi daha var. Biri Maria'nın ikizi. Maria, yirmi yıllık dostum. Öğretmen, hâlen çalışıyor. Yirmi yıl önce çocuklarıma özel ders vermişti. Anne ve babası, eski kuşak göçmenlerden; şimdi emekli ikisi de.
Son birkaç yıldır Maria ile karşılaşmamıştım. Geçenlerde çarşıda karşılaştık. Tanıyamadım onu. Maria gülerek bana doğru geldi. Saçları beyaza durmuş. Yüzünden hüzün akıyordu. Hâl hatırdan sonra, “Neler yapıyorsun başka?” dedim, gözleri doldu.
O yönlü bilgi edinmek isteyenler, internet üzerinden ya da kütüphanelere giderek pekâlâ öğrenebilirler. Sadece yaşamının bir kesitinden, Hildesheim’deki iki üç yıllık yaşamından bahsedeceğim. Beni böylesi bir yazıyı yazmaya iten sebebin başında, Bay Schindler'in de bir zamanlar Hildesheim'de yaşamış olmasıdır. Bu merakımdan ötürü birkaç kez Hildesheim'deki kütüphaneye uğradım. Hildesheim'deki yaşamıyla ilgili bir şeyler bulmanın umuduyla gittim birkaç kez. Sağ olsun görevli hanım bu konuda birkaç kitap getirip gösterdi.
Emekli olduktan sonra tam rahata erdim diyecekken başlamış ağrıları amca ile eşinin. Ne zaman doktora varsa derdini anlatamadan geri gelmiş. El kol işaretleri ya da bildiği yarım yamalak Almancası ile anlatmaya çalışmış derdini, ama nafile. Ne o tam anlatabilmiş ne de doktor anlayabilmiş. Doktorun verdiği ilaçlar ağrılarını dindirememiş. Her gün bir yerleri ağrıyıp durmaktaymış.