
1830’lara gelindiğinde Mısır’ın lideri Mehmet Ali Paşa, yayılmacı bir siyasetle Osmanlıyı parçalanmanın eşiğine getirir. Sonraları Osmanlıyı sık sık yenen Ruslar, başta Balkanlar olmak üzere, imparatorluğun Kafkaslar’da ve Kuzey Afrika’da toprak üstüne toprak kaybetmesine neden olurlar.
Yaşanan bir travmadır. Müslüman Osmanlı, gücünden ve değerlerinden şüpheye düşer. Bu sırada devreye giren B. Britanya, Avrupa’ya pazar olması koşuluyla Osmanlı’ya destek çıkar.
Osmanlı, Avrupa örneğinden yola çıkarak, reformlarla devleti eski gücüne kavuşturmak ister. 2.Mahmut, 1808-39 arasında idari yapıyı Fransız modeline göre merkezileştirmek, orduyu yeniden dizayn edebilmek için Yeniçerileri (1826) kanlı bir şekilde ortadan kaldırır. Yeniçerilerin bağlı olduğu Bektaşi dergahları kapatılır, devlet; Sünni değerlere göre yeniden şekillenir. (Yavuz’un yaptığı gibi)
1876’ya kadar miras yoluyla babadan oğula geçen Kürt Mirleri ortadan kaldırılır. Onların yerine, Kürtleri sisteme bağlayan Nakşî Şeyhler atanır. Bu Kürtlerde büyük bir güvensizliğe yol açar.
Tanzimat, 1878 Berlin Kongresiyle somutlaşan, Batılı misyonerlerin, imtiyazlı gözlemciler olarak, ”Nuh’un Bahçesi, İncil’in toprakları, Hıristiyanlığın ve İnsanlığın Beşiği” dedikleri Küçük Asya’ya iştahla dalmalarına neden olur. İslamiyet’ten Hıristiyanlaşmak yasak olduğundan, ilk misyonerlik çabaları Hıristiyanlarla sınırlı kalır. Hıristiyan azınlıklar, ticari, askeri ve daha birçok alanda önemli haklara kavuşurlar.
Berlin Kongresinde ve daha sonraki yıllarda, büyük güçler, ne Ermeni sorununu, ne Alevi, ne de Kürt sorununu dile getirirler. Misyonerler aracılığıyla pratikte, Ermeni, Kürt ve Alevilerle ilgilenseler de, uluslararası arenada sorunlarını görmezden gelirler. Tam da bu dönem, mirleri yok edilen Kürtler, şeyhlerin denetimine bırakılırlar. Kızılbaşlarla Yezidiler korumasızca dağlara sürülürler. Sanat, edebiyat ve ticarette üstünlük sağlayan Ermeniler, ağır vergilere tabi tutulurlar. Misyonerlerin de katkısıyla kaosa ve milliyetçiliğe yol açar bu durum.
Gel gör ki, Osmanlı’da çare tükenmez. Sultan Abdulhamid, 1890’lı yıllarda Kürt Süvari Birliklerini kurarak (Hamidiye Alayları’nı) onlara özel imtiyazlar tanır. Böylece Sünni aşiretleri yanına çekmeyi başarır. 1924 yılına kadar, Ermenilerle Sünnileri birbirlerine kırdıran Osmanlı, Ermenilerin tarih sahnesinde silinmesini sağlar.
Osmanlı, başta Hıristiyan azınlıklar olmak üzere, Kürtleri ve Alevileri kapsayan etnik ve dini reformlar yapacağına, kâh büyük devletleri oyalamak için azınlık havarisi, kâh Panislamizm yoluyla Kürt ve Arapların hamisi rolüne bürünür. Devlet, köklü reformlarla, askeri, idari tedbirlerle barışı garanti edeceğine, günübirlik, oportünist ittifaklarla kendi halkını imha yoluna gider.
1915 Ermeni Soykırımından sonraki politik gelişmelerle, Türk Milliyetçiliği üzerinde yükselen Türkiye’de, önce Kürt sorunu, sonra da Alevi sorunu yavaş yavaş uluslararası bir boyut kazanır. Kemalistler, Türk-İslam sentezi doğrultusunda Kürtlerle Alevileri, asimilasyon ve katliama uğratarak, Osmanlı-İttihatçı ardılı olduklarını bununla ispatlarlar.
Kitap, 1839-39 dönemini, misyoner raporları, resim ve belgeler ışığında, kare kare, şüpheye yer bırakmayacak bir doyumlulukla işler. Bir an kendinizi, asırlardır süre gelen, benzer sorunların arasında bulursunuz. Gün olur, kellesi vurulan bir Kızılbaş, gün olur aşağılanan bir Kürt, toprağından sürülen bir Rum, katledilen bir Ermeni, Süryani, Keldani, Yezidi olursunuz… Yüz yıldır, barışın ıskalanmasına, dökülen kana, çarçur edilmiş kaynaklara, sanayileşmenin eşiğindeyken kaçırılmış fırsatlara (Rumlar ve Ermeniler buna çok yakındı), elinizden olmayarak hayıflanırsınız…
Kitabın düşündürdükleri:
Tam da Kürt ve Alevi sorununun iç içe geçtiği, Kürtlerin başarılı bir direnişle her kesimin güvenini kazanmaya çalıştıkları, ”Ya hepimiz ya hiç birimiz” diyerek demokratik bir Türkiye hedefine yöneldikleri bu aşamada, İslami bir öğretiyle yola çıkan, sıkıştığında, İttihatçıları ve Kemalistleri aratmayacak kadar ırkçılaşabilen AKP ve benzeri partilerin, din, vatan, millet nutuklarıyla bizlere bir yüz yıl daha kaybettirebileceklerini düşünmüyor değiliz…
Hile karışmış bir seçim, sistemin dışına zorlanmış bir HDP, koltuğuna sımsıkı yapışmış, iç barışını bozmuş, Kürdüne ve Alevisine düşman bir iktidar…
Ve de ıskalanmış bir barış. Yüreğimiz ağzımızda…
(28. 04. 2015, Zürich)






