Son Vaaz 5. Bölüm
Yine o sihirli sözcüklerini ona fısıldayacak mıydı, bilemiyordu. İki hafta olmuştu onu görmeyeli. Kaşla göz arasında Auda’ya göz kırptı. Anladı onun tekrardan döneceğini.
Yine o sihirli sözcüklerini ona fısıldayacak mıydı, bilemiyordu. İki hafta olmuştu onu görmeyeli. Kaşla göz arasında Auda’ya göz kırptı. Anladı onun tekrardan döneceğini.
Yazar İzmir’deki çocukluğunu anlatır. On afacan çocukla yaşadıklarını resmeder. Bunu öyle ustaca ve yalın bir dille yapar ki, kendinizi o çocukların arasında bir anda bulursunuz: Kendinizi ya bir incir ağacında, ya herhangi bir bağda, bahçede ya da bir derede yüzerken bulursunuz.
Acı Esintiler öyküsünde, yazar babası tarafından 12 Eylül sonrası kendini unutturmak için askere gönderilir. Öykünün finalini öyle bir bağlar ki; bir anda hüzne boğulursunuz.
Boğazımı mən yaşlarım
Qışqırmaqçün: "Cəmləşək biz".
Bacılarım, qardaşlarım,
Yumruq kimi birləşək biz.
Ana, doğma vətən üçün
Azı olaq, çoxu olaq.
Azğın, qorxunc düşmən üçün
Hədə olaq, qorxu olaq.
Qəlbən sevək yurdumuzu,
Azad olsun torpağımız.
Dəstəkləyək ordumuzu,
Dalğalansın bayrağımız!
Benden, ‘Kültürel Yozlaşma ve Halkın Sanatı’ üzerine konuşmam istendi.
Duymak istediklerine açık kulaklara göre bir ağız olmadığımın altını çizerek, kültürel yozlaşma karşısında “Halk(ın) Sanatı”ndan değil; günümüzde “devrimci sanat”tan ve gerekliliğinden söz edeceğim.[3]
* * * * *
“Olağan” denilen bir çılgınlık hâli olarak bugün: sürdürülemez kapitalist çürüme, kokuşmuşluk, yabancılaşmayla damgalanmıştır!
sed saepe cadendo.”[1]
Bu yazıda uzun uzadıya “Kültür nedir?” sorusunu tartışmak istemiyorum: Hem onun, Raymond Williams’ın deyişiyle “İngiliz dilinin en karmaşık üç kavramından biri”[2] olması nedeniyle (kavram tarihsel olarak fazla miktarda anlam katmanın üst üste yığılmasından oluşmuştur ); hem de bu işe başka yerlerde girişmiş olduğum için.[3] Fazlasıyla zamanımızı alır; korkarım işin içinden de çıkamayız.
Tatlı bir sonbahar serinliği var havada.
Yemek vakti değil henüz. İkindi ezanı biraz önce okundu. Yemek için gelmiyorum zaten buraya. Bu dingin atmosferde okumayı, yazmayı seviyorum. Mekân sahibi arkadaşım. Garsonlarla da ahbap oldum.
Önümde bilgisayarım, bir kadeh şarap ve yanında bir tabak kuru üzüm var. Yazmaya çalışıyorum. Tek sorunum masamın üzerine düşen, kokusuna doyamadığım iğdeler. Elime alıp kokluyorum. Doyamıyorum. Kıyıyorum birkaç tanesine, parmaklarımın arasında eziyorum. Sırf bu koku yüzünden, azalan koku duyusunu tamamen kaybetmekten korkuyorum.
Şiir yazar, öykü yazar, roman yazar, makale de…
Mehmet Söğüt, Arıcı İbrahim Gezer ve ailesinin yaşadığı, başından geçen olayları romanlaştırmış. İbrahim Gezer’in “Arıcı” isimli bir belgeseli yapıldı ve birçok Avrupa ülkesinde ödüller kazandı. Sevgili Mehmet kendine bir misyon biçerek, Gezer ailesinin yaşamını, çektiği sıkıntılarını herkesin bilmesini istemiş. Çok da iyi etmiş.
Kapkaranlık bir yerdeyim. Hiçbir şey gözükmüyor. Sadece yanımda duran uzun boylu, iri yapılı bir adamın aniden yere yığıldığını görüyorum. Elleriyle gözlerini kapamış çığlık atıyor. Gözlerinden tazyikle kan fışkırıyor. Yerde can çekişircesine debeleniyor adam. Her yer kan içinde kalıyor anında! Yardım istiyor benden. "Nural, doktorumu ara, doktorumu ara" diyerek inliyor. Ben onu tanımıyorum ama o benim adımı biliyor. Kim ki bu?
“Bir şarkı ne zaman güzel değildir
Sonu olduğu zaman
Sonu yoktur çünkü güzel şarkıların
Kimse bir şarkıyı sonuna kadar söyleyemez.”[2]
ama her kaçan korkaktır.”[2]
Soru(lar): Akademisyenlerin tutuklanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Akademisyenlerin tutuklanması ile Türkiye’nin geleceği ne olur.
Akademisyenlerin tutuklanması ile kimlere gözdağı verilmek isteniyor?
Akademisyenlere yönelik bu tür saldırılar ile faşist bir kadrolaşma mı amaçlanıyor. yetiştirecekleri neslin faşizm öğretisi ile mi yetiştirmeyi amaçlıyorlar.