Mutluluk Taşıyan Gözler
Canım o gözlerini gözlerimden hiç ayırma
O gözlerin Dicle olsun
O gözlerin Fırat olsun, Aras olsun
O güzel gözlerin bu gözlerime aksın
Bu gözlerim senin o güzel gözlerine çok doysun
Canım o gözlerini gözlerimden hiç ayırma
O gözlerin Dicle olsun
O gözlerin Fırat olsun, Aras olsun
O güzel gözlerin bu gözlerime aksın
Bu gözlerim senin o güzel gözlerine çok doysun
Yorgun bedeninin kendisine artık fazla gelen ağırlığını, diğer koluna da girerek hafifletmeye çalıştık.
Arabaya bindiğinde, babamın yüzünde, hüzünle karışık bir gülümseme vardı. Ama hüzün, bastırıyordu zoraki gülümsemesini. Giderken, vedalaşmak bile istemedi; elini öpmemi istemiyormuşçasına, belli etmeden kaçırdı ellerini sanki. Ben de illâ ki öpmek istemedim. Sanki öpersem, babam daha çok uzaklaşacaktı benden.
remeatque dies.”[1]
Cumhuriyet tarihinin -bilinen- ilk “faili (belli) meçhul”üdür Sabahattin Ali; elbette bilinmeyenler hariç.
Kafası taşla ezildi; başka bir rivayete göre bir polis amirinin elinde kaldı. Sabahattin Ali cinayeti, elbette “faili meçhul” bir cinayet değildir. Devlet, Ali Ertekin’i kullanmıştır. Ancak işin içinde devlet olduğu için cinayet hep “meçhul” kalmış/ bırakılmıştır.
her ca boax ke
rengê mosımênia to tey bo
sewe de astaru
roze de tijia jê xo
dezu rê çare
qomu rê haştiye rew resm ke
çıke....
hewru ra puxur onciyo, sıliye nêvorena
zuqaki thıp u tholi qe jü phıjiye çina
hazaru ra reng u vengi biyê vindi
xıravınia zalımu zerre de pısqiya
xaritau de hurendia insonê rındi çina.
Çêneka qızkeke.....
tıvariya mı to rê esta
bêçarên coru azlanê insonu nia
bêşerm u bêhaya
bêri u bênamusu
dina xuya rındeke ra
eve gılê fırçê xo thonde, tever ke.
Bunlar, bayramlık. Gözelce ütüleyip, sedirin örtüsünü yaydım, perdeleri takdım. Gaç yıllık ganeviçelerin renkleri solmamış bile. İnsanlar yaşlanıyo, ölüp gidiyo da sevgili günlüğüm; eşyalara pek bi şey olmuyo. Çul gadar ömrümüz yok. Örme perdelerin ucundaki saçaklar, pençerede salkım söyüt gibi salınıyo. Seyrek dişli darakla saçakları daradım, işlemeli yasdıkları sedire sıraladım. Renk renk ganeviçeler, yasdıklardaki gaga gagaya vermiş guşlar, üzüm salkımları, gonca güller içimi ferahlatıverdi.
Bir ara nefestir çay, daralmış boğazlara, kurumuş dillere. Hele ayazına vurduysa mevsim, ellerde dolaşıyorsa titrek acemi bir korku, tez elden dokunmalı demliğin is tutmuş yalnızlığına. Huzurlu bir odun ateşinde, harlanmış köz olmuş, bütün önyargıları küle karışmış cümlelerle demlenmelidir. Yoksa nankör bir koku gibi dolanır genzinde. Vaktini iyi tutturmalı. Erken davranırsan dağılır, oba oba yaylalar gibi. Geç kalırsan çöker tortusu, dibe vurur; matem giyer, taze bir gelin gibi kederinden siyaha bürünür. Yasallığı sevmez, yasayı sevmez, kaçak dolanır dumanı.
Halkımızın özgürlüğü için mücadele eden ve bu mücadele içinde hayatını kaybeden insanlar bizim için çok değerlidir. Onlar ülkemizin engin semalarında parlayan birer yıldız gibi bize hep yol göstermiş ve göstermeye devam edeceklerdir.
Aziz Dostlar, Necmettin Büyükkaya’nın Kürdistan halkı için yaptığı hizmetleri anlatmakla bitiremeyiz. Onun halkımız ve Kürdistan Yurtseverler Birliği için ne kadar önemli olduğunu belirtmem için müsaadenizle sizlerle birkaç şey paylaşmak istiyorum:
alev denizini geçmeye benzer.”[1]
Turgut Uyar’ın, çok önceleri dillendirdiği saptama hâlâ güncel gerçek(liğimiz).
Ne demişti şair? Anımsayıp/ anımsatalım: “Şiir çıkmazdadır. Bütün şiir yazanlara, edebiyat yazanlara hatırlatmak gerekir: Şiir çıkmazdadır. Çünkü insan çıkmazdadır, sorunlar çıkmazdadır, toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor, insanın ilişkileri ve sorunları değişiyor…
1930’un eksik idealizmi 1940 realizmi ve 1950’nin hastalıklı romantizmi ile bugünün insanın betimlemek mümkün değil.
onlar için yazdım bütün yazdıklarımı
ne çektimse bunca yıl, onlar uğruna.”[1]
“Düşman değil benim halkım/ Barışa kardeşliğe/ Kahpeliğe kalleşliğe puştluğa düşman/ En başta da sömürüye/ Açlığa düşman,” diye haykıran Hasan Hüseyin Korkmazgil için bir zavallı, “Hasan Hüseyin, orta gelişmişlikteki kişilere seslenebiliyor. Hasan Hüseyin orta gelişmişliktekilerin ortak yarasıdır; hocasıdır. Dokununca kızıyorlar, doğal,”[2] diye zırvalar!
O Madımak'tan halen çığlıklar geliyor…
2 Temmuz 1993'te insanlık tarihinin en vahşi, en iğrenç katliamlarından birisinde 35 aydın, sanatçı, yazar, semahçı ve 12 yaşında bir çocuk olan Koray'ın katledilmesine sahne olan Madımak Oteli Alevi örgütlerinin, Alevilerin, demokrasi güçlerinin ve de Sivas Şehit ailelerinin 17 yıldan bu yana süren mücadeleleri sonucu nihayet kamulaştırıldı.