Prag köprüsündeydi, Kafka’nın şehrinde
İçimde bir his, “bu yolculuk seni gene o kaderine götürüyor” der gibiydi. Hani laf aramızda Hasan Yükselir de enfes yapmıştır bu şiirin müziğini.
İçimde bir his, “bu yolculuk seni gene o kaderine götürüyor” der gibiydi. Hani laf aramızda Hasan Yükselir de enfes yapmıştır bu şiirin müziğini.
“Bu kadınları kim öldürdü Mükerrem Dayı? “ diye soruyor Yusuf.
Düşünüyor seksenlik Mükerrem Dayı. Okuma yazması yok ama zekâsı ve sağduyusu güçlü. Konuşurken, karşı düşüncelere hem (önceden hazırlanmış) kendi savı, hem de karşı savların kalbiyle aynı anda bakıyor. Kadınları kim vurabilir? İhtimaller üzerinde duruyor. Arkalarında izsiz, manasız şimdiler bırakan örnekleri sıralıyor. Dönüyor, dolaşıyor, ağızların pelesengine yani derin devlete bağlıyor.
“Sen ne diyorsun İdo Dayı?” diye başını sağa çeviriyor Yusuf. “Sence kim öldürdü bu üç kadını?”
Bu ara, Hans Lukas Hıeser'in, İletişim Yayınları'ndan çıkan, 850 sayfalık Iskalanmış Barış'ını okuyorum. Hans Lukas, 1957 Zürich doğumlu. Doktorasını Basel’de yapmış, Zürich ve Freiburg Üniversitelerinde modern tarih doçentliği yapmakta. Iskalanmış Barış'ta 1839-1938 arasındaki yüz yıllık bir süreci değerlendirir.1830’larda gelindiğinde Mısırın başındaki Mehmet Ali Paşa, yayılmacı bir politika izleyerek, Osmanlı'yı parçalanmanın eşiğine getirir.
Izmir gefiel ihm sehr. Izmir war für ihn eine fabelhafte Gegend. Er fiel in die Magie von Kordon. Kordon war eine Zuflucht für ihn.
Er lag auf der Wiese am Strand und schaute pausenlos nach Passanten. Meistens beobachtete er die Leute vom Deutschen Konsulat,die eine lange Schlange bildeten. Es gefiel ihm die sogenannten " Hoffnungsreisende" zu beobachten.
Seine Freude steigerte sich in unermässliche, wenn eine aus der Schlange sich über sein Visum freute.
Er stand auf. Das Gehen fiel ihm schwer. Seine Füsse waren taub.
Yazar bizim kuşağın bir savrulanı, o da uzakları zorunlu barınma yeri olarak bilmiş. Uzak da olsa bile doğduğu toprağı, gizemli diyarın tınılarını ve özlemini hep yüreğinde saklamış ki gün gelince boy vermiş, çocuklarına, çevresine bunu bir güzel de aşılamış.
Uzakların öyküsü kendi halinde küçük insanların sıcacık, ekmek buğusu gibi sımsıcak, okuyanı sarıp sarmalayıp tanımadığımız diyara konuk ediyor.
Çok güzel anlatmış insanları, özlemini ve kendi toprağını, hissederek, koklayarak.
Kardır-kıştır şu dağlar yol vermiyor
Yavrum çok hasta, yüzü hiç gülmüyor
Hep acı, dert içinde kıvranıyor
Zalim kaymakam araç yolamıyor
Yorgun dizlerim dayan daha dayan
Yükümde canım yavrum var
Yan yüreğim yan, için için hep yan
Torbam soğuktur içinde ölü var
Yavrum, derdine derman olamadım
Çok bekledim hekim, doktor gelmedi
Hayli yürüdüm şehre varamadım
Rüzgâr esti, kar yağdı üzerine
Ne garip bir yurt. Herkesin merakını cezbeden şirin bir diyar. Kürdistan’ın Akdeniz’e açılan kapısı… Türkiye sınırının az ötesinde gülümseyen küçücük bir ülke gibi! Hem gururlu, hem mütevazı, hem samimi, hem soğuk... Her şeyin toplamından bir parça almış, severek ve severken terk etmenin felsefesini kendi öz iradesinin dışına itmiş bir topluluk. Düşüncede homojen fakat yaşamda heterojen. Yalnız bununla kalsa anlaşılmak adına sınırlarının bir anlamı olurdu. Ama öyle değil, sınırları batıya sonuna kadar açık dururken, doğuya sonuna kadar kapalıdır. Bu ne anlama geliyor?
Sonra dumanı tüten fakirhanelerimi.
Şeytanlar zencefil kokumu kıskandılar ilkin,
Sonra dumanı tüten fakirhanelerimi.
Patikalarımı gökyüzüne çevirdim,
Özgürlüğe doğru adımlıyorum.
Hayallarimi tutsaklara,
Gerçeklerimi çocuklara bırakıp,
Bir bulutun içinde,
Gökkuşağını aşıyorum.
Renklerin cümbüşünü getireceğim oradan berfo anama!
Ve anneme bir tutam gün ışığı,
Halkımla bölüşüp yesin diye...
Zaman, tarihin çok ciddi olay ve düşüncelerini de unutturacak. On bin yıl önce de Aboricinler güzel resimler yapıyorlardı. Günümüzde onlardan bir resim veya bir ressam adı kalmış mıdır? Antik Yunan bin üç yüz yıl önce Aristo’nun düşüncelerinin sonsuza kadar yaşayacağına inanıyordu. Ortaçağ skolastiği de keza aynı inançtaydı. Aristo şimdi bir anlam ifade etmiyor. İnsanlık onu, kendi düşünce tarihinin bir parçası olarak öğreniyor. Eskimiş, tarih olmuştur Aristo.
"Kitaplarla koyun koyuna yatanlara, şarkılara tutunarak dikdörtgen gökyüzünü sınırsızca görenlere, rüyalarında katıldığı korsan gösterilerde soluk soluğa kalanlara, ilk aşklarını hiç eskitmeyenlere, erişim çağında mektup yazmaya devam edenlere..."