Leyla Atabay felsefe yazılarına devam ediyor... Felsefenin Dipsiz Kuyusu III. bölüm 3
Felsefenin Dipsiz Kuyusu III. Bölüm 3
Felsefenin Dipsiz Kuyusu III. Bölüm 3
Ciddi çok ciddi bir iş! İnsan ruhunu bir kahkahadan daha fazla hafifleten bir şey var mı şu yeryüzünde? Her kahkaha bir çift melek kanadıdır adeta. Saf neşeye, içten gelen bir kahkahaya boşuna takmamış kafayı Nietzche. Dahası koskoca Zerdüşt’ün peygamberlik alameti, doğar doğmaz yeri göğü inleten bir kahkaha atmasıymış. Ah böyle anlamlı, güzel bir şeyin, neşenin, sevincin, gülmenin sığ bir asık suratlılığa kurban edilmesi ne fena! Şu ciddiyet denen zorba, tarih boyunca beslenilip durmuş belli başlı adamlarca ve kadınlarca.
Günlük görevli olan arkadaş yemeğin hazır olduğunu söyleyince içeriye girdik. Arara’yı hemen yanımdaki sandalyeye oturttum. Yemek yemeyi hiç sevmezdi. Onu ikna etmek için türlü oyunlar gerekirdi. Elime aldığım kaşığa yemek doldurup, en klişe oyunla giriş yaptım.
“Arara! Arara! Bak uçak geliyor!”
Arara o zeka fışkıran gözlerini Nermin’e dikip, gülümseyerek “Aşlında mecajen uçak, diyol” demez mi?
O an anladım ki, şu yeryüzünde felsefe konuşacağım biri varsa o da Arara’dır.
FELSEFENİN DİPSİZ KUYUSU II. BÖLÜM 3
Rengâreng bu aralar kafayı feminizm ile bozmuştu öyle böyle değil! Felaket bir erkek düşmanıydı bir süredir. Daha bu sabah Nermin’e yanlış kavramları, eril kelimeleri kullanıyor diye kızmıştı. Freud’a tekmeyi bastığı halde feminizm çözümlemesinde psikanaliz yöntemini kullanmaya başlamıştı yine. Çocukluğunu anlatmasını istediği Nermin, ona köyünden bahsetmişti.
“Köyümüz çok güzeldir,” diye başlamıştı Nermin.”
“Hımm. Güzellik dişiye mahsus. Köyünüz dişildir.”
FELSEFENİN DİPSİZ KUYUSU II. BÖLÜM
2
“Güneşe bakarsan gözlerinin çevresi kırış kırış olur!”
Ve bingo! Yayla emen başını eğdi.
“Zaten güneş falı da hiç çıkmıyor” dedi ciddi bir sesle.
“Biz de felsefe konuşuyorduk” dedi Nermin fırsatı değerlendirerek. Tencere muammasını unutmuştu herhalde. Zira tam bir Antik Yunan filozofu edası takınmıştı.
“Ben de felsefik bir kitap yazmaya başladım” dedi Yayla. Lilith konulu roman projesini çoktan terk etmişti.
FELSEFENİN DİPSİZ KUYUSU II. BÖLÜM
1
Biz mi dünyanın içindeyiz dünya mı bizim zihnimizde? Yoksa dünyanın ta kendisi miyiz? Bizle dünya arasında bir sınır var mı? Sınır neresidir? Nerede başlar nerede biter? Peki sınır bir ayrım mı yoksa birleşme, buluşma noktası mı?
Bu pek klişe hayalimi gerçekleştirmek üzere zihnimi harekete geçirdim. Varlık, cevher, görünüm, özne-nesne, hakikat, zaman... biraz bekleyebilirdi. İlk önce Berkeley’ci bir yaklaşımla farelerin varlığını yok saymalıydım. Gel gör ki ben Berkeley’ci olsam da fareler öyle değildi. Ben onları görmezden gelsem de onlar beni görüyordu. Ben onları yok saysam da onlar kendilerini var sayıyordu. Gözlerimi kapayınca yok oluyorlardı, açınca yine oradaydılar.
Tombiş yaklaşık üç aydır içerideydi. Yayla’nın falına (en azından bu sabahki falına göre) üç ay sonra dışarıda olacaktı. Tombiş içeride olduğu üç ay boyunca kilosuna kilo eklemiş, yüz kilo kadar olmuştu. Annesinin ziyaret yerinde ağladığını söyleyince sebebini sordum.
“Ah yavrum, süzülmüşsün, zayıflamışsın, deyip ağlamaya başladı” dedi Tombiş
İnsan olan ve kalan, her daim ölümsüzdür; ona ne şüphe?!
Bu bağlamda Lucretius’un, “Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum; o hâlde korkacak ne var?” sözüne değer vermek önemlidir; korkunun ölümün yarısı olduğunu bilmek gibi…
Farkındayız: Ölüm karşısında herkes eşittir, ve yaşam bir ölüm sürecidir.
Ancak bir şey yapmadan geçirilen yaşamın ölüm olduğunu kavrayamayanların ölüm korkusu, ölümden daha korkunçtur. Ve tam da bunun için yaşam ne kadar yaşanmamışsa, ölümden o kadar korkulur. Korku kimseyi ölümden kurtarmaz ama ölüm korkusu köleliğin başlangıcıdır.