MANGALA
“Gözlerini güneşte tutarsan hep, gölgeyi göremezsin hiç.”
Gülümsedi. Rüya-zamanına girdi pub. Sakallı’nın sesi yükseldi köşeden:
“Yeter Pamela! Birlikte ağlayabileceğimiz tek bir noktaya dahi müsamaha göstermiyorsun!”
“Gözlerini güneşte tutarsan hep, gölgeyi göremezsin hiç.”
Gülümsedi. Rüya-zamanına girdi pub. Sakallı’nın sesi yükseldi köşeden:
“Yeter Pamela! Birlikte ağlayabileceğimiz tek bir noktaya dahi müsamaha göstermiyorsun!”
Genç bir erkek kalabalığı yarıp içeri girdi. Hemen arkasında bir başkası onu izledi. Birlikte içeriyi izlemeye başladılar. İlk gelen –takım elbiseli- yanındakine, “Sarışın nasıl ama?” dedi ağzını şapırdatarak. Ötekisi; “Bilmem!” dedi. “Ben sarışınlardan hoşlanmam… Ama sarışının önünde oturan esmeri soruyorsan, o zaman iş başkalaşır.
Annesi, Kıymet Hanımla tanıştım. Güleç yüzlü, etine dolgun. Dereden yana, küçük, cennet gibi bir evleri var. Bir de güllü, çiçekli bahçe… Kızıl, turuncu, mavi... Girişte yüklü bir ayva ağacı.Münir'ün babası, öğretmen emeklisi, Sait Efendi. Yıllar önceden bırakmış annesini. Nur topu gibi iki de oğlan… Sebebi bilinmez. Ben gibi birine de aha demeye denmez ki...
Pazar günü... Market kalabalıktı. Hani market alışverişini de çok sevdiği söylenemezdi doğrusu. Alışveriş bittiğinde kasalara doğru ilerledi. Oğluna bakındı. Oyun CD’lerinin olduğu yerde CD’lere bakarken gördü onu. Biraz önce birkaç oyun almak istemiş, izin vermemişti. “Vicdan yapıyor kerata” diye içinden geçirdi. Gülümsemesine engel olarak umursamaz bir tavırla:
- Hadi gidiyoruz” dedi.
- Bir tane alayım, olmaz mı?
- Hayır! İki günden beri kitabın kapağını kaldırmadın. Yarın okul var biliyorsun.
Delil “Gidiyor musun? dedi. Başıyla onayladı onu Halil.
“iki Tamam, git, kahvaltıyı ben hazırlarım. İş görüşmesinde sakin ol. Ben buradaki her şeyi hallederim, meraklanma”
Halil “Tamam abi’’ dedi ve evden çıktı.
Delil yataktan kalktı doğruca tuvalete girdi. Elini yüzünü yıkarken “Ne kadar iyi bir insan bu Halil” diye düşünürken bunu damarlarına hoş bir esinti yayıldı. Sevinci uzun sürmedi, kasvetin kasırgasına yine yenik düştü.
Üç kişi geldi acının kanadığı noktaya. Bahçeye çıkardı tabutları. Yanakları torbalanmış, tombul toraman olanı, tabutlara kapaklanıp ağlamaya başlayınca, serçeler sustu. Öğretmen olanı, gece boyu adamın gözyaşlarını dinlediği için hüngürtüden uzaklaştı, komşunun bahçe çitine doğru yaklaştı; yumurtalarını tirsi balığı gibi tatlı sulara bırakan, yakışıklı erkeklerin sevgilisi Teresa’nın kamelyalarını ve büyük bronz harflerle yaptığı, tek cümleden oluşan heykelini izlemeye koyuldu. Cümleyi çözdü: “Derin yapıtlar, insanların aklıyla değil, asırların aklıyla anlaşılır.” Gülümsedi.
O süre içinde yurtdışına kaçma planları yapmaya başladık. İlk grubun içinde ben de vardım. Ama ekildim. İbo ekti beni. Dede, “İbo istemedi seni” dedi. Yıllar sonra İbo’yla buluştuğumda sordum: “Dede istemedi seni,” dedi. İkisine de inanmadım.
Başı ellerinin arasında bunları düşünürken, kuvvetli bir el omuzlarını sarsarak düşüncelerinden uzaklaştırıp kendine getirdi onu. Yukarı kaldırınca başını, göz göze geldi babasıyla. “Hazırlan, evlat” dedi baba. ”Elini yüzünü yıka, üstünü değiştir. Cuma namazına gidiyoruz”
Sessizce girdi eve. Kendisine söylenilenleri yaptı.
Babasının elini tutarak birlikte minaresiz bir camiye gittiler. Orada rastladıkları kişilere selam verip, selam aldılar. Kendisi gibi camiye gelen birkaç çocuk gördü avluda. Birinin yanına koşup sordu:
“Yürüyerek mi geldin?”
Oturduğu yerden hınçla kalkıp annesinin üzerine saldırmıştı. Kadının çığlık seslerini dışardan duyan eniştem koşarak geldi, annesi onun elinden kurtarıp onu zorla şimdi bulunduğu odaya kilitledi. O günden sonra da oradan pek fazla çıkarılmamıştı. Nasıl da yumrukluyor kapıyı kıracak sanıyorum ve yüreğim ağzımda çok korkuyorum. Halam içtiği haplardan genellikle günü uyuyarak geçirdiğini ama bazen inatlaşıp içmese böyle hırçınlaştığını kendine ve etrafa zarar verdiğini söylüyor bu yüzden yattığı odada bir yer yatağı, bir yorgan ve yastıktan başka bir şey bulundurulmuyor.
Türklerin düşmanlarını at nalı biçiminde kuşatıp yok ettiklerini, gözümüzün içine bakar, sesine tehditkâr bir hava katarak anlatırdı. Anlaşılan, düşman bizdik ve bugün ki at nalı kapanı da bize karşı işliyordu. Ara caddelerden hastaneye doğru koşarken genişçe bir yere geldik. İsyanı bastırılmış bir ordu gibiydik. Çaresiz, öfkeli... On altısında, bilemedim on yedisinde bir genç, ansızın kucağımıza düştü. Belki Kale'den, belki Mağaralıdan gönderilmişti. Ortalığı keşfedip gidecekti. Delikanlı, olup bitenden habersiz, uyku sersemi gibi davrandı.